# EL-CELÎL: BENLİĞİN GÖLGESİNDEN İLAHÎ AZAMETİN HUZURUNA
İnsan, ömrünün büyük bir bölümünü bir şey olmaya çalışarak geçirir. Daha güçlü görünmek, daha çok bilinmek, sözünün dinlenmesini sağlamak, başkalarının gözünde değer kazanmak ister. Bazen haklı olduğunu ispatlamak için yorulur; bazen kimsenin kendisini küçümsememesi için bütün gücünü harcar. Bir yerde adı anılsın, emeği görülsün, varlığı fark edilsin ister. Sanki görünmez kalırsa eksilecek, sözü duyulmazsa değersizleşecek, başkalarının gözünde büyümezse kendi varlığı da küçülecekmiş gibi yaşar.
Sonra bir gün bütün bu çabanın ortasında kendisini yorgun bulur. Yine bir şeyleri ispatlaması gerekiyordur. Yine kendisini anlatmak, savunmak, kabul ettirmek zorundadır. Bir başarı diğerini doğurmuş, fakat içindeki huzursuzluğu susturamamıştır. Bir kapı açılmış, ardından başka bir kapının önünde beklemeye başlamıştır. Bir zamanlar ulaşmak için yanıp tutuştuğu makam, elde edildiğinde sıradanlaşmış; bir zamanlar kendisini mutlu edeceğini düşündüğü takdir, yerini yeni bir beklentiye bırakmıştır.
Ve insan, bütün bu koşuşturmanın içinde belki de en önemli soruyu sormayı unutmuştur: Ben neden sürekli büyük olmak zorundaymışım gibi yaşıyorum?
Neden her zaman haklı görünmek istiyorum? Neden herkesin beni anlamasını bekliyorum? Neden bir hata yaptığımda onu kabul etmek yerine kendimi savunmaya çalışıyorum? Neden başkalarının gözünde küçülmekten bu kadar korkuyorum? Beni asıl yoran hayatın kendisi mi, yoksa hayatın içinde sürekli bir şey olduğumu ispatlama çabam mı?
Esmâü’l Hüsnâ ile Kişisel Dönüşüm yolculuğumuzda bugün El-Celîl isminin huzurunda bu soruların etrafında duracağız. Çünkü bu isim, insanı yalnızca Allah’ın azametini düşünmeye değil, kendi benliğinin sınırlarını da tanımaya çağırır. İnsan kendisini her şeyin merkezine yerleştirmekten vazgeçtiğinde, varlığının değersizleştiğini değil, taşıyamayacağı bir yükten kurtulabileceğini fark eder.
El-Celîl, azamet ve ululuk sahibi olan Allah’ın yüceliğini ifade eden isimlerindendir. Bu ismin karşısında insan, kendi sınırlılığını hatırlar. Bilgisinin sınırlı, gücünün geçici, ömrünün sonlu olduğunu kabul eder. Her şeyi bilemeyeceğini, her sonucu belirleyemeyeceğini, bütün insanların düşüncelerini yönetemeyeceğini anlar. Fakat bu fark ediş, insanı aşağılamak veya değersiz hissettirmek için değildir. Aksine, kendisini olduğundan daha büyük göstermek zorunda olmadığı bir kulluk bilincine kapı aralayabilir.
Çünkü Allah’ın azameti karşısında insanın küçüklüğünü kabul etmesiyle, insanların karşısında kendisini değersizleştirmesi aynı şey değildir. Biri kulluğun ve hakikati tanımanın bir yönüdür; diğeri ise insanın kendisine haksızlık etmesine dönüşebilir.
El-Celîl ismini düşünürken bu ayrımı gözden kaçırmamalıyız. Allah’ın büyüklüğü karşısında tevazu göstermek, başka insanların önünde ezilmeyi kabullenmek değildir. İnsan Allah’a kulluk ederken insanlara karşı adaletli, vakur ve merhametli olabilir. Hakkını arayabilir, yanlış bir davranışa itiraz edebilir, gerektiğinde sınır koyabilir. Tevazu, insanın kendi değerini inkâr etmesi değil, kendi gücünü ve konumunu doğru ölçüde tanımasıdır.
İnsan bazen kendisini büyük göstermeye çalışırken aslında ne kadar kırılgan olduğunu gizlemeye çalışır. Bir eleştiri karşısında hemen savunmaya geçer; çünkü yanıldığını kabul ederse bütün değerini kaybedeceğini düşünür. Bir başkasının başarısını görmekte zorlanır; çünkü o başarının kendi eksikliğini ortaya çıkaracağını sanır. Her tartışmada son sözü söylemek ister; çünkü sessiz kalırsa yenilmiş olacağını düşünür.
Oysa insanın yanılması, onun bütün değerini ortadan kaldırmaz. Bir konuda bilgisiz olması, öğrenemeyeceği anlamına gelmez. Başkasının başarılı olması, kendi imkânlarını yok etmez. Bir tartışmada geri adım atmak, her zaman yenilgi değildir. Bazen insanın en büyük olgunluğu, haklı olmadığını fark ettiğinde bunu kabul edebilmesidir.
El-Celîl isminin huzurunda kendi benliğimizi sorgulamak, tam da burada anlam kazanır. Kendimizi olduğumuzdan daha büyük göstermek için harcadığımız gücü fark ettiğimizde, bu çabanın altında hangi korkuların bulunduğunu da görebiliriz. Belki önemsenmemekten korkuyoruzdur. Belki değersiz görülmekten, unutulmaktan veya başkalarının gözünde küçük düşmekten çekiniyoruzdur. Belki de yıllardır kendimizi ancak başarılı olduğumuzda, güçlü göründüğümüzde veya başkalarından takdir aldığımızda yeterli hissediyoruzdur.
Bu korkuları fark etmek, onları hemen ortadan kaldıracağımız anlamına gelmez. Fakat artık onları tanımaya başlayabiliriz. Her savunma ihtiyacının arkasında haklılığımız bulunmayabileceğini; bazen yalnızca incinmekten kaçındığımızı anlayabiliriz. Her başarı arzusunun altında yalnızca gelişme isteğinin değil, kabul edilme ihtiyacının da bulunabileceğini görebiliriz.
Ve belki ilk kez kendimize şu izni verebiliriz: Her zaman güçlü görünmek zorunda değilim. Her sorunun cevabını bilmek zorunda değilim. Her insanın beni anlamasını sağlamak zorunda değilim. Yanılabilirim, öğrenebilirim, özür dileyebilirim. Bir şey bilmediğimi söyleyebilirim. Bir yükü tek başıma taşıyamadığımda yardım isteyebilirim.
İnsan kendi sınırlılığını kabul ettiğinde eksilmez. Tam tersine, kendisini her zaman eksiksiz göstermek için verdiği mücadeleden bir parça kurtulur.
Kur’ân-ı Kerîm’de Rahmân sûresinin 26 ve 27. ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı baki kalır.”
Bu ayet, insanı fanilik üzerine düşünmeye çağırır. Dünyada var olan hiçbir insan, hiçbir makam, hiçbir güç ve hiçbir itibar sonsuza kadar sürmez. İnsanlar gelir ve gider; dönemler değişir; bugün büyük görünen şeyler zamanla unutulabilir. Bir zamanlar herkesin konuştuğu isimler, yıllar sonra yalnızca birkaç kişinin hatırladığı hatıralara dönüşebilir. Güçlü görünen düzenler dağılabilir, elde tutulmaz sanılan imkânlar değişebilir.
Fakat bu hakikat, dünyadaki her şeyi anlamsız saymamızı gerektirmez. Fanilik, insanın emeğinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Sevginin, iyiliğin, adaletin ve merhametin önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Aksine, zamanın sınırlı olduğunu bilmek, insanın elindeki imkânları nasıl kullandığını daha dikkatli düşünmesine yardımcı olabilir.
Mademki makamlar geçicidir, o hâlde makamımızı insanları küçültmek için kullanmamalıyız. Mademki itibar değişebilir, öyleyse bütün hayatımızı başkalarının takdirini toplamaya bağlamamalıyız. Mademki sahip olduğumuz güç sınırlıdır, onu mutlak bir hak gibi görmemeliyiz. Mademki ömrümüz fanidir, başkalarının önünde büyük görünmek uğruna hayatımızı tüketmeden önce neyin gerçekten kıymetli olduğunu düşünmeliyiz.
İşte El-Celîl isminin tefekkürü, insanı faniliğin bu sessiz hakikatine yaklaştırabilir. Bize, dünyada sahip olduğumuz hiçbir şeyin mutlak olmadığını hatırlatır. Ne bilgimiz, ne gücümüz, ne makamımız, ne de insanlar üzerindeki etkimiz sonsuzdur. Her biri bize verilmiş sınırlı imkânlardır ve her biri bir sorumluluk taşır.
İnsan bu gerçeği unutup kendi büyüklüğünü mutlaklaştırdığında, kendisine ait olmayan bir kudretin sahibiymiş gibi davranmaya başlayabilir. Başkalarının kendisine itaat etmesini bekler, kendi kararlarını tartışılmaz sayar, hata yaptığında özür dilemeyi zayıflık kabul eder. Oysa insanın gerçek olgunluğu, sahip olduğu imkânların büyüklüğünden çok, o imkânları nasıl kullandığında ortaya çıkar.
Bir insanın makamı yüksek olabilir; fakat bu, onun her konuda haklı olduğu anlamına gelmez. Bilgili biri olabilir; fakat her şeyi bildiği anlamına gelmez. Güçlü bir konumda bulunabilir; fakat bu güç ona başkalarının haklarını çiğneme yetkisi vermez. İnsan, sahip olduğu üstünlükleri mutlaklaştırmadığında hem kendisini hem de başkalarını daha doğru değerlendirebilir.
Bununla birlikte El-Celîl ismi, insanın yalnızca dışarıdaki büyüklükleri değil, kendi içindeki iddiaları da sorgulamasına imkân verir. Bazen bir başkasının bizi küçümsemesinden korkarız; bazen de kendimizi üstün görerek başkalarını küçümseriz. Bir durumda onay bekleyen, diğer durumda sürekli onay dağıtmak isteyen kişi olabiliriz. Birinin gözünde değerli görünmek isterken başka birinin değerini kendi ölçülerimize göre belirlemeye kalkışabiliriz.
Benlik, her zaman aynı yüzle karşımıza çıkmaz. Bazen kendisini övgü arzusunda gösterir, bazen eleştiriye tahammülsüzlükte. Bazen başarıyla övünür, bazen başkasının başarısını küçümseyerek kendisini korumaya çalışır. Bazen her şeyi kontrol etmek ister, bazen de kontrol edemediği şeyler karşısında bütün huzurunu kaybeder.
İşte insanın kendi içine dönüp bakması gerekir. Ben gerçekten doğru olanı mı savunuyorum, yoksa haklı görünmeye mi çalışıyorum? Bir başkasını dinlerken anlamak mı istiyorum, yoksa cevabımı söylemek için sıramı mı bekliyorum? Bir başarı elde ettiğimde emeğime mi seviniyorum, yoksa kendimi başkalarından üstün mü görüyorum? Hata yaptığımda düzeltmeye mi yöneliyorum, yoksa hatamın görülmemesi için mi uğraşıyorum?
Bu sorular, insanı kendi nefsinin ince hareketlerini görmeye davet eder. Fakat bu muhasebenin amacı kendimizi hor görmek değildir. İnsan kendisini sürekli suçlayarak da benliğinin etrafında dönüp durabilir. Gerçek muhasebe, kendimize dürüstçe bakmak ve gördüğümüz yanlışları düzeltmek için sorumluluk almaktır.
Bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, kendisini sürekli kanıtlamaya çalışmaktan vazgeçmesidir. Çünkü ispat çabası hiçbir zaman bitmeyebilir. Bir kişiye kendimizi kanıtlarız, ardından başka birinin değerlendirmesinden endişe ederiz. Bir başarı elde ederiz, ardından onu korumak için kaygılanırız. Bir ortamda kabul görürüz, fakat bu kabulü kaybetmemek için kendimizi yeniden biçimlendirmeye başlarız.
Böylece hayat, yaşanacak bir hakikat olmaktan çıkıp sürekli oynanması gereken bir role dönüşebilir. İnsan kendi sesini, kendi ihtiyaçlarını ve kendi sınırlarını duymakta zorlanır. Başkalarının gözünde nasıl göründüğünü düşünürken, gerçekte nasıl bir insan olmak istediğini unutabilir.
El-Celîl ismi üzerine tefekkür, insanı bu koşuşturmanın ortasında durmaya çağırabilir. Herkesin gözünde büyük olmak zorunda olmadığımızı, her zaman öne çıkmamız gerekmediğini, sessizliğin her zaman güçsüzlük anlamına gelmediğini hatırlatabilir. İnsan bazen geri planda kalabilir, bazen bir başkasının başarısını gönülden takdir edebilir, bazen de bilmediği bir konuda öğrenen kişi olmayı kabul edebilir.
Bunların hiçbiri insanın değerini azaltmaz. Aksine, insan kendi sınırlarını kabul ettiğinde başkalarının varlığından daha az korkmaya başlayabilir. Birinin başarısını kendi başarısızlığı gibi görmez. Birinin bilgisi karşısında kendisini tehdit altında hissetmez. Bir eleştiriyi hemen saldırı olarak değerlendirmek yerine, içindeki haklı payı anlamaya çalışır.
İnsan, kendi büyüklüğünü sürekli ispat etmek zorunda olmadığı bir yerde daha rahat nefes alabilir.
Fakat burada çok önemli bir ölçü var: Allah’ın azameti karşısında tevazu göstermek, insanın kendi haklarını unutması değildir. Kendimizi Allah’a nispetle sınırlı görmek, insanların karşısında değersiz olduğumuzu kabul etmek anlamına gelmez. Bir insanın haksızlığı karşısında susmak, her türlü zarara katlanmak veya kendimize yönelik kötü davranışları normalleştirmek zorunda değiliz.
Tevazu ile ezilmişlik aynı şey değildir. Tevazu, hakikati kabul edebilmektir. Ezilmişlik ise bazen insanın kendi değerini görememesi ve haklarını savunamamasıyla ilgilidir. Tevazu sahibi biri, kendisini başkalarından üstün görmez; fakat başkalarının da kendisini haksız biçimde küçültmesine izin vermek zorunda değildir.
İnsan Allah’ın kulu olarak hem sınırlılığını hem de kendisine yüklenen sorumluluğu tanıyabilir. Haksızlık karşısında hakkını arayabilir, bir yanlışa itiraz edebilir, gerektiğinde yardım isteyebilir. Bütün bunları yaparken kibirlenmeden ve başkasını aşağılamadan da durabilir.
Çünkü asıl mesele, insanın kendi değerini yok sayması değil; kendisini mutlak ölçü hâline getirmekten vazgeçmesidir.
Kur’ân’da Allah’ın “Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm” oluşu, Rahmân sûresinin 27. ayetinde; aynı ifade sûrenin 78. ayetinde de yer alır. Celâl ve ikramın birlikte anılması, insanın Allah’ın azametini düşünürken rahmet ve ikram boyutunu da unutmamasına imkân verir. Allah’ın yüceliğini hatırlamak, yalnızca ürpermek ve uzaklaşmak için değil, O’na yönelmek ve rahmetinden ümit etmek için de bir vesile olabilir.
İnsan kendi küçüklüğünü fark ettiğinde ümitsizliğe düşmek zorunda değildir. Hatalarını gördüğünde bağışlanma dileyebilir. Sınırlarını kabul ettiğinde yardım isteyebilir. Bilmediğini fark ettiğinde öğrenmeye başlayabilir. Gücünün yetmediği şeyleri tanıdığında, yapabileceği şeylere daha doğru biçimde yönelme imkânı bulabilir.
Allah’ın azameti karşısında kulun acziyetini kabul etmesi, insanın rahmetten uzak olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, insan kendi yetersizliğini kabul ederek dua etmeye, tövbe etmeye ve doğru olanı aramaya yönelebilir. Kendisine ait olmayan bir kudreti taşımak zorunda olmadığını anlar. Her şeyi tek başına çözmesi, her hatayı kendi gücüyle telafi etmesi ve her sonucu kendi iradesiyle belirlemesi gerekmediğini fark eder.
İşte bu fark edişte bir ferahlık bulunabilir.
Belki de uzun zamandır yorgunsunuzdur. Herkese güçlü görünmeye çalışıyorsunuzdur. Aileniz için, işiniz için, sevdikleriniz için her şeyi ayakta tutmanız gerektiğini düşünüyorsunuzdur. Bir an olsun zayıf görünürseniz insanların size olan güvenini kaybedeceğinden korkuyorsunuzdur. Yardım istemeyi kendinize yakıştıramıyor, bilmediğinizi söylemekten çekiniyor, yorulduğunuzu belli etmemeye çalışıyorsunuzdur.
Kendinize şu soruyu sorun: Bütün bunları gerçekten yapmak zorunda mıyım, yoksa yıllardır kendime yüklediğim bir rolü mü taşıyorum?
Elbette sorumluluklarımız vardır. İnsan ailesine, işine, sözüne ve yaptığı işlere karşı sorumludur. Fakat sorumluluk almakla her şeyi tek başına üstlenmek aynı değildir. Güçlü olmakla hiç yorulmamak aynı değildir. Güvenilir olmakla hiç hata yapmamak aynı değildir. Bir insanın olgunluğu, hiçbir zaman desteğe ihtiyaç duymamasında değil; ihtiyacını tanıyıp doğru biçimde hareket edebilmesinde de ortaya çıkar.
Bazen bir yükü paylaşmak gerekir. Bazen bir konuda yardım istemek, bazen dinlenmek, bazen de artık taşıyamadığımız bir sorumluluğu yeniden değerlendirmek gerekir. İnsan kendi sınırlarını kabul ettiğinde sorumluluğundan kaçmış olmaz. Aksine, neyi yapabileceğini ve neyin için desteğe ihtiyacı olduğunu daha doğru görmeye başlayabilir.
El-Celîl isminin tefekkürü, insanı bu sahte zorunluluklardan da uzaklaştırabilir. Her zaman en güçlü olmak zorunda değilim. Her zaman en bilgili olmak zorunda değilim. Her ortamda kendimi ispat etmek zorunda değilim. Herkesin takdirini kazanmak zorunda değilim. Benim sorumluluğum, elimden geleni dürüstçe yapmak; hatamı gördüğümde düzeltmek ve kulluğumun sınırlarını unutmamaktır.
İnsan kendi küçüklüğünü kabul ettiğinde, başkalarının büyüklüğünden daha az korkabilir. Çünkü artık kendisini onlarla sürekli kıyaslamak zorunda hissetmez. Bir başkasının daha başarılı, daha bilgili veya daha güçlü olması, onun kendi varlığını ortadan kaldırmaz. İnsanların farklı imkânları ve kabiliyetleri vardır. Her birinin öğrenebileceği, geliştirebileceği ve paylaşabileceği farklı şeyler bulunur.
Kıyaslamanın sonu yoktur. Her zaman daha çok kazanan, daha fazla bilinen, daha güçlü görünen biri bulunabilir. İnsan bütün değerini bu karşılaştırmalar üzerinden kurarsa, hiçbir zaman tamamlanmış hissetmeyebilir. Bir hedefe ulaştığında yeni bir hedef belirir; bir övgü aldığında daha fazlasını bekler; bir başarı elde ettiğinde onu kaybetme korkusuyla yaşamaya başlar.
Oysa insanın hayatı yalnızca bir sıralamada daha yukarı çıkmaktan ibaret değildir. Doğru bir iş yapmak, birinin yükünü hafifletmek, bir hatayı onarmak, sözünde durmak, öğrenmek, merhamet göstermek ve Allah’a yönelmek de hayatın kıymetli yönlerindendir. Bunların hepsi görünür bir makam veya büyük bir alkış gerektirmez.
Bazen en kıymetli davranış, kimsenin görmediği yerde yapılan iyiliktir. Bazen en büyük olgunluk, insanın kendi hatasını sessizce kabul edip onu düzeltmesidir. Bazen gerçek güç, öfkeyle karşılık vermek yerine adaletli kalabilmektir. Bazen insanın içindeki yükün hafiflemesi, artık kendisini herkese kanıtlamak zorunda olmadığını anlamasıyla başlar.
El-Celîl ismi, bu bakımdan insanı gösterişten uzak bir muhasebeye çağırabilir. Kendi değerimizi başkalarının alkışına bağlamadan, doğru olanı yapmanın kıymetini anlamaya çalışabiliriz. Bir iyiliği yalnızca fark edilmek için değil, iyilik olduğu için yapabiliriz. Bir yanlıştan dönmeyi yenilgi saymak yerine, hakikate yaklaşmak olarak görebiliriz. Bir başkasının başarısını tehdit gibi değil, takdir edilebilecek bir emek olarak karşılayabiliriz.
Böylece insanın kalbinde başka bir ölçü gelişmeye başlar. Artık her zaman öne çıkmak istemez. Her tartışmayı kazanmak zorunda hissetmez. Başkalarının gözünde büyük görünmek için kendi iç dünyasını tüketmez. Kendi sorumluluğunu yerine getirmeye, insanlara adaletle yaklaşmaya ve Allah’ın rızasını gözetmeye çalışır.
Bu, bütün benlik duygusunun bir anda ortadan kalkması değildir. İnsan yine beğenilmek isteyebilir, yine eleştirildiğinde üzülebilir, yine kendisini savunma ihtiyacı duyabilir. Önemli olan, bu duyguları fark ettiğinde onların her isteğine teslim olmak zorunda olmadığını anlamasıdır. İnsan zamanla kendisini daha iyi tanıyabilir; hangi durumlarda öne çıkmak istediğini, hangi durumlarda korktuğunu ve hangi durumlarda haklı görünmek uğruna gerçeği gözden kaçırdığını öğrenebilir.
Bu öğrenme, sabır ister. Çünkü yıllar boyunca beslenen alışkanlıklar bir anda çözülmez. Fakat her defasında kendimizi fark etmek, daha doğru bir tercih yapma imkânı doğurabilir. Bir tartışmada sesimizi yükseltmek üzereyken durabiliriz. Bir eleştiri karşısında hemen savunmaya geçmek yerine düşünebiliriz. Bir başarı elde ettiğimizde başkalarını küçümsemek yerine şükredebiliriz. Yorulduğumuzda bunu kabul edip destek isteyebiliriz.
İnsan, kendi sınırlılığını kabul ederek daha sahici bir hayat kurabilir. Kendisine ait olmayan bir büyüklük iddiasını taşımak zorunda kalmadığında, sahip olduğu imkânları daha doğru kullanabilir. Bilmediğini öğrenebilir, hatasını düzeltebilir, bir başkasının katkısını takdir edebilir. Bütün bunlar insanın değerini azaltmaz; aksine ilişkilerini ve sorumluluklarını daha sağlam bir zemine taşıyabilir.
Öyleyse El-Celîl isminin huzurunda kendimize şu soruları soralım: Neyi ispat etmek için bu kadar yoruluyorum? Hangi durumda kendimi olduğumdan daha büyük göstermek istiyorum? Hangi eleştiriyi kabul edemiyorum? Bir başkasının başarısı neden içimde huzursuzluk doğuruyor? Hangi sorumluluğu tek başıma taşımak zorunda olduğuma inanıyorum?
Ve sonra kendimize bir başka soru daha soralım: Eğer kimsenin gözünde büyük görünmek zorunda olmasaydım, bugün neyi farklı yapardım?
Belki bir hatamı daha kolay kabul ederdim. Belki bilmediğim bir şeyi sormaktan çekinmezdim. Belki bir başkasının başarısını kıskanmak yerine ondan öğrenmeye çalışırdım. Belki yardım ister, dinlenir veya kendime yüklediğim bazı beklentileri yeniden değerlendirirdim. Belki de uzun zamandır kendime karşı kullandığım sert dili biraz yumuşatırdım.
Bütün bunlar, insanın sorumluluktan kaçması değildir. Kendisini mutlaklaştırmadan, fakat kendi değerini de inkâr etmeden yaşayabilmesidir.
El-Celîl isminin tefekkürü bize şunu hatırlatabilir: Allah’ın azameti karşısında insan kendi sınırlarını tanır; fakat bu tanıma onu ümitsizliğe değil, kulluğa, duaya ve sorumluluğa yöneltebilir. İnsan fanidir; fakat fanilik, hayatını anlamsız kılmaz. İnsan sınırlıdır; fakat sınırlılık, öğrenme ve gelişme imkânını ortadan kaldırmaz. İnsan her şeyi bilemez; fakat bilmediğini kabul ederek daha doğru bir yol arayabilir.
Belki de iç huzurunun bir parçası, her zaman bir şey olmak zorunda olmadığını anlamaktır. Bazen yalnızca doğru olanı yapmaya çalışan bir kul olmak yeterlidir. Herkesin adını bilmesi gerekmez. Her ortamda sözü geçmesi gerekmez. Her tartışmada haklı çıkması gerekmez. İnsan, hayatını başkalarının gözünde büyümek için değil, Allah’ın rızasını gözeterek daha doğru yaşamak için kurmaya çalışabilir.
İşte El-Celîl ismi üzerinde düşünürken, kalbimizi bu hakikate doğru çevirelim. Allah’ın azametini hatırlayalım; kendi sınırlılığımızı kabul edelim. Kendimizi başkalarından üstün görmeyelim, fakat onların karşısında da kendi haklarımızı unutmayalım. Tevazuyu değersizlikle karıştırmayalım. Sorumluluğu her şeyi tek başına üstlenmek sanmayalım. Gücü, başkalarını bastırmakta değil, doğru olanı gözetebilmekte arayalım.
Rabbimiz kalplerimizi kibirden, gösterişten ve kendimizi sürekli ispatlama ihtiyacından arındırsın. Bize kendi kusurlarımızı görebilecek basiret, yanlışlarımızı düzeltebilecek cesaret ve başkalarının hakkını gözetebilecek bir vicdan nasip etsin. Allah’ın azametini hatırlarken rahmetinden ümit kesmemeyi, kendi küçüklüğümüzü kabul ederken kendimize zulmetmemeyi öğret.
Ya Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm, kalplerimizi azametini tanıyan, ikramından ümit kesmeyen kullarından eyle. Bizi başkalarının gözünde büyümek uğruna hakikatten uzaklaşmaktan muhafaza et. Sahip olduğumuz imkânları kibir için değil, hayır için kullanmayı nasip et. Bilmediğimizi öğrenmeyi, yanıldığımızda dönmeyi, yorulduğumuzda yardım istemeyi ve her hâlimizde Sana yönelmeyi bize öğret.
Allah’ım, bize vakar ver; fakat kibir verme. Tevazu ver; fakat kendimizi değersiz görmeye sürükleme. Cesaret ver; fakat haksızlığa yöneltme. Güç ver; fakat başkalarını ezmek için kullandırma. Kalbimize merhamet, dilimize doğruluk, davranışlarımıza adalet ve niyetlerimize ihlas ihsan eyle.
Bizi faniliği unutarak dünyada büyüklük arayanlardan değil, faniliğini bilerek iyiliğe yönelenlerden eyle. Her şeyin değişebildiğini hatırlarken Sana yönelmeyi, sorumluluklarımızı yerine getirirken rahmetinden ümit kesmemeyi nasip et.
Âmin.
Efendim, bugün El-Celîl ismi üzerinde birlikte tefekkür ettik. İnsan olarak sınırlı olduğumuzu, dünyadaki makamların ve itibarların geçici olduğunu, Allah’ın azametinin ise yaratılmışların büyüklüğüyle kıyaslanamayacağını hatırlamaya çalıştık.
Belki de bundan sonra kendimizi sürekli ispatlamak zorunda hissettiğimiz anlarda bir adım geri çekilip kalbimize bakabiliriz. Gerçekten doğru olanı mı savunuyoruz, yoksa yalnızca büyük görünmeye mi çalışıyoruz? Sorumluluğumuzu mu taşıyoruz, yoksa her şeyi tek başımıza kontrol etme iddiasında mı bulunuyoruz?
Unutmayalım: Allah’ın huzurunda tevazu sahibi olmak, insanların karşısında değersizleşmek değildir. Kendi sınırlarımızı kabul etmek, kendimizi hor görmek değildir. Bir kul olarak hakikate yönelmek, insanlara karşı adaleti ve merhameti terk etmek değildir.
Bazen en büyük ferahlık, artık her şeyi ispatlamak zorunda olmadığımızı fark etmekte saklıdır.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle… Hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Sevgiyle kalın.
