# El-Bâsıt: Gönlün Genişlediği Yer — Daralan Kalpten Umudun Ferahlığına
İnsan bazen hiçbir şey değişmediği hâlde içinde bir şeylerin değiştiğini hisseder. Dün ağır gelen bir düşünce, bugün aynı ağırlıkla üzerine çökmez. Çözülmemiş bir mesele hâlâ oradadır; beklenen haber gelmemiş, kapanan kapı açılmamış, geleceğe dair belirsizlik ortadan kalkmamıştır. Fakat insanın içinde, bütün bunların arasında nefes alabileceği küçük bir açıklık belirir. Sanki gönlünün dar koridorunda görünmez bir pencere açılmıştır. Dışarıdaki dünya henüz değişmemiştir; ama insanın o dünyaya bakışı, onun içinde taşıdığı yükün biçimi değişmeye başlamıştır.
İşte El-Bâsıt ismi üzerinde tefekkür ederken kalbin bu genişleyişine kulak vermek gerekir. El-Bâsıt, genişleten, açan ve yayandır. Allah’ın bu mübarek ismi, insanı yalnızca maddî imkânların artışı üzerine değil, gönlün ferahlığı, umudun yeniden doğuşu ve insanın kendi sınırlılığını kabul ederek daha geniş bir bakışa kavuşması üzerine de düşünmeye davet eder.
Çünkü rızık yalnızca elde tutulan maldan, sofraya konulan yemekten veya sahip olunan imkânlardan ibaret değildir. İnsanın öğrendiği bir hakikat, kendisine uzanan samimi bir el, güçlük karşısında bulduğu bir çözüm, kalbine yerleşen huzur ve yeniden başlayabilme cesareti de hayatın kıymetli nimetlerindendir. Bunların her biri aynı anlamda maddî rızık değildir; fakat insan, kendisine verilen nimetleri yalnızca sayılabilen şeylerle sınırlamadığında şükrün ufku da genişler.
Dün El-Kâbıd ismi üzerinde düşünürken daralmanın, sıkışmanın ve insanın kendi sınırlarıyla karşılaşmasının üzerinde durmuştuk. Bugün ise El-Bâsıt ismiyle başka bir kapıya yöneliyoruz: Gönlün genişlemesi nasıl mümkün olur? İnsan, hayatın bütün iplerini elinde tutamadığını kabul ederken nasıl umudunu koruyabilir? Dışarıdaki şartlar henüz değişmemişken iç dünyasında nasıl daha sakin, daha dengeli ve daha açık bir hâle gelebilir?
Bu soruların cevabını yalnızca güzel sözlerde değil, insanın hayatla kurduğu ilişkinin içinde aramak gerekir.
İnsan, hayatı kontrol edebildiği ölçüde huzurlu olacağını düşünür. Her ihtimali önceden hesaplamak, bütün riskleri ortadan kaldırmak, sevdiklerinin kendisini incitmeyeceğinden emin olmak ve emeğinin karşılığını tam istediği zamanda almak ister. Elbette plan yapmak, tedbir almak ve sorumluluklarımızı yerine getirmek hayatın vazgeçilmez parçalarıdır. Fakat insan, tedbiri mutlak güvenceye dönüştürdüğünde yorulmaya başlar. Çünkü hayat, bütün çabalarımıza rağmen bizim kontrolümüzün dışında kalan ihtimaller taşır.
Bir işi ne kadar dikkatle yürütsek de sonucu bütünüyle belirleyemeyiz. Bir insanı ne kadar sevsek de onun bütün kararlarını yönetemeyiz. Geleceğe ne kadar hazırlansak da henüz yaşanmamış olan her şeyi bilemeyiz. İnsan bu sınırları kabul etmek yerine onlarla sürekli savaşırsa zihni ihtimallerin içinde sıkışır; henüz gerçekleşmemiş felaketleri yaşamaya, geçmişte bitmiş olayları yeniden yeniden düşünmeye başlar.
El-Bâsıt üzerinde tefekkür etmek, işte bu sıkışmanın içinden daha geniş bir idrake yönelmektir. İnsan kendi sorumluluğunu yerine getirirken sonucun bütün hâkimiyetinin kendisinde olmadığını kabul edebilir. Gayretini sürdürürken her şeyin kendi istediği biçimde gerçekleşmesi gerektiği düşüncesinden uzaklaşabilir. Böylece kontrol edemediği şeylerin yükünü taşımak yerine, değiştirebileceği alanlarda daha bilinçli adımlar atmaya başlayabilir.
Bu, pasifçe beklemek değildir. Tam tersine, insanın enerjisini doğru yere yöneltmesidir. Elinden geleni yapmakla her şeyi yapabileceğini sanmak arasında ince ama önemli bir fark vardır. İlki sorumluluk doğurur; ikincisi ise çoğu zaman bitmeyen bir kaygı üretir.
Kur’an-ı Kerim’de Rahmân suresinin 29. ayetinde, göklerde ve yerde bulunanların Allah’tan istediği ve O’nun her an bir işte olduğu bildirilir. Ayet, Allah’ın kudretinin ve tasarrufunun sürekliliğini hatırlatır. Tasavvufî tefekkür açısından bu anlam, hayatı donmuş ve değişmez bir tablo gibi görmemeye yardımcı olabilir. Bugün içinde bulunduğumuz hâl, hayatın bütün zamanlarını kapsayan kesin bir hüküm değildir. İnsan bugünkü duygusunun yarın da aynı biçimde devam edeceğini bilemez; mevcut güçlüğün bütün ihtimalleri tükettiğini de söyleyemez.
Bununla birlikte ayetin anlamını yalnızca her nefeste yeni bir kişisel deneyimin meydana geldiği şeklinde sınırlandırmak doğru olmaz. Her nefesi yeniden verilmiş bir imkân olarak düşünmek güzel bir tefekkür benzetmesidir; ancak bu benzetme, ayetin tek veya kesin tefsiri olarak sunulmamalıdır. Burada önemli olan, insanın değişimi fark etmesi ve hayatın her anını daha bilinçli yaşayabilmesidir.
Bir nefes alırız. Sonra onu veririz. Nefesimizi sonsuza kadar içimizde tutamayız; hayatın en temel hareketlerinden biri bile bize bırakmanın ne demek olduğunu gösterir. Aldığımız nefesi biriktiremeyiz, onu mülkümüz hâline getiremeyiz. Onu alır, hayatımızın bir parçası olarak yaşar ve bırakırız. Bu basit hareket, insanın sahip olmakla emanet taşımak arasındaki farkı düşünmesine vesile olabilir.
Hayatımızdaki her şey nefes gibi gelip geçici değildir elbette; fakat hiçbir şeyin bütünüyle kontrolümüzde olmadığını hatırlamak için bu benzetmeden yararlanabiliriz. Bazen bir düşünceyi bırakmak gerekir. Bazen artık değişmeyecek bir geçmişi sürekli yargılamaktan vazgeçmek… Bazen de henüz yaşanmamış yarının bütün yükünü bugüne taşımamayı öğrenmek.
Geçmişi bırakmak, yaşananları yok saymak değildir. Gelecek için kaygılanmamak da bütün tedbirleri terk etmek anlamına gelmez. Asıl mesele, geçmişten ders alırken onun içinde yaşamamak; geleceğe hazırlanırken henüz gerçekleşmemiş ihtimallerin altında ezilmemektir. İnsan bugünün sorumluluğunu üstlendiğinde, zihnini hem geçmişin hem geleceğin sonsuz ağırlığından bir ölçüde kurtarabilir.
El-Bâsıt isminin gönülde uyandırdığı genişlik, bazen tam da bu ayrımın fark edilmesiyle başlar. İnsan, her şeyi çözmek zorunda olmadığını anlar. Her sorunun cevabını hemen bulamayabilir; fakat cevap ararken kendisini tüketmek zorunda değildir. Her kapının neden kapandığını bilemeyebilir; fakat önünde kalan imkânları araştırabilir. Herkesin kendisini anlamasını sağlayamayabilir; fakat kendisini doğru ifade etmeyi ve güvenilir insanlarla bağ kurmayı öğrenebilir.
İnsan bazen ferahlığı, bütün sorunlarının ortadan kalkmasıyla eş tutar. Oysa hayatın her döneminde çözülmesi gereken meseleler bulunabilir. Bir sorun çözülürken başka bir sorumluluk ortaya çıkabilir; bir bekleyiş sona ererken yeni bir belirsizlik başlayabilir. Eğer huzurumuzu yalnızca hiçbir problemimizin kalmamasına bağlarsak, huzuru sürekli geleceğe erteleriz.
Gönül genişliği, sorunların yokluğu değil, onların içinde bütünüyle kaybolmamayı öğrenmektir. Bir meseleye bakarken bütün hayatımızı o meseleye indirgememek; bir kaybı yaşarken elimizde kalanları da görebilmek; bir başarısızlıkla karşılaştığımızda kendimize bütünüyle başarısız damgası vurmamak… Bunlar, insanın iç dünyasında yeni bir alan açabilir.
Bazen ferahlık, beklediğimiz sonucun gelmesiyle doğar. Bazen bir dostun sözüyle, bazen yeni bir imkânın belirmesiyle, bazen de uzun zamandır zihnimizi meşgul eden bir meseleye başka bir açıdan bakabilmemizle… Bazen ise dış şartlar henüz değişmemiştir; fakat insan destek almış, dinlenmiş, düşüncelerini düzenlemiş ve taşıdığı yükü paylaşmayı öğrenmiştir. Böylece aynı güçlükle karşılaşırken kendisini eskisi kadar çaresiz hissetmeyebilir.
Bu deneyimlerin her birini kesin biçimde belirli bir ilâhî ismin özel ve doğrudan tecellisi olarak tanımlamak zorunda değiliz. Ancak mümin, hayatındaki ferahlığı bir nimet olarak karşılayabilir, ona şükredebilir ve kendisine açılan imkânları hayırlı biçimde kullanmak için gayret gösterebilir. Manevî tefekkürün güzelliği, bilmediğimiz şeyler hakkında kesin hükümler vermeden de kalbimizi derinleştirebilmesindedir.
Ankebût suresinin 62. ayetinde Allah’ın kullarından dilediğine rızkı genişlettiği ve daralttığı bildirilir. Bu ayet, rızkın ve imkânların insanın mutlak kontrolünde olmadığını hatırlatır. İnsan çalışır, üretir, öğrenir, plan yapar ve fırsatları değerlendirir; fakat her gayretin aynı sonucu doğuracağını garanti edemez. Bu gerçek, çalışmayı anlamsız kılmaz. Aksine, insanı hem gayretine sadık kalmaya hem de elde ettiği sonuçları ölçülü değerlendirmeye çağırır.
Maddî rızkın genişlemesi şükür gerektirir; daralması ise insanın hem sabrını hem de çözüm arayışını gündeme getirir. Fakat bir insanın kazancının azalmasını onun değersizleştiğinin kanıtı saymak da doğru değildir. Maddî imkânların durumu, insanın bütün ahlâkî ve manevî değerini belirlemez. Aynı şekilde bolluk içinde yaşamak da tek başına bir insanın daha üstün veya daha makbul olduğunu göstermez.
Bazen insanın elinde çok şey vardır ama gönlü dardır. Sahip olduklarını kaybetme korkusu, kazandıklarını koruma telaşı ve sürekli daha fazlasına ulaşma arzusu, sahip olduğu imkânların tadını çıkarmasına engel olur. Bazen de imkânları sınırlı olan bir insan, elindekilerin kıymetini bilir, paylaşmayı sürdürür ve bütün güçlüklerine rağmen hayatında anlam bulabilir. Bu karşılaştırma, yoksulluğun kolay veya zenginliğin kötü olduğunu söylemez; yalnızca dışarıdaki genişlikle iç dünyadaki genişliğin her zaman aynı olmadığını hatırlatır.
İnsanın gönlünü genişleten şeylerden biri de şükürdür. Şükür, yaşanan acıyı inkâr etmek veya elde olmayan şeyleri istemekten vazgeçmek değildir. Şükür, eksik olanı görürken mevcut olanı da bütünüyle gözden kaçırmamaktır. İnsan bir kapının kapanmasına üzülebilir; aynı zamanda kendisine destek olan insanları, sahip olduğu becerileri ve yeniden deneyebileceği yolları da fark edebilir.
Şükür, “Daha fazlasını istememeliyim” demek değildir. İnsan daha iyi bir hayat için çalışabilir, adil bir gelir talep edebilir, kendisi ve ailesi için daha güvenli şartlar arayabilir. Şükür, bütün bunları yaparken mevcut nimetleri değersiz saymamak ve hayatını yalnızca henüz sahip olmadıklarının hesabına indirgememektir.
El-Bâsıt isminin üzerinde düşünmek, insanın umutla ilişkisini de yeniden kurabilir. Umut, her şeyin istediğimiz gibi sonuçlanacağına dair kesin bir beklenti değildir. Umut, belirsizlik içinde de anlamlı bir adım atma ihtimalini açık tutmaktır. Bir iş başvurusunun sonucunu bilemeyiz; fakat kendimizi geliştirebilir ve yeni başvurular yapabiliriz. Bir ilişkinin geleceğini bütünüyle belirleyemeyiz; fakat dürüstçe konuşabilir, sınırlarımızı koruyabilir ve karşımızdakinin iradesine saygı gösterebiliriz. Bir güçlüğün ne zaman sona ereceğini bilemeyiz; fakat destek arayabilir, dinlenebilir ve bugün için mümkün olanı yapabiliriz.
İşte umut, insanı yalnızca geleceğe baktıran bir duygu değil, bugünkü hayatına yeniden katılmasını sağlayan bir kuvvettir. İnsan bütün yolları bilmek zorunda değildir; bazen bir sonraki adımı görmek yeterlidir. Her şeyi çözmek zorunda değildir; bazen önce neyin acil olduğunu ayırt etmek gerekir. Her yükü tek başına taşımak zorunda değildir; bazen güvenilir bir insana açılmak, yardım istemek ve yükü paylaşmak gerekir.
İmam Gazâlî ve Sadreddin Konevî gibi tasavvuf düşünürlerinin eserleri, ilâhî isimler üzerinde düşünmek için önemli bir gelenek sunar. Ancak bu isimlere atfedilen her cümlenin kaynağını doğrulamadan doğrudan alıntı olarak aktarmamak gerekir. El-Bâsıt üzerine yapılacak tefekkür için onların düşünce dünyasını anmak mümkün olsa da, belirli bir ferahlık hissinin her zaman doğrudan ve kesin bir ilâhî işaret olduğunu söylemek için ayrıca bir dayanak gerekir.
Korku ile umut arasındaki denge de burada önemlidir. İnsan yalnızca korkuyla yaşadığında kalbi daralabilir; her ihtimali tehdit olarak görmeye başlayabilir. Yalnızca umut adına hiçbir güçlüğü dikkate almadığında ise gerekli tedbirleri ihmal edebilir. Olgun bir yaklaşım, hem tehlikeyi tanımayı hem de umudu korumayı gerektirir. Korku insana tedbir almayı hatırlatabilir; fakat bütün kararları yönetmesine izin verilmemelidir. Umut insana yol açabilir; fakat gerçekleri görmesini engellememelidir.
Manevî hayatın dengesi, insanın kendisini bu iki uç arasında kaybetmemesine yardımcı olur. Bir yandan kendi kusurlarını ve sınırlılıklarını kabul eder, diğer yandan Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeye çalışır. Yanlış yaptığında tövbe eder; bir zorlukla karşılaştığında çözüm arar; bir nimete kavuştuğunda şükreder. Böylece hayatını yalnızca korkunun veya yalnızca beklentinin üzerine kurmaz.
El-Bâsıt ismi, gönlümüzün genişlemesini dilerken başkalarının da ferahlığına vesile olmayı hatırlatabilir. Bazen bir insanın iç dünyasını genişleten şey, kendisine verilen bir imkândan çok, başka birinin ona gösterdiği merhamettir. Dinlenildiğini hissetmek, yargılanmadan konuşabilmek, bir güçlük karşısında yalnız bırakılmamak… Bunlar insanın nefes alabileceği bir alan oluşturabilir.
Öyleyse biz de başkalarının gönlünü daraltan değil, onlara anlayışla yaklaşan insanlar olmaya çalışalım. Birinin sıkıntısını küçümsemeyelim. Her yaraya hemen bir öğüt vermeye kalkışmayalım. Bazen dinlemek, bazen pratik bir yardım sunmak, bazen de yalnızca orada bulunmak gerekir. İnsanlara umut verirken onların yaşadığı gerçekliği inkâr etmeyelim; sabırdan söz ederken haksızlığa katlanmalarını istemeyelim; tevekkülü anlatırken sorumluluklarını ve imkânlarını görmezden gelmeyelim.
Kalbin genişlemesi, yalnızca kendi iç huzurumuzu aramakla sınırlı kalmadığında daha anlamlı bir hâl alır. Bize verilen imkânları paylaşmak, sahip olduğumuz bilgiyi faydaya dönüştürmek, bir insanın yükünü hafifletmek ve gücümüz yettiğince adaleti gözetmek de hayatın içinde genişlik oluşturabilir.
Bütün bunların sonunda El-Bâsıt ismi bize, her darlığın hemen sona ereceğine dair bir garanti vermekten ziyade, daraldığımızda yönümüzü yeniden bulmak için bir tefekkür kapısı açar. İnsan bugün sıkışmış olabilir; ama bugünkü duygusu bütün geleceğinin hükmü değildir. Bir mesele çözümsüz görünebilir; fakat insan henüz bilmediği yolları araştırabilir. Bir kayıp yaşanmış olabilir; fakat hayatın geri kalanını yalnızca kaybın etrafında kurmak zorunda değildir.
Bazen yapılacak ilk şey, derin bir nefes almak ve kendimize şu soruyu sormaktır: “Şu anda gerçekten çözmem gereken şey nedir? Hangisi benim sorumluluğumda, hangisi benim kontrolümün dışında? Bugün kendime veya bir başkasına fayda sağlayacak hangi küçük adımı atabilirim?”
Bu sorular bütün sıkıntıları bir anda ortadan kaldırmaz. Fakat zihnimizin birbirine karıştırdığı meseleleri ayırmamıza yardımcı olabilir. Geçmişin pişmanlığıyla bugünün sorumluluğunu, geleceğin ihtimalleriyle şu anki gerçekleri birbirinden ayırdığımızda, gönlümüzde hareket edebileceğimiz yeni bir alan açılabilir.
Belki de ferahlık bazen büyük bir mucize beklerken gözden kaçırdığımız küçük bir açıklıktır. Bir şeyi yeniden deneyebilmek, yardım istemeye cesaret etmek, yanlış bir karardan dönmek, kendimize daha adil davranmak veya uzun zamandır ertelediğimiz bir sorumluluğu yerine getirmek… Her biri insanın hayatında yeni bir başlangıca dönüşebilir.
Rabbimizden yalnızca şartlarımızı genişletmesini değil, o şartların içinde doğru düşünebilecek bir gönül de istemek gerekir. Yalnızca rızkımızın artmasını değil, verilen nimeti hayırlı kullanmayı; yalnızca sıkıntımızın sona ermesini değil, sıkıntı içindeyken de merhametimizi ve doğruluğumuzu korumayı dilemek gerekir.
Çünkü asıl genişlik, insanın kendisini dünyanın bütün yüklerini tek başına taşımak zorunda hisseden bir varlık olarak görmekten uzaklaşmasıdır. Kendi sorumluluğunu yerine getirirken sınırlarını bilmesi, umudunu korurken gerçeği görmesi, elindekine şükrederken daha iyi bir hayat için gayret etmesi ve her hâlinde Rabbine yönelmeye çalışmasıdır.
Geliniz, bugün kalbimizi bu anlayışa açalım. Geçmişin ağırlığını bugünün tamamına yaymayalım. Henüz yaşanmamış yarının korkularını bugünkü nefesimizin üzerine yığmayalım. Elimizden geleni yapalım; fakat elimizden gelmeyen her şeyi de kendi kusurumuz saymayalım. Daraldığımızda yardım arayalım, genişlediğimizde şükredelim, imkân bulduğumuzda paylaşalım ve her iki hâlde de gönlümüzü hakikate açık tutalım.
