# EL-ALİYY: KALBİNDE BÜYÜTTÜĞÜN ACININ GÖLGESİNDEN HAKİKİ YÜCELİĞE
Hayatımızda bazı insanlar vardır; adlarını duyduğumuzda bile içimizde bir şey değişir. Bir mesaj göndeririz, cevabın gecikmesiyle zihnimiz türlü ihtimaller üretmeye başlar. Bir karar vereceğimiz zaman, önce kendi vicdanımıza değil, o kişinin ne düşüneceğine bakarız. Söyleyeceğimiz sözleri tartar, davranışlarımızı yeniden düzenler, bazen içimizden gelmeyen şeylere bile razı oluruz. Yalnızca bir bakışını kaybetmemek, bir kırgınlığı önlemek, bir gün bizi eskisi gibi sevmekten vazgeçmesin diye…
Sonra fark etmeden kendi içimizde küçülmeye başlarız.
Başlangıçta bunun adını sevgi koyarız. Ardından bağlılık deriz, vefa deriz, önemsemek deriz. Fakat bir süre sonra kendimize sormamız gereken bir soru belirir: Bir insanı bu kadar önemserken kendime neden bu kadar az yer bırakıyorum? Bir başkasının kalbini incitmemek için kendi kalbimi neden sürekli incitiyorum? Onun gözünde değerimi korumaya çalışırken kendi değerimi neden unutuyorum?
Belki de asıl mesele, hayatımızdaki insanları sevmemiz değildir. Asıl mesele, onların gözümüzde hangi makama yükseldiğidir.
Bir insanın sevgisini önemsemek doğaldır. Takdir edilmek, anlaşılmak ve kabul görmek istemek de insan olmanın bir parçasıdır. Hiç kimse bütün ilişkilerinden bağımsız, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan yaşayan bir varlık değildir. Fakat bir başkasının onayını kaybetmemek için kendi hakikatimizden uzaklaşmaya başladığımızda, sevgiyle korku birbirine karışabilir. Saygı, boyun eğmeye dönüşebilir. Bağlılık, kendimizi unutmanın bahanesi hâline gelebilir.
İşte bugün Esmâü’l Hüsnâ ile Kişisel Dönüşüm yolculuğumuzda El-Aliyy isminin huzurunda bu meseleyi tefekkür edeceğiz. Kalbimizde büyüttüğümüz insanları, onların bakışları karşısında kendimizi nasıl konumlandırdığımızı ve gerçek yüceliğin kime ait olduğunu yeniden düşüneceğiz.
Çünkü insan bazen kendisini küçülten şeyin karşısında durduğunu sanır; oysa asıl küçülme, o şeye kalbinde verdiği ölçüsüz değeri fark edemediğinde başlar.
El-Aliyy, Allah’ın yüceliğini ifade eden isimlerindendir. Yüceler yücesi olan, mutlak üstünlük ve yücelik sahibi bulunan Allah, hiçbir varlıkla kıyaslanamaz. İnsanların büyüklüğü ise sınırlıdır. Bir insan bilgisiyle, ahlakıyla, makamıyla veya tecrübesiyle başkalarından üstün görülebilir; fakat onun üstünlüğü yaratılmışlığının sınırları içindedir. Zaman değişir, şartlar değişir, makamlar el değiştirir, insanın gücü ve imkânları azalabilir. Hiçbir insanın büyüklüğü mutlak değildir.
Allah’ın yüceliğini de mekân bakımından, sanki yaratılmış varlıklar gibi bir yerde bulunmak veya başka bir yere göre yukarıda olmak şeklinde düşünmemeliyiz. O’nun yüceliği yaratılmışların yüceliğine benzemez. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir; hiçbir varlık O’nun dengi veya ortağı değildir. El-Aliyy ismi, insanın zihninde kurduğu bütün kıyasların ötesinde, Allah’ın eşsiz ve mutlak yüceliğini hatırlatır.
İnsanların yüceliği ise birbirine göredir. Bir kişi bir ortamda sözü dinlenen, kararları önemsenen, güçlü ve etkili biri olabilir. Başka bir ortamda aynı kişi, kendisinden daha bilgili veya daha yetkili birinin karşısında bulunabilir. Bir zamanlar çok önemli görülen makamlar el değiştirebilir. Dün herkesin etrafında toplandığı bir insan, bugün aynı ilgiyi görmeyebilir.
Bütün bunlar, insanların değersiz olduğu anlamına gelmez. Her insanın saygıya, adalete ve merhamete layık bir tarafı vardır. Fakat hiç kimsenin sınırlı gücünü mutlak bir kudret gibi görmemeliyiz. Hiç kimseyi hayatımızın bütün anlamını belirleyen, iç dünyamızdaki bütün huzuru dağıtıp toplayabilen bir hüküm sahibi hâline getirmemeliyiz.
İnsanın kalbinde kurduğu görünmez tahtlar çoğu zaman böyle oluşur. Önce birini beğeniriz. Sonra onun bizi beğenmesini isteriz. Ardından onun gözündeki yerimizi korumak için daha fazla çaba göstermeye başlarız. Bir süre sonra kendi davranışlarımızı onun muhtemel tepkilerine göre düzenleriz. Henüz söylemediği sözlerden korkar, henüz göstermediği bir hayal kırıklığını zihnimizde yaşamaya başlarız.
O insanın yanında kendimiz olmaktan uzaklaşırız. Söylemek istediğimiz sözleri yutar, itiraz etmemiz gereken yerde susar, istemediğimiz şeylere razı oluruz. Bazen bunu kaybetme korkusuyla yaparız; bazen dışlanmamak, bazen de değersiz görülmemek için.
Ve zamanla bir başkasının düşüncesi, kendi düşüncemizin önüne geçmeye başlar.
Peki, bir insanın gözündeki yerimizi korumak için kendi içimizde ne kadar yer kaybediyoruz?
Bu soruyu kendimize yöneltmek, kimseyi suçlamak için değildir. Hayatımızdaki insanları önemsememiz bir kusur değildir. Onların duygularını gözetmek, gönüllerini incitmemeye çalışmak, hatalarımız olduğunda özür dilemek ve ilişkilerimizi korumak kıymetlidir. Fakat birini sevmekle onun karşısında kendi varlığımızı inkâr etmek aynı şey değildir.
Saygı duymakla korkudan küçülmek de aynı değildir.
Bir insanın fikrini önemseyebiliriz; fakat onun fikrini kendi vicdanımızın yerine koymak zorunda değiliz. Birinin bizi sevmesini arzu edebiliriz; fakat sevilmek uğruna bütün sınırlarımızdan vazgeçmek zorunda değiliz. Bir ilişkide yanlış yaptığımızı fark ettiğimizde özür dileyebiliriz; fakat sırf karşı taraf öfkelenmesin diye haklı olduğumuz yerde kendimizi sürekli suçlamak zorunda değiliz.
İşte El-Aliyy ismi üzerine tefekkür, bu ölçüyü yeniden kurmamıza yardımcı olabilir. Mutlak yüceliğin Allah’a ait olduğunu hatırladığımızda, yaratılmışlara duyduğumuz saygıyı korurken onlara taşıyamayacakları bir anlam yüklememeyi de öğrenebiliriz.
Çünkü insanın kalbinde bir başkasına verdiği aşırı güç, bazen o insanın gerçek gücünden çok daha büyüktür. Birinin tek bir sözü günümüzü mahvedebilir. Birinin sessizliği bütün huzurumuzu bozabilir. Birinin bizi beğenmediğini düşünmek, kendimizden şüphe etmemize neden olabilir. Oysa karşımızdaki insan da bizim gibi sınırlı bilgiye, kişisel duygulara, önyargılara ve değişken düşüncelere sahip bir insandır. Onun her değerlendirmesi mutlak hakikat değildir.
Bir insanın bizi yanlış anlaması, mutlaka yanlış olduğumuzu göstermez. Birinin bizi sevmemesi, sevilmeye layık olmadığımız anlamına gelmez. Birinin öfkelenmesi, her zaman suçlu olduğumuzu kanıtlamaz. Elbette kendi hatalarımızı görmeye açık olmalıyız; fakat başkasının tepkisini tek ölçü hâline getirerek kendimizi sürekli yargılamamalıyız.
İnsan bazen bir başkasının gözündeki değerini korumak için kendisine karşı adaletsiz davranır. Kendi ihtiyaçlarını küçümser, kendi yorgunluğunu görmezden gelir, kendi sınırlarını gereksiz sayar. Sonra da bütün bunları sevginin gereği zanneder.
Oysa sevgi, insanın kendisini bütünüyle silmesini gerektirmez. Bir ilişkide iki insanın da duyguları, ihtiyaçları ve sorumlulukları vardır. Birinin sürekli anlayış göstermesi, diğerinin her davranışını haklı çıkarmaz. Birinin sürekli özür dilemesi, bütün sorunların ondan kaynaklandığı anlamına gelmez. Bir ilişkinin sağlıklı olması, yalnızca bir kişinin kendisini ne kadar değiştirdiğiyle ölçülemez.
Bazen insanın öğrenmesi gereken şey, daha fazla sevilmek için ne yapacağı değil; sevilme isteğinin kendisini hangi davranışlara sürüklediğini fark etmektir.
Kimin öfkesi karşısında sesimiz kısılıyor? Kimin onayını alamadığımızda kendimizi eksik hissediyoruz? Hangi insanın yanında düşüncelerimizi rahatça ifade edemiyoruz? Kimin bizi yanlış anlamasından korktuğumuz için kendimizi sürekli açıklama ihtiyacı duyuyoruz? Hangi ilişkide huzurumuzu korumak uğruna kendi hakikatimizden uzaklaşıyoruz?
Bu soruların cevabı bazen yakın bir arkadaş, bazen aileden biri, bazen bir işveren, bazen de hiç tanımadığımız bir insan olabilir. İnsan, sosyal çevresinin gözünde nasıl göründüğünü fazlasıyla önemseyebilir. Sosyal medyada bir yorum, bir beğeni veya bir sessizlik bile kendisi hakkında düşünmesine neden olabilir. Hiç tanımadığı insanların değerlendirmelerini, kendisinin kim olduğunu belirleyen bir hüküm gibi kabul edebilir.
Fakat başkalarının bakışı, insanın bütün hakikatini kuşatamaz. İnsanların gördüğü şey, çoğu zaman senin yalnızca bir yönündür. Bir insan seni bir sözünle tanır, diğeri bir davranışınla değerlendirir. Bir başkası geçmişte yaptığın bir hatayı hatırlar. Fakat hiçbiri senin bütün iç dünyana, bütün niyetlerine ve bütün imkânlarına eksiksiz biçimde sahip değildir.
Allah ise insanın açıkta olanını da gizlediğini de bilir. Kur’ân’ın bize hatırlattığı ilahî bilgi ve yücelik karşısında, insanların değerlendirmelerini mutlaklaştırmamak için bir dayanak bulabiliriz. İnsanların bizi nasıl gördüğünü bütünüyle kontrol edemeyiz; fakat kendi niyetimizi, davranışlarımızı ve sorumluluklarımızı gözden geçirebiliriz.
İşte bu ayrım, insanın iç dünyasında önemli bir ferahlık doğurabilir. Artık herkesin bizi doğru anlamasını sağlamak zorunda olmadığımızı fark ederiz. Herkesin bizi sevmesini güvence altına alamayacağımızı kabul ederiz. Her eleştiriyi kişiliğimizin tamamına yöneltilmiş bir saldırı gibi görmek yerine, eleştirinin haklı olup olmadığını değerlendirebiliriz.
Haklı bir eleştiri varsa ondan öğreniriz. Haksız bir değerlendirme varsa onu mutlak hakikat gibi kabul etmeyiz. Birini incittiysek sorumluluk alırız; fakat başkasının bütün öfkesini kendi suçumuz gibi taşımayız. Bir ilişkiyi korumak için çaba gösteririz; fakat ilişkiyi tek başımıza ayakta tutmak zorunda olduğumuza inanmayız.
El-Aliyy isminin bize hatırlatabileceği önemli bir hakikat vardır: İnsanların makamı, gücü ve itibarı ne kadar büyük görünürse görünsün, hiçbiri mutlak değildir. Onların karşısında kendi kulluk bilincimizi, vicdanımızı ve insani değerimizi kaybetmek zorunda değiliz.
Kur’ân-ı Kerîm’de Nisâ sûresinin 34. ayetinin sonunda Allah’ın yüceliği ve büyüklüğü bildirilir. Ayetin bu bölümünü düşünürken bağlamı gözden kaçırmamak gerekir; ayet, aile hayatındaki sorumluluklar ve anlaşmazlıklar üzerine konuşan daha geniş bir metnin parçasıdır. Bununla birlikte, El-Aliyy ismi üzerine genel tefekkürümüz açısından Allah’ın mutlak yüceliğini hatırlamak, insanın kendi hayatında kime ne ölçüde güç verdiğini sorgulamasına vesile olabilir.
Bu noktada Firavun kıssası da üzerinde düşünmeye değer bir örnektir. Kur’ân’da Firavun’un, “Ben sizin en yüce rabbinizim,” dediği aktarılır. Bu söz, insanın kendi gücünü mutlaklaştırmasının ve kendisine ait olmayan bir üstünlük iddiasında bulunmasının çarpıcı bir örneğidir. Firavun yalnızca güçlü görünmekle kalmamış, bu gücü insanların hayatı üzerinde sınırsız bir hak gibi sunmuştur.
Fakat dünya üzerindeki hiçbir iktidar mutlak değildir. İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün, yaratılmışlığın sınırları içindedir. Makamı, ordusu, serveti veya çevresindeki kalabalıklar, onu Allah’a denk hâle getirmez. Tarih boyunca kendisini dokunulmaz sayan nice güç, zamanla ortadan kalkmıştır.
Bu kıssayı kendi hayatımıza taşıdığımızda, yalnızca başkalarının kibirli davranışlarını düşünmekle yetinmemeliyiz. Kendi kalbimizde de küçük iktidar alanları oluşturup oluşturmadığımıza bakmalıyız. Bir insanın bizi sevmesini, bize itaat etmesini veya her kararımızı onaylamasını beklediğimiz oluyor mu? Kendi değerimizi başkalarının bize gösterdiği bağlılıkla ölçüyor muyuz? Başkasının özgürlüğünü, yalnızca bizim beklentilerimize uygun davrandığı sürece kabul ediyor muyuz?
Çünkü bir insanı gözümüzde gereğinden fazla büyütmek kadar, kendimizi başkalarının üzerinde mutlak bir otorite gibi görmek de kalbin dengesini bozabilir. El-Aliyy ismi, insanın yalnızca başkalarına verdiği yüceliği değil, kendi nefsine yakıştırdığı ölçüsüz üstünlüğü de sorgulamasına yardımcı olabilir.
Gerçek kulluk bilinci, insanın kendisini başkalarından üstün görmesine değil, kendi sınırlarını bilmesine ve başkalarının hakkını gözetmesine yöneltir. İnsan kendisini mutlak güç sahibi saymadığında, hata yaptığında özür dilemeyi daha kolay öğrenebilir. Kendi hükmünü tartışılmaz kabul etmediğinde başkasını dinleyebilir. Makamını veya imkânlarını başkalarını küçültmek için kullanmak yerine sorumluluk bilinciyle hareket edebilir.
Bu nedenle El-Aliyy ismi üzerine tefekkür yalnızca korktuğumuz insanları gözümüzde küçültmekle ilgili değildir. Bütün insanları hak ettikleri yere yerleştirmekle ilgilidir. Kimseyi ilahlaştırmadan sevebilmek, kimseyi hor görmeden sınır koyabilmek, kimsenin öfkesini mutlak hakikat saymadan kendi hatalarımızı kabul edebilmek…
İşte kalbin dengesi, böyle bir yerde yeniden kurulabilir.
Peki, bir insanı kalbimizde gereğinden fazla büyüttüğümüzü nasıl anlayabiliriz?
Belki sabah gözümüzü açtığımızda ilk aklımıza gelen kişi odur. Gün içinde yapacağımız bir şeyi onun nasıl karşılayacağını düşünürüz. Gece uyumadan önce onun sözlerini tekrar tekrar hatırlarız. Bize ne söylediğini, ne düşündüğünü, neden sustuğunu çözmeye çalışırız. Kendi hayatımızla ilgili bir karar alırken bile önce onun tepkisini zihnimizde canlandırırız.
Bunların her biri tek başına yanlış değildir. İnsan sevdiği kişileri düşünebilir, ilişkilerini önemseyebilir ve başkalarının duygularını gözetebilir. Fakat bu düşünceler günlük hayatımızın büyük bölümünü işgal etmeye, kararlarımızı korkuyla şekillendirmeye ve kendi ihtiyaçlarımızı sürekli geri plana itmeye başladıysa, orada durup düşünmemiz gerekir.
Bir başkasının davranışını anlamaya çalışırken kendi hayatımızı yaşamayı unutuyor muyuz? Onun ne düşündüğünü çözmeye çalışırken kendi niyetimizi gözden kaçırıyor muyuz? Onun bizi sevip sevmediğini anlamaya uğraşırken kendimize nasıl davrandığımızı ihmal ediyor muyuz?
Bazen insan, karşısındaki kişinin zihnini okumaya çalışırken kendi kalbinin sesini duyamaz hâle gelir. Bir mesajın geç gelmesinden onlarca anlam çıkarır. Bir cümlenin tonunu tekrar tekrar düşünür. Bir yüz ifadesinden kendisi hakkında kesin bir hüküm verir. Oysa bunların çoğu, kesin bilgi değil, yorumdur.
Belirsizlik içinde zihnimizin ürettiği her ihtimali gerçek kabul etmek zorunda değiliz. Bazen doğrudan ve sakin bir konuşma yapmak gerekir. Bazen karşımızdaki insanın ne düşündüğünü bilemeyeceğimizi kabul etmeliyiz. Bazen de onun davranışını çözmeye çalışmak yerine, bu davranışın bizde neye yol açtığına ve kendi sınırlarımızı nasıl koruyabileceğimize bakmalıyız.
El-Aliyy ismini hatırlamak, böyle anlarda kalbin yönünü yeniden bulmasına yardımcı olabilir. Bir başkasının tepkisinden korktuğumuzda, kendi değerimizi o tepkinin belirlemediğini kendimize hatırlatabiliriz. Bir insanın onayını alamadığımızda, onun kararının bizim bütün hakikatimizi kuşatamayacağını düşünebiliriz. Kendimizi küçültmeye başladığımızı fark ettiğimizde, yeniden durup davranışlarımızı gözden geçirebiliriz.
“Yâ Aliyy” diye zikirde bulunmak da bu hatırlayışın bir parçası olabilir. Fakat bunu belirli sayıda tekrarın bütün korkuları kesin biçimde ortadan kaldıracağı veya ilişkilerimizi kendiliğinden değiştireceği iddiasıyla değil, Allah’ın yüceliğini anma ve kalbin yönelişini tazeleme niyetiyle düşünmeliyiz.
Zikir, insanın dikkatini yeniden toplamasına, niyetini hatırlamasına ve kendi davranışlarını daha bilinçli biçimde değerlendirmesine vesile olabilir. Ancak yıllar boyunca gelişmiş bir korku, bir ilişki içindeki baskı veya kişinin kendisi hakkındaki kökleşmiş düşünceleri bazen daha uzun bir çalışma gerektirir. Gerekli olduğunda güvenilir insanlardan, uzmanlardan veya ilgili destek kaynaklarından yardım almak da bu sürecin bir parçasıdır.
Manevi hatırlayış ile somut adımlar birbirinin düşmanı değildir. İnsan dua ederken sınır koymayı öğrenebilir. Allah’a yönelirken kendisini sürekli inciten bir ilişkiyi yeniden değerlendirebilir. Kendi hatalarını kabul ederken başkasının haksız davranışlarına da sınır çizebilir.
Çünkü Allah’a güvenmek, insanlara karşı bütün savunmalarımızı kaldırmak anlamına gelmez. Herkesi memnun etmeye çalışmak, her davranışa katlanmak veya incindiğimiz hâlde sessiz kalmak da kulluğun şartı değildir. İnsan ilişkilerinde adalet, karşılıklı saygı ve sorumluluk önemlidir. Bazen birine karşı dürüstçe konuşmak gerekir; bazen mesafe koymak, bazen de güvenliğimizi korumak için yardım almak.
El-Aliyy ismi üzerine düşünürken, başkalarının gözünde büyümek için ne kadar zaman harcadığımızı da fark edebiliriz. Kaç kez sırf takdir edilmek için istemediğimiz bir şeyi yaptık? Kaç kez kendimizi olduğumuzdan farklı göstermeye çalıştık? Kaç kez bir başkasının beğenisini kazanmak uğruna kendi ihtiyaçlarımızı erteledik?
İnsan elbette sevilmek ister. Takdir görmek, emeğinin fark edilmesini arzulamak ve ilişkilerinde kabul görmek doğaldır. Fakat bu ihtiyaçlar bütün kararlarımızı yönetmeye başladığında, kendimizi başkalarının değerlendirmesine bağımlı hâle getirebiliriz.
Bir insanın bizi beğenmesi güzeldir; fakat beğenilmediğimizde de kendi değerimizi koruyabilmeliyiz. Takdir edilmek sevindiricidir; fakat takdir gelmediğinde de doğru olanı yapmaya devam edebilmeliyiz. Birinin bizi anlaması gönlümüzü ferahlatabilir; fakat herkesin bizi anlayamayacağını da kabul etmeliyiz.
Bu, insanlardan uzaklaşmak veya kimseyi önemsememek değildir. Tam tersine, ilişkilerimizi daha sahici bir zemine taşımaktır. Artık karşımızdaki insanı kaybetmemek için sürekli rol yapmak yerine, dürüst ve ölçülü biçimde kendimiz olmayı öğreniriz. Onun duygularını önemserken kendi duygularımızı da hesaba katarız. Bir anlaşmazlık yaşadığımızda yalnızca kabul edilmek için değil, hakikati anlamak için konuşuruz.
Belki de özgürlüğün bir tarafı, herkesin gözünde büyük görünmek zorunda olmadığımızı anlamaktır. Herkesin bizi sevmesini sağlayamayız. Herkesin hakkımızda doğru düşünmesini garanti edemeyiz. Her eleştiriyi engelleyemeyiz. Fakat davranışlarımızı gözden geçirebilir, hatalarımızı onarabilir ve kendi değerimizi yalnızca başkalarının tepkileri üzerinden belirlememeyi öğrenebiliriz.
Böylece insanın içindeki görünmez tahtlar yavaş yavaş yerli yerine oturmaya başlar. Hayatımızdaki insanlar yine kıymetlidir; fakat artık her biri bütün huzurumuzun tek sahibi değildir. Birinin öfkesi bizi etkileyebilir; fakat bütün kararlarımızı onun öfkesine göre vermek zorunda kalmayız. Birinin bizi anlamaması üzücü olabilir; fakat kendimizi sonsuza kadar açıklamak zorunda olduğumuza inanmayız.
Bu değişim bir anda gerçekleşmeyebilir. Kalpte uzun süre beslenen korkular, alışkanlıklar ve beklentiler zamanla oluşur. Onların değişmesi de sabır ve emek isteyebilir. Kendimizi her zorlandığımızda suçlamak yerine, eski alışkanlığımızı fark edip yeniden yönümüzü bulmaya çalışabiliriz. Bugün bir sınır koymakta zorlanabiliriz; yarın daha açık konuşmayı öğrenebiliriz. Bugün bir eleştiriyi kişiliğimize yöneltilmiş bir hüküm gibi hissedebiliriz; zamanla eleştirinin haklı ve haksız taraflarını birbirinden ayırmayı başarabiliriz.
Her küçük fark ediş, kendi iç dünyamıza daha dürüst bakabilmek için bir fırsattır.
Ve bütün bunların sonunda insan, sevilmek için kendisini kaybetmek zorunda olmadığını anlamaya başlar. Birinin gözünde değerli olmayı isterken kendi vicdanından vazgeçmek zorunda değildir. Başkalarına saygı gösterirken kendisine de saygı gösterebilir. Hatasını kabul ederken kendisini bütünüyle değersiz ilan etmez. Bir insanın hayatından uzaklaşmasıyla kendi hayatının anlamını kaybetmez.
Çünkü insanın değeri, başkalarının her an aynı biçimde değerlendireceği bir şey değildir. İlişkiler değişebilir, düşünceler değişebilir, şartlar değişebilir. Fakat insanın Allah’a yönelme, doğru olanı arama, hatalarını düzeltme ve daha merhametli bir hayat kurma imkânı vardır.
El-Aliyy ismi, mutlak yüceliğin Allah’a ait olduğunu hatırlatırken bize yaratılmışlara ait olanı yaratılmışlara ait ölçüde tutmayı da düşündürür. İnsanları sevelim; fakat onlara mutlak güç atfetmeyelim. İnsanlara saygı duyalım; fakat onların tepkilerini hakikatin tek ölçüsü hâline getirmeyelim. Kendi değerimizi koruyalım; fakat kendimizi başkalarından üstün görmeye de kapılmayalım.
Kalbin hakiki dengesi, ne kendimizi başkalarının ayakları altına bırakmakta ne de başkalarını kendi hükmümüzün altına almaktadır. Denge, herkesin hakkını gözetirken Allah’ın mutlak yüceliğini hatırlamakta ve kendi sorumluluğumuzu yerine getirmektedir.
Öyleyse bugün kendimize şu soruyu soralım: Kalbimde kimin tahtı var? Kimin bakışı karşısında kendimi olduğumdan daha küçük hissediyorum? Kimin onayını kaybetmemek için kendi sesimi bastırıyorum? Hangi insanın tepkisini, Allah’ın rızasının ve kendi vicdanımın önüne geçiriyorum?
Bu sorulara vereceğimiz cevaplar bizi utandırmak için değil, kendimizi tanımamıza yardımcı olmak içindir. Birini gözümüzde gereğinden fazla büyüttüğümüzü fark edersek kendimizi yargılamak yerine, bu bağlılığın nasıl oluştuğunu anlamaya çalışalım. Sevilme ihtiyacımızı inkâr etmeyelim; fakat bu ihtiyacın bizi kendimizden uzaklaştırmasına da izin vermemeye çalışalım.
Allah’ın yüceliğini hatırlayalım. İnsanların sınırlı olduğunu, bizim de sınırlı olduğumuzu kabul edelim. Kimsenin bakışını mutlak hüküm saymadan, kendi davranışlarımızı adaletle değerlendirelim. Haksızlık karşısında hakkımızı arayalım; hata yaptığımızda özür dileyelim; sevdiğimiz insanlara merhamet gösterirken kendimize karşı da merhametli olalım.
Ve unutmayalım: Bir insanı sevmek güzeldir. Fakat o insanın sevgisini kaybetmemek uğruna kendimizi kaybetmek, sevginin tek yolu değildir. Bir insanın fikrine değer vermek güzeldir. Fakat onun fikrini kendi vicdanımızın yerine koymak zorunda değiliz. Bir insanın hayatımızda önemli bir yere sahip olması güzeldir. Fakat hiçbir insan, bütün varlığımızı ve huzurumuzu tek başına belirlemek zorunda değildir.
El-Aliyy isminin tefekküründe kalbimiz, işte bu ölçüyü yeniden arayabilir. İnsanların değerini inkâr etmeden, onların sınırlılığını bilerek; kendimizi küçültmeden, başkasını küçümsemeden; sevilme ihtiyacımızı kabul ederek ama bu ihtiyacın bizi yönetmesine izin vermeden…
Rabbimiz kalplerimizi mutlak yüceliğin yalnızca kendisine ait olduğunu hatırlayan kullarından eylesin. İnsanların gözünde değer ararken kendi vicdanımızı kaybetmekten bizi muhafaza eylesin. Sevgimizi korkudan, saygımızı boyun eğmekten, tevazumuzu kendimizi değersiz görmekten ayırabilmeyi nasip etsin.
Ya Rabbi, kalbimizde büyüttüğümüz insanları ve onların hakkımızdaki düşüncelerine yüklediğimiz anlamları bize fark ettir. Bu fark edişi kendimizi suçlamak için değil, daha özgür ve daha doğru yaşayabilmek için vesile kıl. Kimin öfkesinden korktuğumuzu, kimin onayını beklerken kendi sesimizi bastırdığımızı, kimin sevgisini kaybetmemek için kendimizden uzaklaştığımızı bize göster.
Allah’ım, bize insanları hak ettikleri ölçüde sevmeyi, onlara adaletle yaklaşmayı ve kendi sınırlarımızı koruyabilmeyi öğret. Bizi başkalarını mutlaklaştırmaktan da kendimizi başkalarından üstün görmekten de muhafaza eyle. Haklı olduğumuz yerde vakarımızı korumayı, hatalı olduğumuz yerde özür dilemeyi, incindiğimizde doğru bir dille konuşmayı ve gerektiğinde kendimizi zarardan korumayı nasip et.
Ya Aliyy, kalbimizi yalnızca insanların beğenisine bağlamaktan kurtar. Bize kendi değerimizi başkalarının her an değişebilen düşünceleriyle ölçmemeyi öğret. Sevilmediğimizde ümitsizliğe düşmemeyi, eleştirildiğimizde hakikati aramayı, takdir edildiğimizde kibirlenmemeyi nasip eyle.
Sana yönelen kalplerimizi korkularımızın ve ölçüsüz beklentilerimizin esaretinden koru. Bizi başkalarının gözünde büyümeye çalışanlardan değil, Senin rızanı gözeterek doğru yaşamaya çalışanlardan eyle. Kalbimize vakar, dilimize doğruluk, davranışlarımıza adalet ve ilişkilerimize merhamet ver.
Âmin.
Efendim, Esmâü’l Hüsnâ ile Kişisel Dönüşüm yolculuğumuzun bu bölümünde El-Aliyy ismini tefekkür ettik. Yüceliğin mutlak anlamda Allah’a ait olduğunu, insanlar arasındaki üstünlüklerin ise sınırlı ve değişken olduğunu hatırlamaya çalıştık.
Belki bugün kalbimizde gereğinden fazla büyüttüğümüz birini fark ettik. Belki bir başkasının onayını kaybetmemek için kendimizden ne kadar uzaklaştığımızı gördük. Belki de sevgiyle korkuyu, saygıyla boyun eğmeyi birbirinden ayırmamız gerektiğini anladık.
Öyleyse bundan sonra insanları sevmekten vazgeçmeden, onların gözünde değerli olma arzumuzu da doğru bir yere koyalım. Başkalarına saygı gösterirken kendimize haksızlık etmeyelim. Bir insanın tepkisini önemserken kendi vicdanımızın sesini susturmayalım. Ve kalbimizdeki bütün ölçüleri, mutlak yüceliğin yalnızca Allah’a ait olduğu hakikatini hatırlayarak yeniden gözden geçirelim.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle…
Hepinizi Rabbimize emanet ediyorum. Sevgiyle kalın.
