İnsan, hayatı boyunca kendine bir yer açmaya çalışır. Bilgisiyle, tecrübesiyle, başarılarıyla, sahip olduklarıyla ve başkalarının gözünde kazandığı değerle varlığını anlamlandırmak ister. Bazen haklı çıkmak için uzun uzun konuşur, bazen kendini ispat etmek uğruna yorulur, bazen de kimsenin kendisini küçümsemesine tahammül edemez. Çünkü insanın içinde, farkında olsa da olmasa da, büyümek isteyen bir benlik vardır. Daha fazla bilinmek, daha fazla takdir edilmek, daha fazla önemsenmek ister. Fakat insan, bütün bu büyüklük arayışının ortasında bir an durup kendine şu soruyu sormayı ne zaman öğrenecektir: Benim büyük sandığım şeylerin gerçekten bir büyüklüğü var mı, yoksa ben mi onlara ölçüsünden fazla anlam yüklüyorum?
İşte El Azîm ismi, insanı tam bu sorunun eşiğine getirir.
El Azîm, Allah Teâlâ’nın mutlak azametini ve büyüklüğünü ifade eden isimlerindendir. Ancak bu büyüklük, dünyada alıştığımız büyüklüklerle aynı ölçüde düşünülemez. Çünkü biz bir şeyi büyük olarak tanımlarken onu başka bir şeyle karşılaştırırız. Bir dağ, bir insandan büyüktür. Bir deniz, bir gölden geniştir. Bir yıldız, gözümüzün önünde küçücük görünse de gerçekte tahayyülümüzün ötesinde bir büyüklüğe sahiptir. İnsan zihni büyüklüğü anlamak için ölçer, karşılaştırır ve sınırlar belirler. Oysa Allah’ın azameti, herhangi bir varlıkla kıyaslanarak anlaşılabilecek bir büyüklük değildir. O, kendisinden daha büyük bir şey bulunmadığı için büyük olan değil, büyüklüğün kendisine nispet edildiği mutlak azamet sahibidir.
Bu nedenle El Azîm ismi üzerinde tefekkür etmek, yalnızca Allah’ın büyüklüğünü düşünmekten ibaret değildir. Aynı zamanda kendi idrakimizin sınırlarını tanımak, kendimize verdiğimiz anlamı yeniden gözden geçirmek ve hakikatin karşısında nasıl bir yerde durduğumuzu fark etmektir. İnsan bazen bildiklerinin çokluğunu, gördüklerinin genişliğini ve tecrübelerinin derinliğini hakikatin tamamına ulaşmak için yeterli sanır. Fakat bilgi arttıkça insanın önünde yeni bilinmezlikler de açılır. Her cevap, başka bir sorunun kapısını aralayabilir. Her keşif, henüz keşfedilmemiş olanın büyüklüğünü hatırlatabilir. Böylece insan, bilmenin yalnızca birikimden ibaret olmadığını; bazen bilmediğini kabul etmenin de idrakin bir parçası olduğunu öğrenir.
Tasavvuf geleneğinde bu hâl, hayret kavramıyla ilişkilendirilir. Hayret, düşünmeyi bırakmak ya da aklı değersiz görmek değildir. Aksine, aklın kendi sınırlarını fark ettiği yerde daha derin bir idrake yönelmesidir. İnsan, her şeyi kavrayamayacağını anladığında hakikatten uzaklaşmış olmaz. Bazen tam tersine, kendi ölçülerini mutlaklaştırmaktan vazgeçerek daha sahici bir kulluk bilincine yaklaşır. Çünkü Allah’ın azametini düşünmek, O’nu zihnimizin içine sığdırmaya çalışmak değil, zihnimizin de sınırlı bir idrak olduğunu kabul etmektir.
Büyük mutasavvıflardan Bâyezîd-i Bistâmî’ye atfedilen meşhur bir söz bu düşünceyi anlatmak için sıkça hatırlatılır: Allah’ı bilmenin, O’nu bütünüyle kuşatmak olmadığını; insanın kendi aczini tanımasının da marifetin bir yönü olduğunu ifade eder. Bu sözün farklı nakilleri bulunduğu için onu kesin bir lafızla aktarmaktan ziyade taşıdığı anlam üzerinde durmak daha yerindedir. Zira burada asıl mesele, insanın bilgisini küçümsemesi değil, bildiklerini hakikatin tamamı zannetmemesidir.
El Azîm isminin kalbimizde açtığı ilk kapı belki de budur: İnsan, kendi küçüklüğünü fark ettiğinde değersizleşmez. Bilakis, kendisini her şeyin merkezi sanma yükünden biraz olsun kurtulur. Kulluğun içindeki tevazu, insanın şahsiyetini silmesi değildir. Kendi sınırlarını bilirken kendisine verilmiş değeri de koruyabilmesidir. Allah’ın büyüklüğü karşısında aczini kabul eden insan, insanlara karşı aşağılanmayı hak ettiğini düşünmez; yalnızca kendi varlığını mutlaklaştırmaktan vazgeçer.
Bu ayrımı iyi anlamak gerekir. Tevazu ile zillet aynı şey değildir. Tevazu, hakikati kabul edebilme olgunluğudur. Zillet ise insanın kendi değerini bütünüyle yok saymasıdır. El Azîm üzerinde tefekkür eden bir kul, kendisini başkalarından üstün görme ihtiyacını azaltırken kendi onurunu da korumayı öğrenir. Çünkü Allah’ın azameti karşısında herkesin bir kul olduğunu bilmek, kimsenin başka bir insanı küçümsemesine gerekçe olamaz. Bir insanın bilgisi, makamı, serveti veya toplum içindeki itibarı onu mutlak bir büyüklüğün sahibi yapmaz. Bunların hepsi sınırlı ve değişken nimetlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Âyetü’l Kürsî’nin sonunda şöyle buyrulur: “O, yücedir, büyüktür.” Bu ifade, Bakara sûresinin 255. âyetinde yer alan “Ve hüve’l Aliyyü’l Azîm” cümlesidir. Âyetin bütünü, Allah’ın mutlak hâkimiyetini, diri ve kayyûm oluşunu, göklerde ve yerde bulunanların O’na ait olduğunu ve O’nun bilgisinin her şeyi kuşattığını bildirir. Aynı zamanda hiçbir şeyin O’nu aciz bırakamayacağını, O’nun koruyup gözetmesinin herhangi bir yorgunluk veya eksiklikle sınırlanamayacağını hatırlatır.
“Ne uyuklama tutar O’nu ne de uyku.” Bu ifade, insanın kendi varlığıyla Allah’ın varlığı arasında önemli bir farkı düşünmeye davet eder. Bizler sınırlı varlıklarız. Dinlenmeye, uyumaya, yenilenmeye ve başkalarının yardımına ihtiyaç duyarız. Dikkatimiz dağılır, hafızamız yanılır, bazen en önemli meseleleri bile gözden kaçırırız. Bir endişeye kapıldığımızda çevremizde olup bitenleri fark edemeyebilir, bir kırgınlığın içinde düşüncelerimizi toparlamakta zorlanabiliriz. İnsan bilinci ve gücü kesintilerle, ihtiyaçlarla ve sınırlılıklarla çevrilidir.
Allah Teâlâ ise böyle bir eksiklikten münezzehtir. Âyetin bildirdiği hakikat, O’nun göklerde ve yerde bulunan her şey üzerindeki mutlak hâkimiyetini ve bilgisini hatırlatır. Bizim dikkatimizi kaybetmemiz, O’nun bilgisinin dışında kaldığımız anlamına gelmez. Bizim bir meseleyi göremememiz, onun Allah’a gizli olduğu anlamına gelmez. İnsan kendisini çaresiz hissettiğinde bile kendi sınırlı görüşünün bütün hakikati temsil etmediğini hatırlayabilir.
Bununla birlikte, Allah’ın her şeyi bilmesini ve her şey üzerindeki hâkimiyetini düşünmek, insanın bütün sorumluluklarını bir kenara bırakması demek değildir. Kula düşen, elinden geleni yapmak, doğru olanı araştırmak, tedbir almak ve gücünün yetmediği yerde Allah’a yönelmektir. Tevekkül, hayatın yüklerinden kaçmak değil; insanın üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu kendi mutlak kontrolünde tutamayacağını kabul etmesidir. El Azîm ismi, bize hem sınırlarımızı öğretir hem de bu sınırların içinde sorumlulukla hareket etmemizi hatırlatır.
Âyetü’l Kürsî’deki “Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur” ifadesi de üzerinde durmaya değer bir hakikat taşır. İnsan, hayatındaki pek çok şeyi kendi mülkü gibi görmeye alışır. Evi, işi, kazancı, bedeni, sağlığı, ilişkileri ve hatta geleceği üzerinde kesin bir sahiplik duygusu geliştirir. Bir şey istediği gibi ilerlediğinde kendisini güçlü hisseder; kaybetme ihtimali belirdiğinde ise bütün varlığını kuşatan bir korkuya kapılabilir. Çünkü sahip olmakla sahip olduğunu zannetmek arasındaki farkı her zaman göremez.
Oysa insanın elinde bulunan pek çok şey, aynı zamanda bir emanettir. Ömür bize verilmiştir fakat sonsuz değildir. Sağlık kıymetlidir fakat her zaman aynı kalacağı garanti edilemez. İnsan ilişkileri emek ister fakat başkalarının iradesi bizim kontrolümüzde değildir. Mal ve makam kullanılabilir imkânlardır; ancak insanın hakiki değerini tek başlarına belirleyemezler. Bu gerçekleri hatırlamak, sahip olduklarımızı değersiz görmek için değil, onları daha bilinçli ve daha şükredici bir şekilde kullanabilmek içindir.
El Azîm ismi üzerinde tefekkür eden insan, kendi hayatının her ayrıntısını tek başına yönetmek zorunda olduğu düşüncesini de sorgular. Elbette sorunlarımıza çözüm arayacağız. Haksızlığa uğradığımızda hakkımızı arayacak, hastalandığımızda tedavi yollarına başvuracak, geçim sıkıntısı yaşadığımızda imkânlarımızı değerlendireceğiz. Fakat bunları yaparken bütün dünyanın yükünü tek başımıza taşıyabilecekmişiz gibi davranmak zorunda değiliz. İnsan olmak, sınırlı olmaktır. Sınırlı olmak ise yardım istemeyi, dayanışmayı ve Allah’a dua etmeyi dışlamaz.
Bazen bir problem karşısında zihnimiz durmadan aynı cümleyi tekrar eder: “Bunu ben çözmeliyim. Her şeyi ben düşünmeliyim. Her ihtimali ben hesaplamalıyım.” Bir süre sonra çözüm arayışı, insanı yoran bir kontrol mücadelesine dönüşebilir. Oysa her ihtimali bilmek ve her sonucu belirlemek insanın elinde değildir. Böyle zamanlarda durup sorumluluğumuzla kontrol arzumuzu birbirinden ayırmak faydalıdır. Sorumluluk, yapmamız gerekeni yapmaktır. Kontrol arzusu ise bazen elimizde olmayan sonuçları da zorla belirlemeye çalışmaktır.
El Azîm’in azameti üzerinde düşünmek, insanı bu ayrımı daha açık görmeye çağırır. Sen elinden geleni yapabilirsin fakat her şeyi bilemezsin. Bir kapının açılması için emek verebilirsin fakat bütün şartları tek başına belirleyemezsin. Bir insanla ilişkinin iyileşmesi için samimiyet gösterebilirsin fakat onun iradesini yönetemezsin. İşte teslimiyet, bu gerçeği kabul ederken gayreti bırakmamaktır. İnsan çabasını sürdürür, fakat kendisini bütün sonuçların tek sahibi sanmaz.
İmam Gazzâlî’nin Esmâü’l Hüsnâ üzerine düşüncelerinde de ilahî azamet ile yaratılmış varlıkların sınırlı büyüklükleri arasındaki fark önem taşır. İnsanların büyüklük dediği şeyler çoğu zaman bir karşılaştırmaya dayanır. Bir kişi, başka bir kişiye göre daha bilgili, daha güçlü veya daha itibarlı olabilir. Fakat bu üstünlük mutlak değildir. Şartlar değişebilir, bilgi eksik kalabilir, makam elden gidebilir, beden güçten düşebilir. İnsanların birbirlerine göre sahip oldukları üstünlükler, onları sınırsız bir büyüklüğün sahibi yapmaz.
Allah’ın azameti ise herhangi bir kıyaslamaya bağlı değildir. O’nun büyüklüğünü ortaya koymak için başka bir varlığa ihtiyaç yoktur. Bu yüzden insanın kendisine ait gördüğü büyüklükleri yeniden düşünmesi gerekir. Bazen bir tartışmada haklı çıkmayı, gerçeğin ortaya çıkmasından daha önemli hâle getiririz. Bazen bilgimizi paylaşmak yerine onu üstünlük göstergesine dönüştürürüz. Bazen de bir başkasının başarısını kendi değerimize yönelmiş bir tehdit gibi algılarız. Bütün bunların altında, benliğin kendisini sürekli merkeze koyma arzusu bulunabilir.
İnsan her zaman büyük görünmek zorunda olduğunu düşündüğünde, yanıldığını kabul etmekte zorlanır. Özür dilemek ona yenilgi gibi gelir. Bilmediğini söylemekten utanır. Başkasının başarısını takdir etmek yerine kendi eksikliğini düşünmeye başlar. Oysa tevazu, insanın gelişmesini engellemez; aksine öğrenmenin önündeki bazı engelleri kaldırabilir. Yanılabileceğini kabul eden kişi kendisini düzeltebilir. Bilmediğini söyleyebilen kişi yeni bir şey öğrenebilir. Başkasının hakkını teslim eden kişi, kendi değerinden bir şey kaybetmez.
El Azîm ismi bu noktada bize sessiz fakat derin bir soru yöneltir: Kendini ispat etmek için harcadığın bütün bu çabanın ne kadarı hakikate hizmet ediyor, ne kadarı yalnızca benliğini korumaya çalışıyor?
Bu soruya cevap vermek için insanın kendisine karşı dürüst olması gerekir. Her itirazımızın kibirden kaynaklandığını söyleyemeyiz; bazen gerçekten haksızlığa uğrarız ve hakkımızı savunmamız gerekir. Her geri çekiliş tevazu değildir; bazen korkudan konuşamayız. Her susuş olgunluk olmadığı gibi her konuşuş da benlik gösterisi değildir. Mesele, davranışlarımızın dış görünüşünden önce niyetimizi ve sonuçlarını değerlendirebilmektir. Kendimize şu soruları sorabiliriz: Ben burada hakkı mı koruyorum, yoksa mutlaka üstün görünmek mi istiyorum? Bir yanlışımı kabul etmekten neden kaçınıyorum? Başkasının doğrusu, benim için neden bu kadar zorlayıcı olabiliyor?
Bu muhasebe, insanı kendinden nefret etmeye değil, kendini daha doğru tanımaya götürmelidir. Çünkü benlikteki kusurları fark etmek, insanın bütün varlığını kusurdan ibaret sayması anlamına gelmez. Kibirle mücadele etmek, kendine güveni yok etmek değildir. İnsan hem değerli bir kul olduğunu kabul edebilir hem de bu değerin başkalarını küçümseme hakkı vermediğini bilebilir. Hem kabiliyetlerini geliştirebilir hem de
