EL-BASÎR: GÖRÜNMEYENİN ŞAHİTLİĞİNDEN KALBİN HAKİKATİNE
İnsan bazen karanlıkta kalır. Yalnızca odasının ışıkları söndüğünde değil; kendisini anlatacak kelimeleri bulamadığında, uğradığı haksızlığı kimseye açıklayamadığında, kalbinin içinden geçenleri bir başkasının anlayamayacağını düşündüğünde de karanlıkta kalır. İnsanların arasında bulunur ama kendisini görülmemiş hisseder. Konuşur ama duyulmadığını düşünür. Hakkının yenildiğine inanır, fakat hakikati anlatabileceği bir kapı bulamaz. Bir süre sonra yalnızca başkalarının kendisini anlamasını değil, yaşadıklarının gerçekten bir anlamı olup olmadığını da sorgulamaya başlar.
İşte insanın böyle zamanlarda kendisine sorması gereken derin bir soru vardır: Beni kimse görmüyorsa, gerçekten görünmez miyim? Yaşadığım acıyı kimse bilmiyorsa, o acı hakikatin dışında mı kalır? Bir haksızlık karşısında sesim duyulmuyorsa, hakkın bilgisi de mi eksik kalır?
El-Basîr ismi, insanı bu soruların önünde durmaya davet eder. Çünkü insanın görüşü sınırlıdır. Gözümüz, önümüzde duran şeyleri görür; kalbimiz ise bazen gördüğümüzü bile yanlış yorumlar. Bir olayın yalnızca dış yüzüne bakar, bütün hikâyeyi bildiğimizi zannederiz. Bir insanın davranışını görür, niyetini de bildiğimizi düşünürüz. Kendimize yapılan haksızlığı biliriz, fakat bazen kendi öfkemizin bizi nereye götürdüğünü fark edemeyiz. Görmek ile hakikati bütünüyle kavramak arasında büyük bir mesafe vardır.
El-Basîr, Allah’ın güzel isimlerinden biridir ve her şeyi hakkıyla gören anlamına gelir. Allah’ın görmesi, insanın görmesi gibi sınırlı değildir. Bizim görüşümüz mesafeye, ışığa, zamana ve idrakimizin imkânlarına bağlıdır. Bazen gözümüzün önündeki bir ayrıntıyı bile kaçırırız. Bazen çok açık bir gerçeği, onu kabul etmek istemediğimiz için göremeyiz. Allah ise gizliyi de aşikârı da bilir; hiçbir şey O’nun bilgisinin dışında değildir.
Bu isim üzerinde tefekkür etmek, insanın hem kendi acziyetini hem de Allah’ın ilminin kuşatıcılığını hatırlamasına vesile olabilir. İnsanların bilmediği bir hâlin Allah’tan gizli olmadığını düşünmek, özellikle yalnızlık ve haksızlık zamanlarında kalbe teselli verebilir. Fakat bu teselli, insanın yaşadığı her olayın sebebini bildiği anlamına gelmez. Allah’ın her şeyi görmesi ile bizim her olayın hikmetini anlayabilmemiz aynı şey değildir. Bazen bir olayın neden yaşandığını bilemeyiz; bazen hak yerini hemen bulmaz; bazen de adalet için sabırla ve kararlılıkla mücadele etmek gerekir.
Yine de insan, başkalarının şahit olmamasını hakikatin yokluğu sanmamalıdır. Bir iyiliği kimse görmemiş olabilir. Bir insanın içinden geçirdiği samimi bir pişmanlığa kimse tanık olmamış olabilir. Bir mazlumun yaşadığı haksızlığı çevresindekiler anlamamış olabilir. İnsanların bilgisi eksik kalabilir; fakat Allah’ın her şeyi bildiğine ve gördüğüne iman etmek, insanın yalnızca insanların değerlendirmesine göre yaşamak zorunda olmadığını hatırlatır.
Bu, insanın başkalarının görüşlerini bütünüyle önemsiz sayması anlamına gelmez. Çünkü insan ilişkileri, karşılıklı sorumluluklar ve toplumsal adalet de hayatın gerçekleridir. Bir haksızlık yaşandığında hakkını aramak, kendini ifade etmek ve gerektiğinde yardım istemek meşru yollardır. Fakat insanın bütün değerini başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğüne bağlaması, kalbini sürekli dışarıdan gelecek hükümlere mahkûm edebilir.
Bir insanın seni yanlış anlaması, senin bütün hakikatinin yanlış olduğu anlamına gelmez. Birilerinin emeğini görmemesi, o emeğin değersiz olduğunu göstermez. Bir topluluğun seni anlamaması, kendi iç dünyanı bütünüyle onların hükümlerine teslim etmen gerektiği anlamına gelmez. Elbette insan eleştiriye açık olmalı, kendi yanlışlarını görmeye çalışmalı ve başkalarının haklı uyarılarını dikkate almalıdır. Ancak kendini başkalarının gözünde kusursuz göstermeye çalışmakla hakikate uygun yaşamaya çalışmak birbirinden farklıdır.
El-Basîr ismi, bu ayrımı düşünmek için bir kapı aralar. İnsan yalnızca görünmek için mi yaşıyor, yoksa yaptığı işin doğruluğuna da önem veriyor mu? Bir iyilik yaptığında onu kimin göreceğini mi hesaplıyor, yoksa o iyiliğin gerçekten bir fayda sağlayıp sağlamadığını mı düşünüyor? Bir yanlış yaptığında insanların öğrenmesinden mi korkuyor, yoksa yanlışın kendisini ve başkalarını nasıl etkilediğini de sorguluyor mu?
Bu soruların her biri, insanın niyetini tanımasına yardımcı olabilir. Çünkü bazen insanın asıl mücadelesi yaptığı işin kendisiyle değil, o işin başkalarının gözündeki karşılığıyla ilgilidir. Takdir edilmediğinde yaptığı iyiliğin anlamını kaybettiğini düşünür. Bir başarı elde ettiğinde onu paylaşacak kimse bulamazsa eksik hisseder. Bir haksızlığa uğradığında hakikatin ortaya çıkmasından önce herkesin kendisini haklı bulmasını ister.
Bunlar insani duygulardır. İnsan anlaşılmak, takdir edilmek ve hakkının teslim edilmesini istemekle yanlış yapmış olmaz. Sorun, bütün huzurunu bu beklentilerin gerçekleşmesine bağladığında ortaya çıkar. Çünkü başkalarının düşüncelerini bütünüyle yönetemeyiz. Herkesin bizi doğru anlamasını sağlayamayız. Her emeğin hemen takdir edilmesini, her haksızlığın aynı gün düzeltilmesini garanti edemeyiz.
İşte burada insanın kendi niyetine dönmesi gerekir. Bir davranışı yalnızca alkış almak için mi yapıyorum? Bir sözü hakikati ifade etmek için mi söylüyorum, yoksa karşımdakini susturmak için mi? Bir iyiliğin karşılığını göremediğimde onu değersiz mi sayıyorum? Bir yanlışı kabul ederken gerçekten pişmanlık mı duyuyorum, yoksa yalnızca itibarımı kaybetmekten mi korkuyorum?
Bu muhasebe, insanın kendisini acımasızca yargılaması için değildir. Aksine, kendisini daha doğru tanıması içindir. İnsan kendi niyetinde karışıklık fark ettiğinde bunu bir utanç duvarının arkasına saklamak zorunda değildir. Niyetini düzeltmeye çalışabilir. Bir yanlışını kabul edebilir. Bir davranışının başkasına zarar verdiğini fark ettiğinde bunu telafi etmeye yönelebilir. Görmek, ancak sorumlulukla birleştiğinde dönüşüm için anlamlı bir imkâna dönüşür.
Tasavvuf geleneğinde basiret kavramı, yalnızca gözle görülen şeylerin ötesini düşünmekle ilişkilendirilir. Basiret, görünüşlerin ardındaki anlamı araştırma, insanın kendi nefsini tanıma ve olayları daha dikkatli değerlendirme çabasıdır. Fakat basiret sahibi olmak, görünmeyen âlem hakkında sınırsız bilgiye sahip olduğunu iddia etmek değildir. Başkalarının niyetlerini kesin biçimde bildiğini sanmak veya her olayın ardında kendisine gönderilmiş özel bir mesaj bulunduğunu düşünmek de basiret değildir.
İnsan bazen kendi arzusunu sezgi zanneder. Birinden şüphelendiğinde bu şüphesini kesin bilgi gibi görür. Bir olay yaşadığında hemen onun ilahî bir işaret olduğunu düşünür. Bir insanın davranışından hareketle bütün iç dünyası hakkında hüküm verir. Oysa basiret, insanın kendi yorumlarının da yanılabileceğini kabul etmesini gerektirir. Görünüşe aldanmamak kadar, kendi zihninin ürettiği anlamlara da ölçüsüzce bağlanmamak önemlidir.
El-Basîr ismi üzerinde tefekkür eden insan, yalnızca dışarıya bakmakla yetinmemelidir. Kendi içine de bakmalıdır. Çünkü insan başkalarının davranışlarını dikkatle izlerken kendi niyetlerini gözden kaçırabilir. Birinin kibirli olduğunu kolayca fark eder, fakat kendi üstünlük arzusunu göremez. Başkasının öfkesini eleştirir, fakat kendi sözlerinin ne kadar yaralayıcı olduğunu düşünmez. Bir başkasının hatasını büyütürken kendi kusuruna küçük bir mazeret bulur.
Kendi içine bakmak, başkalarının yaptığı haksızlıkları görmezden gelmek değildir. Buradaki mesele, dışarıdaki hakikati araştırırken içerideki sorumluluğu da unutmamaktır. İnsan aynı anda hem mağdur olmuş olabilir hem de bazı davranışlarında yanlış yapmış olabilir. Bir konuda haklı olması, bütün davranışlarının doğru olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle kendi kusurunu görmek, uğradığı haksızlığı inkâr etmeden de mümkündür.
El-Basîr ismi, insanın kendi hayatında görünür olana ve görünmeyene karşı daha dikkatli olmasını hatırlatabilir. Bir sözün yalnızca söylenişine değil, hangi niyetle ve hangi sonuçları doğuracak biçimde söylendiğine bakmak; bir davranışın yalnızca dışarıdan güzel görünmesiyle yetinmeyip gerçek faydasını düşünmek; bir karar verirken anlık arzuların ötesinde uzun vadeli sorumlulukları da hesaba katmak…
Bunlar, insanın basiretini geliştirmeye yönelik ahlaki çabalardır. Fakat bu çabanın temelinde insanın kendisini başkalarından üstün görmesi değil, kendi sınırlılığını bilmesi bulunmalıdır. Basiret, insanı kibirli hâle getiriyorsa yeniden sorgulanmalıdır. Çünkü hakikati aramak, insanın yanılma ihtimalini de kabul etmesini gerektirir.
Kur’an-ı Kerim’de Mü’min suresinin kırk dördüncü ayetinde şu ifade yer alır: “Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah kullarını hakkıyla görendir.” Ayetin bağlamında bu söz, Firavun ailesinden olup imanını gizleyen mümin kişinin kavmini uyarırken söylediği ifadeler arasında yer alır. Bu söz, Allah’a havale etmenin anlamını düşünmek bakımından önemlidir.
İşini Allah’a havale etmek, sorumluluktan kaçmak veya hiçbir şey yapmadan sonucu beklemek değildir. İnsanın elinden geleni yaptıktan sonra her şeyi kontrol edemeyeceğini kabul etmesidir. Bazen insan kendisini doğru biçimde anlatmaya çalışır, fakat karşısındaki kişi anlamak istemez. Bazen hakkını arar, fakat sonuç hemen gerçekleşmez. Bazen de hakikati savunmak için uzun bir mücadele vermesi gerekir. Böyle zamanlarda Allah’a tevekkül etmek, insanın çabasını terk etmesi değil, sonucu yalnızca kendi gücüne bağlamamasıdır.
İnsanların gözünde haklı çıkmakla haklı olmak her zaman aynı şey değildir. Bazen haklı olan kişi kendisini iyi ifade edemeyebilir. Bazen yanlış yapan kişi kalabalığın desteğini alabilir. Bazen de iki tarafın da eksik bildiği veya yanlış yorumladığı noktalar bulunabilir. Bu nedenle insan hem kendisini savunmayı hem de gerektiğinde kendi değerlendirmesini yeniden gözden geçirmeyi öğrenmelidir.
İşini Allah’a havale etmek, “Ben artık hiçbir şey yapmayacağım” demek değildir. Daha çok, “Ben üzerime düşeni yapacağım; fakat her insanın düşüncesini, her olayın sonucunu ve geleceğin bütün ihtimallerini kontrol edemeyeceğimi biliyorum” diyebilmektir. İnsan bu anlayışla yaşadığında, başkalarının kendisini nasıl gördüğüne dair kaygıların hayatının tamamını yönetmesine daha az izin verebilir.
El-Basîr ismi üzerinde tefekkür ederken, insanın görülme ihtiyacını da anlaması gerekir. İnsan anlaşılmak ister. Bir haksızlığa uğradığında bunun fark edilmesini, bir emek verdiğinde takdir edilmesini, bir acı yaşadığında bir başkasının kendisini dinlemesini arzu eder. Bu ihtiyaçların kendisi yanlış değildir. İnsan toplumsal bir varlıktır ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerde anlaşılmaya ihtiyaç duyar.
Ancak bazen anlaşılma arzusu, insanın bütün gücünü tüketen bir mücadeleye dönüşür. Kendisine haksızlık eden kişinin mutlaka pişman olmasını ister. Herkesin gerçeği öğrenmesini bekler. Geçmişte kendisini yanlış değerlendiren insanların bir gün hatalarını kabul etmesini hayal eder. Bu beklentiler gerçekleşmediğinde, kendi hayatını da askıya alabilir.
İnsanın burada kendisine sorması gereken soru şudur: Hakikatin ortaya çıkması için üzerime düşeni yapıyor muyum, yoksa herkesin beni onaylamasını mı bekliyorum? Bir haksızlığı düzeltmek için gerekli adımları atıyor muyum, yoksa zihnimde aynı tartışmayı tekrar tekrar mı yaşıyorum? Bir yanlışı açıklamaya çalışırken kendimi tüketiyor muyum? Bütün bu soruların cevabı, her olayda aynı olmayabilir. Bazı durumlarda konuşmak gerekir, bazı durumlarda hukuki destek almak, bazı durumlarda ise bir tartışmayı sürdürmenin artık fayda sağlamadığını kabul etmek gerekir.
El-Basîr ismi, bu kararların yerine geçmez; fakat insana bir yöneliş sunar. İnsan hem Allah’ın her şeyi bildiğine iman edebilir hem de kendi sınırlı bilgisiyle dikkatli kararlar vermeye çalışabilir. Hakkını ararken adaleti gözetebilir. Kendisine zarar veren bir durumdan uzaklaşabilir. Kendisini korumak için sınırlar koyabilir. Bunların hiçbiri tevekküle aykırı değildir.
Bir başka önemli mesele de insanın kendi acısını nasıl taşıdığıdır. Bazı yaralar hemen iyileşmez. Bir haksızlığın hatırası uzun süre insanın zihninde kalabilir. Bazen kişi olayın üzerinden yıllar geçmesine rağmen aynı duyguları yeniden yaşayabilir. Böyle durumlarda kendisine “Artık unutmalısın” demek her zaman işe yaramaz. Acıyı yok saymak, onun kendiliğinden ortadan kalkmasını garanti etmez.
İnsan yaşadığı acıyı kabul edebilir. Onunla ilgili duygularını anlamaya çalışabilir. Güvendiği biriyle konuşabilir, gerektiğinde profesyonel destek alabilir ve hayatını yeniden düzenlemek için adımlar atabilir. Manevî yöneliş de bu süreçte insana eşlik edebilir. Fakat dua ve zikir, insanın bütün sorunlarının tek başına ve anında çözüleceğine dair bir garanti olarak görülmemelidir. Her insanın yaşadığı durum farklıdır; kimi yaralar zamana, kimi destek ve tedaviye, kimi de somut adımlar atmaya ihtiyaç duyar.
Allah’ın El-Basîr oluşunu hatırlamak, insanın acısını küçümsemek değil, onu Allah’a açabilmesine imkân veren bir iman düşüncesidir. İnsan kendisini ifade edecek kelimeleri bulamadığında bile dua edebilir. Kendi duygularını tam olarak anlayamadığında bile Rabbine yönelebilir. Bu yöneliş, yaşadığı her olayın sebebini çözdüğü anlamına gelmez; fakat bilmediği yerde de yalnızca kendi sınırlı idrakine mahkûm olmadığını hatırlamasına yardımcı olabilir.
Zikir de bu yönelişin bir parçasıdır. El-Basîr ismini anmak, Allah’ın her şeyi gördüğünü ve bildiğini hatırlayarak insanın kendi davranışlarını gözden geçirmesine vesile olabilir. Zikri belirli bir fiziksel titreşim, gizli bir kozmik kod veya bilimsel olarak kanıtlanmış bir mekanizma gibi sunmak için güvenilir bir dayanak bulunmadıkça bu tür iddiaları dinî hakikat olarak ileri sürmemek gerekir. Arap harflerinin biçimlerinden hareketle evrenin yaratılışına, beynin belirli bölgelerine veya kuantum fiziğine ilişkin kesin sonuçlar çıkarmak da sağlam bir bilgi temeli gerektirir.
Tasavvufî tefekkür, sembollerden ve mecazlardan yararlanabilir. Bir nokta, insanın sınırlılığını; bir ışık, hakikatin fark edilmesini; bir perde, idrakimizin önündeki engelleri anlatmak için kullanılabilir. Fakat mecaz ile kanıtlanmış bilgi birbirine karıştırılmamalıdır. Bir harfin şeklinin üçüncü gözü açtığını, belirli bir sesin insan hücrelerindeki enerji blokajlarını ortadan kaldırdığını veya zikrin kuantum alanında belirli bir etki meydana getirdiğini kesin olarak söylemek için bilimsel kanıt gerekir. Manevî bir tecrübeyi anlamlı kılmak için onu bilimsel bir iddia gibi sunmak zorunda değiliz.
Zikrin insan için taşıdığı kıymet, Allah’ı anmak, O’na yönelmek ve bu yönelişi davranışlarına yansıtmakta aranabilir. İnsan “Yâ Basîr” derken Allah’ın her şeyi gördüğünü hatırlayabilir. Bu hatırlayış, onu başkalarının görmediği yerde de dürüst olmaya çağırabilir. Kimsenin bilmediği bir yanlışı sürdürmek yerine ondan vazgeçmesine, kimsenin takdir etmediği bir iyiliği sırf doğru olduğu için yapmasına, kendisine haksızlık edildiğinde bile kendi ahlakını korumasına yardımcı olabilir.
Böyle bir zikir, bir sonuç elde etmek için yapılan gizli bir işlem değil, insanın kulluk bilincini canlı tutmaya yönelik bir yöneliştir. Belirli sayıda tekrarın mutlaka bir olayın gerçekleşmesini sağlayacağını veya insanın bütün sıkıntılarını ortadan kaldıracağını söylemek doğru olmaz. Zikrin kıymetini yalnızca elde edilmesi beklenen sonuçla ölçmek de onun anlamını daraltabilir.
El-Basîr ismini anarken insan kendi hayatına şöyle bakabilir: Kimse görmese de doğru olanı yapabiliyor muyum? Bir başkasının kusurunu gördüğümde kendi kusurumu da hatırlıyor muyum? Kendimi savunurken hakikati çarpıtmaktan kaçınıyor muyum? Başkalarının beni yanlış anlaması karşısında hem kendimi ifade etmeye hem de onların sınırlı bakışını kabul etmeye hazır mıyım? Bir haksızlık yaşadığımda hakkımı ararken öfkemi ölçü içinde tutabiliyor muyum?
Bu soruların her biri insanı kendisiyle daha dürüst bir ilişki kurmaya çağırır. Çünkü Allah’ın her şeyi görmesi, insanın kendi davranışlarını önemsiz sayması için değil, onları daha büyük bir sorumluluk bilinciyle değerlendirmesi için hatırlanabilir.
Bazen insanın hayatındaki en büyük değişim, başkalarının gözündeki imajını düzeltmek için harcadığı gücü kendi ahlakını geliştirmeye yöneltmesiyle başlar. Herkesin kendisini anlamasını sağlayamayacağını kabul eder. Yanlış anlaşılmamak için her zaman uzun açıklamalar yapmak zorunda olmadığını fark eder. Bununla birlikte, gerçekten bir yanlış yapmışsa bunu kabul etmekten kaçmaz. Haklı olduğu konularda hakkını arar; fakat haklılığını ispatlamak uğruna kendi huzurunu ve ahlakını bütünüyle tüketmemeye çalışır.
Bu, insanın başkalarına karşı kayıtsızlaşması değildir. Bilakis, insan ilişkilerinde daha ölçülü ve daha sorumlu davranabilmesidir. Her eleştiriyi düşmanlık saymamak, her övgüye teslim olmamak, her suskunluğu küçümseme olarak yorumlamamak ve her olayın ardında kendisine yönelik özel bir mesaj bulunduğunu düşünmemek… Bunlar, insanın hem kendi zihnine hem de başkalarına karşı daha adil olmasına yardımcı olabilir.
El-Basîr ismi üzerinde tefekkür etmek, insanın kendi varlığını Allah’ın karşısında daha açık biçimde görmesine de vesile olabilir. İnsan başkalarından bazı şeyleri saklayabilir; korkularını, arzularını, pişmanlıklarını veya yaptığı yanlışları gizlemeye çalışabilir. Fakat Allah’ın her şeyi bildiğine iman eden kişi için asıl mesele, gizli olanı yalnızca saklamak değil, onu düzeltmeye yönelmektir.
Bu noktada insanın kendi içine dönmesi gerekir. Benim kimseye anlatmadığım hangi korkularım var? Hangi kırgınlıkları hâlâ taşıyorum? Hangi davranışlarımı haklı göstermek için bahaneler üretiyorum? Hangi iyilikleri yalnızca takdir edilmek için yapıyorum? Hangi yanlışımı kabul etmekten kaçınıyorum? Bu soruların cevapları hemen bulunmayabilir. Bazen insanın kendisini anlaması zaman alır. Fakat samimiyetle yönelmek, değişimin ilk adımlarından biri olabilir.
İnsan kendisini tanımaya başladığında, her şeyi bir anda çözmek zorunda olmadığını da öğrenir. Bir yanlışını fark ettiğinde onu düzeltmek için adım atabilir. Bir duygusunun kendisini zorladığını gördüğünde onunla daha sağlıklı biçimde baş etmeyi öğrenebilir. Bir haksızlık karşısında ne yapacağını bilemediğinde güvenilir birinden yardım isteyebilir. Allah’a yönelirken dünyadaki sorumluluklarını da yerine getirmeye çalışabilir.
Bütün bunların içinde El-Basîr isminin hatırlattığı temel hakikat şudur: İnsanların görmesi sınırlıdır; Allah’ın ilmi ve görmesi ise eksiklikten münezzehtir. Bu hakikat, insana hem teselli hem sorumluluk verir. Teselli verir; çünkü insanın yaşadığı her şeyin başkaları tarafından bilinmesi gerekmez. Sorumluluk verir; çünkü insanın davranışları yalnızca başkalarının onu görüp görmemesine göre değerlendirilmemelidir.
Belki de en derin teslimiyet, insanın bütün sorularına hemen cevap bulduğu an değildir. Bazen insan, neden böyle bir olay yaşadığını anlayamaz. Haksızlığın neden geciktiğini, bir ilişkinin neden sona erdiğini veya bir çabanın neden sonuç vermediğini bilemez. Yine de elinden geleni yapar, doğruyu arar, kendi kusurunu görmeye çalışır ve bilmediği alanlarda acele hüküm vermekten kaçınır. Allah’a havale etmek, işte bu sınırlılığı kabul ederken sorumluluktan vazgeçmemektir.
İnsan bir gün geriye dönüp baktığında, bütün yaralarının birer gizli mesaj olduğunu kesin biçimde söylemek zorunda değildir. Fakat yaşadıklarından ne öğrendiğini, hangi davranışlarını değiştirdiğini ve hangi değerleri daha iyi korumaya başladığını düşünebilir. Acının kendisini otomatik olarak olgunlaştırdığını varsaymadan, acı karşısında nasıl bir insan olmayı seçtiğine bakabilir. Çünkü dönüşüm, yalnızca başımıza gelenlerde değil, onlara verdiğimiz karşılıklarda da şekillenir.
El-Basîr ismi, insanı başkalarının gözünde nasıl göründüğünden daha derin bir soruya taşır: Allah’ın huzurunda nasıl bir kul olmaya çalışıyorum? Bu soru, insanın değerini başkalarının takdirine bağlamadan yaşamasına yardımcı olabilir. Aynı zamanda onu kendi davranışlarının sorumluluğunu almaya çağırır. Çünkü görülmek, yalnızca bilinmek değil; insanın kendi hayatını daha dürüstçe değerlendirmesine vesile olabilecek bir iman şuurudur.
Öyleyse insan, görünmediğini düşündüğü zamanlarda kendisini değersiz saymamalıdır. Yaşadığı haksızlık karşısında hakkını aramaktan vazgeçmemeli, fakat herkesin kendisini anlamasını da huzurunun tek şartı hâline getirmemelidir. Kendi niyetini gözetmeli, başkasının hakkını korumalı, yanlış yaptığında dönmeyi bilmeli ve elinden geleni yaptıktan sonra kontrol edemediği sonuçları Allah’a emanet edebilmelidir.
Çünkü insanın görevi her gözde iyi görünmek değil, hakikate uygun yaşamaya gayret etmektir. Herkesin kendisini anlamasını sağlamak değil, kendisini doğru ifade ederken adaleti ve merhameti korumaktır. Her acının sırrını çözmek değil, acının içinde de sorumluluğunu unutmamaktır.
Ve insan bazen bütün bunları uzun cümlelerle anlatamaz. Yalnızca kalbini Rabbine açar. Kimsenin bilmediği korkusunu, dile getiremediği kırgınlığını, kendi içinde bile tam anlamlandıramadığı düşüncelerini O’na yöneltir. Bilmediği şeylerin bilgisini, göremediği hakikatin idrakini ve doğru olanı yapabilme gücünü ister.
Allah’ım, El-Basîr isminin manasını doğru biçimde anlayabilmeyi bizlere nasip eyle. Görünenin ardında hüküm verirken aceleci olmaktan, kendi yorumlarımızı kesin hakikat sanmaktan ve başkalarının niyetleri hakkında bilmediğimiz şeyleri biliyormuş gibi konuşmaktan bizleri koru.
Ya Rabbi, kimsenin görmediği yerde de doğru davranabilmeyi, niyetlerimizi gözden geçirebilmeyi ve kusurlarımızı fark ettiğimizde onları düzeltmek için gayret göstermeyi nasip eyle. Bizi yalnızca insanların takdirine göre yaşayanlardan değil, hakikati ve adaleti gözetmeye çalışan kullarından eyle.
Allah’ım, uğradığımız haksızlıkları Sana havale ederken bize üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirebilmeyi öğret. Hakkımızı ararken haddi aşmamayı, kendimizi savunurken gerçeği çarpıtmamayı ve öfkemiz karşısında merhametimizi kaybetmemeyi nasip eyle. İnsanların bizi anlamadığı zamanlarda kalbimize sabır ver; fakat doğruyu anlatmak, gerektiğinde yardım istemek ve adalet için çaba göstermekten de bizi alıkoyma.
Rabbim, kendi nefsimizi tanımayı, gizlediğimiz kusurlarımızla dürüstçe yüzleşmeyi ve yanlışlarımızdan dönebilmeyi nasip eyle. Bizi başkalarının hatalarını araştırırken kendi sorumluluğunu unutanlardan eyleme. Basiretimizi kibirle değil tevazuyla, bilgimizi üstünlükle değil hizmetle, teslimiyetimizi edilgenlikle değil doğru bir gayretle birleştirmeyi öğret.
El-Basîr olan Rabbimiz, gizli ve açık her hâlimizi bilirsin. Kalbimizde taşıdığımız korkuları, söyleyemediğimiz sözleri ve anlamakta zorlandığımız duyguları Sen bilirsin. Bize bilmediğimiz şeyler hakkında hüküm vermemeyi, bildiğimiz hakikat karşısında sorumluluk almaktan kaçmamayı ve her durumda adaletten ayrılmamayı nasip eyle.
Allah’ım, bizi insanların gözünde iyi görünme telaşından kurtarıp hakikate uygun yaşama gayretine yönelt. Başkalarının takdirini kaybettiğimizde kendimizi değersiz saymaktan, kendi hatalarımızı gördüğümüzde umutsuzluğa düşmekten ve yaşadığımız acıları başkalarını incitmenin gerekçesi hâline getirmekten muhafaza eyle.
Bize doğruyu görebilen bir basiret, yanlıştan dönebilen bir irade, hakkı savunabilen bir cesaret ve bilmediğimiz yerde Sana tevekkül edebilen bir kalp ihsan eyle. İşimizi Sana havale ederken bize düşen çabayı göstermeyi, hükmün tamamını bilemediğimizde edebi korumayı ve her yeni günde daha dürüst, daha adil ve daha merhametli bir kul olabilmeyi nasip eyle.
Âmin.
