##
# EL FETTÂH: KAPALI KAPILARIN ARDINDAKİ HAKİKAT VE GÖNÜL FETHİNİN SIRRI
İnsan bazen hayatının ortasında durur ve önünde uzanan bütün yolların kapandığını düşünür. Bir kapıyı çalar, açılmaz. Bir umut besler, karşılığını bulamaz. Bir niyetle yola çıkar, beklemediği engellerle karşılaşır. Zaman ilerledikçe sabrı yorulur, zihni ihtimallerle dolar ve kalbi aynı sorunun etrafında dönüp durur: Bundan sonra ne olacak?
İnsan, istediği sonuca ulaşamadığında çoğu zaman yalnızca bir fırsatı kaybettiğini sanır. Oysa kaybettiğini düşündüğü şeyin içinde bazen kendisini tanımasına vesile olacak bir soru, bir bekleyişin içinde sabrını derinleştirecek bir imkân, bir sessizliğin ardında ise henüz fark edemediği bir hakikat saklı olabilir. Elbette her kapanan kapının ardında mutlaka daha güzel bir kapı bulunduğunu söyleyemeyiz. Hayatın her kaybını açıklayabilecek kadar geniş bir bilgimiz yoktur. Fakat insan, bilmediği şeylerin karşısında kendi hükmünü mutlaklaştırmaktan vazgeçtiğinde kalbinde başka bir anlayışın kapısı aralanmaya başlar.
İşte El Fettâh ismi, insanı bu eşiğin önünde düşünmeye davet eder.
Fetih, kapalı olanı açmak, güçlükleri çözmek, düğümlenmiş meselelerin içinden bir çıkış yolu bulmak anlamlarıyla gönlümüzde karşılık bulur. El Fettâh ise Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Kur’an-ı Kerim’de Sebe suresinin yirmi altıncı ayetinde Rabbimizin Fettâh ve Alîm isimleri birlikte zikredilir. Ayette Allah’ın hak ile hükmeden, her şeyi hakkıyla bilen olduğu bildirilir.
Burada yalnızca kapıların açılmasını değil, hakikatin ortaya çıkmasını da düşünmek gerekir. Çünkü insanın aradığı her açılış, yalnızca dış dünyasında gerçekleşen bir değişiklik değildir. Bazen insanın önünde yeni bir imkân belirir; bazen zihninde yıllardır çözemediği bir mesele aydınlanır; bazen de dışarıdaki şartlar değişmediği hâlde insanın o şartlara bakışı değişmeye başlar.
Bir kapının açılması kadar, hangi kapının ardına yöneldiğini anlamak da önemlidir. Çünkü insan bazen bir isteğine ulaşmayı kurtuluş zannederken o isteğin kendisini nereye götüreceğini henüz bilmiyordur. Bazen bir sonucu elde etmek için gösterdiği çaba, kendi nefsini tanımasına vesile olur. Bazen de istediği şeyin gerçekleşmemesi, arzularını, beklentilerini ve kendisine yüklediği anlamları yeniden değerlendirmesine imkân verir.
El Fettâh ismi üzerine tefekkür ederken kendimize şu soruyu sorabiliriz: Ben gerçekten bir kapının açılmasını mı istiyorum, yoksa yalnızca kendi seçtiğim kapının açılmasında mı ısrar ediyorum?
Bu iki soru arasındaki fark, insanın iç dünyasında uzun bir yolculuğun başlangıcı olabilir.
Çünkü bizler çoğu zaman hayrın biçimini de kendimiz belirlemek isteriz. Bir işin belirli bir zamanda gerçekleşmesini, bir insanın bizim beklediğimiz gibi davranmasını, bir niyetimizin istediğimiz neticeye ulaşmasını bekleriz. Ardından zihnimizde bir gelecek tasarlarız. O gelecek gerçekleşmediğinde yalnızca planımızın bozulduğunu düşünmeyiz; bazen kendimizi de değersiz, unutulmuş veya terk edilmiş hissederiz.
Oysa bir şeyin gerçekleşmemesi, insanın değersiz olduğunu göstermez. Bir fırsatın kaçması, bütün fırsatların tükendiği anlamına gelmez. Bir insanın bizi anlamaması, anlaşılmaya layık olmadığımızı kanıtlamaz. Bir yolun tıkanması da hayatımızın bütün anlamını kaybettiğini göstermez.
İnsan, kendi değerini tek bir sonuca bağladığında o sonucun esiri hâline gelir. Beklediği haber gelmediğinde huzurunu, istediği ilişki gerçekleşmediğinde özsaygısını, planladığı gelecek geciktiğinde hayata karşı güvenini kaybetmeye başlayabilir. Böylece hayatının bütün anlamını tek bir kapının arkasına yerleştirir. O kapı açılmadığında kendisinin de açılacak hiçbir yönü kalmadığını düşünür.
Belki de ilk fetih, insanın kendisini bu dar düşüncenin içinden kurtarmasıdır.
İnsan bütün kapıları kontrol edemeyeceğini kabul ettiğinde çaresizliğe mahkûm olmak zorunda değildir. Tam tersine, gücünün sınırlarını tanımak ona daha sahici bir hareket alanı kazandırabilir. Yapabileceği şeyleri yapar, değiştirebileceği şartlar için gayret gösterir, yanlışlarını düzeltmeye çalışır ve sonucunu bütünüyle denetleyemediği meselelerde tevekküle yönelir.
Tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Bir kapının açılması için gerekli emeği verirken kapının anahtarını kendi kudretinin içinde aramaktan vazgeçmektir. İnsan elinden geleni yapar fakat hayatın bütün neticelerini belirleyebilecek bir güce sahip olmadığını da bilir. İşte bu idrak, çabanın içindeki hırsı azaltabilir; gayretin yanına sükûneti, beklentinin yanına sabrı yerleştirebilir.
Bakara suresinin iki yüz on altıncı ayetinde, insanın hoşlanmadığı bir şeyin kendisi için hayırlı olabileceği, sevdiği bir şeyin ise kendisi için kötü olabileceği hatırlatılır. Ayetin devamında Allah’ın bildiği, insanların ise bilmediği bildirilir.
Bu ayet, insanın her kaybının mutlaka kazanca dönüşeceği şeklinde basit bir teselli olarak okunmamalıdır. Daha derin bir hakikate işaret eder: İnsan, sınırlı bilgisiyle hayatın bütün sonuçlarını kuşatamaz. Bugün kendisine yalnızca bir mahrumiyet gibi görünen bir olayın bütün anlamını hemen kavrayamayabilir. Aynı şekilde bugün büyük bir kazanç olarak gördüğü bir şeyin ileride hangi sorumlulukları, zorlukları veya sonuçları beraberinde getireceğini de bütünüyle bilemez.
Öyleyse insanın vazifesi, bilmediği her şeyin sırrını çözmüş gibi davranmak değildir. Vazifesi, bilmediği karşısında edebini korumak, doğru olanı aramaya devam etmek ve elindeki imkânları hayır doğrultusunda kullanmaktır.
Bir kapı kapanmışsa insan önce o kapının önünde ne yaptığını düşünebilir. Eksik bıraktığı bir hazırlık var mıdır? Yanlış bir karar vermiş midir? Bir başkasının hakkını gözetmemiş midir? Daha fazla emek vermesi veya başka bir yöntem denemesi gerekiyor mudur? Bazen çözüm, sabırla beklemekte değil, hatayı fark edip yeniden yola çıkmaktadır.
Bazen de insanın yapabileceği her şeyi yaptığı hâlde beklediği netice ortaya çıkmaz. İşte o zaman elinden gelenle elinden gelmeyeni birbirinden ayırması gerekir. Kendi sorumluluğunu yerine getirmek başka, hayatın bütününü kontrol etmeye çalışmak başkadır.
El Fettâh ismine iman ederek yapılan tefekkür, insana tam da bu ayrımı hatırlatabilir. Kul gayret eder, dua eder, öğrenir, yanılırsa düzeltir ve yeni yollar arar. Fakat kendisini bütün kapıların sahibi gibi görmez. Açılmasını dilediği kapıyı Rabbine arz ederken kendi bilgisinin sınırlı olduğunu da kabul eder.
Böyle bir kabul, insanın umudunu yok etmez. Umudunu tek bir ihtimale mahkûm olmaktan kurtarır.
Çünkü bazen bir insanın asıl ihtiyacı, istediği şeyin hemen gerçekleşmesi değil, gerçekleşmediği zaman da hayatla bağını koruyabilmesidir. Beklediği haber gelmediğinde kendisini bütünüyle kaybetmemesi, bir ilişki sona erdiğinde kendi varlığını o ilişkinin içinde gömmemesi, bir başarısızlık yaşadığında kendisini başarısızlığın adıyla çağırmamasıdır.
İnsan bir sonucu yaşayabilir ama o sonuçtan ibaret değildir. Bir kayıp yaşayabilir ama kaybının kendisi değildir. Bir hata yapabilir ama hatasını bütün kimliğine dönüştürmek zorunda değildir.
İşte gönlün açılması bazen burada başlar.
İnsan kendi içindeki düğümleri fark etmeye başladığında dışarıdaki meseleleri de daha açık bir gözle değerlendirebilir. Çünkü zihnimizde büyüttüğümüz korkular, beklentiler ve varsayımlar, olayları olduğundan daha dar bir çerçevede görmemize neden olabilir. Bir ihtimalin gerçekleşmemesini bütün ihtimallerin tükenmesi gibi yorumlayabiliriz. Bir insanın davranışını bütün insanların bize karşı tutumunun göstergesi sayabiliriz. Geçmişte yaşadığımız bir hayal kırıklığını geleceğin değişmez hükmü hâline getirebiliriz.
Oysa insanın zihninden geçen her düşünce hakikat değildir. Her korku bir haber, her arzu bir işaret, her endişe geleceğe dair kesin bir hüküm değildir.
Bazen kalbin ferahlaması, düşüncelerimizi hakikatle yeniden tartmamızla mümkündür. Bazen bir dostun sözü, bazen samimi bir dua, bazen ilim öğrenmek, bazen de yanlış bir alışkanlığı bırakmak içimizde yeni bir anlayışın doğmasına vesile olur. İnsan bütün bunları değerlendirirken hem manevi yönünü hem de aklını, tecrübesini ve sorumluluklarını birlikte gözetebilir.
El Fettâh isminin üzerinde düşünmek, yalnızca dış dünyada yeni fırsatlar beklemek değildir. Kendi içimizde hakikati örten şeyleri de fark etmeye çalışmaktır.
Peki, insanın içindeki kapalı kapılar nelerdir?
Bazen bunlar korkudur. İnsan incinmekten korktuğu için kimseye güvenemez. Yeniden başarısız olmaktan korktuğu için denemekten vazgeçer. Kaybetmekten korktuğu için elindeki her şeyi sıkı sıkıya tutar. Böylece kendisini korumak amacıyla kurduğu duvarlar, zamanla kendi hareket alanını daraltır.
Bazen kapalı kapının ardında kibir vardır. İnsan yanıldığını kabul etmek istemez. Özür dilemenin kendisini küçülteceğini düşünür. Başkasından bir şey öğrenmeyi zayıflık sayar. Oysa hakikate ulaşmak için bazen insanın kendi düşüncesine yeniden bakması, yanlış bildiği bir şeyi terk etmesi ve bilmediğini itiraf etmesi gerekir.
Bazen de insanın önünü kapatan şey, gerçekleşmesini istediği bir ihtimale aşırı bağlanmasıdır. O ihtimali o kadar büyütür ki hayatın geri kalanını göremez hâle gelir. Bütün huzurunu tek bir cevaba, bütün umudunu tek bir insana, bütün geleceğini tek bir sonuca bağlar.
İşte bu noktada insanın kendisine dürüstçe sorması gereken bir soru vardır: Benim için vazgeçilmez olan gerçekten hakikat midir, yoksa hakikatin benim istediğim biçimde görünmesi midir?
Bu soru kolay değildir. Çünkü insan bazen kendi arzusunu hakikatle karıştırır. Hoşuna gideni doğru, kendisini zorlayanı yanlış sayabilir. Kendi beklentisine uygun olanı işaret kabul ederken beklentisine uymayanı bütünüyle reddedebilir.
Kur’an-ı Kerim’de Furkan suresinin kırk üçüncü ayetinde, kendi arzusunu ilah edinmiş kimseye dikkat çekilir. Bu ayet üzerinde tefekkür ederken insan, kendi isteklerini mutlak ölçü hâline getirmenin tehlikesini görebilir.
Elbette her arzu yanlış değildir. İnsan bir şey isteyebilir, bir hedef belirleyebilir, sevdiği bir hayatın peşinden gidebilir. Mesele istemek değil, isteğin insanın bütün ölçülerini yönetmesine izin vermektir. Bir arzu uğruna adaletten vazgeçmek, bir beklenti uğruna başkasının hakkını çiğnemek, bir hedefe ulaşmak için vicdanı susturmak, nefsin isteğini hakikatin önüne geçirmek demektir.
İnsan kendi arzusunu sorgulayabildiğinde özgürleşmeye başlar. Çünkü artık her istediğinin gerçekleşmesini kendisi için bir zorunluluk saymaz. Bir şeyi istemeye devam edebilir ama o istek uğruna kendisini ve başkalarını tüketmemeyi öğrenir. Bir hedefe yönelebilir ama hedefin kendisini ahlaken bozmasına izin vermez.
Bazen gerçek fetih, insanın dışarıdaki engeli aşmasından önce kendi içindeki bu ısrarı fark etmesidir.
İnsan, “Benim istediğim neden olmadı?” sorusunun yanında, “Bu isteğin gerçekleşmesi benim için neden bu kadar vazgeçilmez hâle geldi?” sorusunu da sorabilmelidir. Belki de istediği şeyin arkasında görülme ihtiyacı vardır. Belki sevilmek, kabul edilmek, güvende hissetmek veya kendisini kanıtlamak istemektedir. Bazen insan, ulaşmak istediği şeyin kendisinden çok, o şeyin kendisine kazandıracağını düşündüğü duygunun peşindedir.
Bu ihtiyacı fark etmek, insanın kendisini suçlaması için değil, kendisini daha iyi tanıması içindir.
Çünkü bir insanın sevilmek istemesi ayıp değildir. Güvende olmak istemesi, başarıya ulaşmayı arzulaması veya hayatında bir düzen kurmaya çalışması da yanlış değildir. Fakat bütün bu ihtiyaçları yalnızca tek bir kişiye, tek bir sonuca veya tek bir imkâna bağladığında kendi huzurunu kırılgan bir zemine yerleştirebilir.
İnsan, ihtiyacını tanıdığında onu karşılamanın daha sağlıklı yollarını arayabilir. Kendi değerini başkasının onayından ayırmayı öğrenebilir. Bir hedefe ulaşmak için çaba gösterirken kendisini ihmal etmemeyi, bir ilişkiyi korumaya çalışırken kendi sınırlarını unutmamayı, bir başarının peşinden giderken vicdanını geride bırakmamayı öğrenebilir.
Bütün bunlar bir anda gerçekleşmez. İnsan bazen aynı yanlışa yeniden düşer, aynı korkuyla tekrar karşılaşır, aynı beklentinin içinde kendisini yeniden bulur. Manevi yolculuk, hiç yanılmamak değil; yanıldığında hakikate yeniden yönelmektir. Her düşüşü son hüküm saymadan ayağa kalkmayı, her hatayı inkâr etmek yerine ondan ders çıkarmayı öğrenmektir.
Belki de fetih dediğimiz şey, insanın kendisiyle olan mücadelesinde yavaş yavaş genişleyen bu idraktir.
İnşirah suresinin beşinci ve altıncı ayetlerinde, zorlukla beraber bir kolaylığın bulunduğu bildirilir. Bu ayetler, sıkıntı yaşayan insan için güçlü bir umut kapısıdır. Ancak ayetin manasını yalnızca bütün güçlüklerin hemen ortadan kalkacağı beklentisine indirgememek gerekir.
Bazen kolaylık, şartların değişmesiyle belirir. Bazen bir çözüm bulunur, bir yardım eli uzanır, yeni bir imkân ortaya çıkar. Bazen de insan yaşadığı güçlük karşısında daha sağlıklı kararlar almayı öğrenir, yardım istemekten çekinmez, kendisini tüketen bir alışkanlığı bırakır veya taşıdığı yükü paylaşabileceği insanlarla bağ kurar.
Bu, zorluğun kendisini küçümsemek değildir. Acının içinde acı çekmiyormuş gibi davranmak da değildir. İnsan üzülüyorsa üzülebilir, yoruluyorsa dinlenebilir, bir meseleyle baş etmekte zorlanıyorsa destek arayabilir. Sabır, bütün duyguları susturmak anlamına gelmez. Tevekkül de insanın çözüm aramaktan vazgeçmesi değildir.
Bazen bir kapının açılması için dua etmek gerekir; bazen o kapıya ulaşan yolu yeniden öğrenmek, bazen de kapalı kalan bir yol karşısında başka bir imkân aramak gerekir.
İnsanın manevi hayatı ile günlük sorumlulukları birbirine düşman değildir. Dua eden insan çalışabilir, tedbir alabilir, danışabilir, yardım isteyebilir. İnanan insan kendi hatalarını inceleyebilir, yanlış kararlarını düzeltebilir ve gerektiğinde yeni bir başlangıç yapabilir. Çünkü teslimiyet, iradeyi ortadan kaldıran bir edilgenlik değil, iradenin sınırlarını bilen bir kulluk anlayışıdır.
Talâk suresinin üçüncü ayetinde Allah’a tevekkül eden kimse için O’nun yeterli olduğu bildirilir. Bu ayeti tefekkür eden insan, bütün gücünü kendi kontrolünün sınırlarını zorlamaya harcamak yerine sorumluluğunu yerine getirip neticeyi Allah’a havale etmenin anlamını düşünebilir.
İnsan her şeyi bilmek zorunda değildir. Her ihtimali önceden hesaplayamaz, her insanın kararını yönetemez, hayatın bütün belirsizliklerini ortadan kaldıramaz. Fakat bugün önünde bulunan sorumluluğu görebilir. Doğru bildiği yönde bir adım atabilir. Bir yanlışını düzeltebilir. Bir gönlü incitmişse özür dileyebilir. Bir konuda yetersizse öğrenebilir. Bir yükü tek başına taşıyamıyorsa yardım isteyebilir.
Bazen insanın önünde büyük bir yol açılmaz; yalnızca atabileceği küçük bir adım görünür. Fakat o adım, yerinde saymaktan daha anlamlı olabilir.
El Fettâh isminin çağrıştırdığı açılışları düşünürken ruhun dünyadaki yolculuğunu da hatırlamak gerekir. İnsan yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak, bir meslek edinmek, bir ev kurmak, kazanmak ve kaybetmek için yaşamaz. Aynı zamanda kendisini, başkalarını ve varoluş karşısındaki sorumluluğunu anlamaya çalışır. Hayat boyunca öğrendikleri, karşılaştığı insanlar, yaptığı tercihler ve üstlendiği sorumluluklar onun iç dünyasını şekillendirir.
Tasavvuf geleneğinde insanın kendi nefsini tanıması, kalbini arındırmaya çalışması ve hakikate yönelmesi önemli bir yer tutar. Bu yolculukta insan, yalnızca dış dünyada ne elde ettiğine değil, elde ettikleri karşısında nasıl birine dönüştüğüne de bakar.
Bir başarı insanı daha adil, daha merhametli ve daha sorumlu hâle getiriyorsa onun değerini yalnızca kazandırdığı imkânlarla ölçemeyiz. Bir bilgi insanın kibrini artırmak yerine idrakini genişletiyorsa anlamı derinleşir. Bir güç, insanı başkalarının hakkını gözetmeye yöneltiyorsa ahlaki bir değer kazanır.
Buna karşılık insan çok şey elde ettiği hâlde kendisini ve başkalarını anlamaktan uzaklaşabilir. Bilgisi arttığı hâlde hikmeti eksik kalabilir. Başarıları çoğaldığı hâlde huzurunu yalnızca başkalarının takdirine bağlayabilir. Dış dünyada kapılar açılırken iç dünyasında yeni duvarlar örebilir.
Bu nedenle insanın kendisine soracağı sorular yalnızca “Ne kazandım?” ve “Nereye ulaştım?” olmamalıdır. “Bu yolculuk beni nasıl değiştirdi?”, “Kazandıklarım beni hangi sorumluluklarla karşı karşıya bıraktı?”, “Kendi arzularım uğruna hangi değerlerden vazgeçiyorum?” soruları da onun yolculuğuna eşlik etmelidir.
Hakiki bir açılış, insanın yalnızca imkânlarının artması değil, idrakinin de derinleşmesidir. Kendi kusurlarını görebilmesi, başkasının acısına karşı duyarsızlaşmaması, kendisine verilen imkânları emanet bilmesi ve gücünü adaletle kullanmaya çalışmasıdır.
İnsan kendi iç dünyasını tanımadan başkalarının hayatına yön vermeye kalktığında çoğu zaman kendi çözülmemiş meselelerini de onların üzerine taşır. Kendi öfkesini haklılık, kendi korkusunu tedbir, kendi arzusunu iyilik olarak görebilir. Başkasına yol göstermeye çalışırken onu anlamak yerine kendi düşüncesine benzetmek isteyebilir.
Oysa bir gönle dokunabilmek için önce onu dinlemeyi öğrenmek gerekir. Bir insana yardım etmek için onun yerine karar vermek değil, ihtiyaç duyduğu desteği anlamaya çalışmak gerekir. Bilgi, merhametle birleşmediğinde sertleşebilir; söz, hikmetle taşınmadığında yaralayabilir.
İşte insanın kendi içindeki kapıları açmaya çalışması, başkalarına karşı davranışlarına da yansıyabilir. Kendisini daha iyi tanıyan insan, kendi duygularının sorumluluğunu daha çok üstlenebilir. Yanlış yaptığında bunu kabul etmeye, başkasının sınırlarına saygı göstermeye ve bildiklerini üstünlük aracı hâline getirmemeye gayret edebilir.
Böylece fetih, yalnızca insanın kendi sıkıntısından kurtulmasıyla sınırlı kalmaz. Onun varlığı başkaları için de bir iyilik vesilesi hâline gelebilir.
Bu noktada bir inceliği daha hatırlamak gerekir: Her iç sıkıntısını ilahî bir işaret olarak yorumlamak, her engelin ardında gizli bir mesaj aramak veya yaşanan her olaya kesin bir anlam yüklemek insanı hakikate yaklaştırmayabilir. Bazen bir mesele, insanın bilgi eksikliğinden kaynaklanır. Bazen yanlış bir tercih yapılmıştır. Bazen hayatın olağan güçlükleriyle karşılaşılır. Bazen de yaşanan şeyin nedenini bütünüyle bilemeyiz.
Manevi tefekkür, bilmediğimiz her şey hakkında kesin hükümler vermek değil, bilmediğimiz karşısında daha dikkatli ve daha mütevazı olabilmektir.
İnsan yaşadığı bir güçlükten anlam çıkarabilir; fakat bu anlamı herkes için değişmez bir kural hâline getirmek zorunda değildir. Kendi tecrübesinden ders alabilir; fakat aynı tecrübenin başka bir insan için de aynı sonucu doğuracağını varsayamaz. Bir kaybın ardından olgunlaşabilir; fakat acı çeken herkese kaybının mutlaka daha büyük bir hayra dönüşeceğini söyleyemez.
Merhamet, bazen açıklama yapmadan dinlemektir. Bazen çözüm önermek, bazen de çözümün henüz bulunmadığını kabul ederek bir insanın yanında durmaktır.
El Fettâh ismi üzerinde tefekkür ederken bu merhameti kendi kalbimize de yöneltmeliyiz. Kendimize karşı acımasız hükümler vermek yerine hatalarımızı anlayıp düzeltmeye çalışmalıyız. Geçmişteki bir yanlışın bütün geleceğimizi belirlediğini düşünmemeliyiz. Kendimizi tanımak için gösterdiğimiz çabayı, kendimizi cezalandırmak için kullanmamalıyız.
Çünkü insanın kendisine dürüstçe bakabilmesi için yalnızca cesarete değil, merhamete de ihtiyacı vardır. Kusurunu görmeli ama kusurundan ibaret olmadığını bilmelidir. Sorumluluk üstlenmeli ama bütün dünyanın yükünü tek başına taşıması gerektiğine inanmamalıdır. Değişmek için gayret göstermeli ama değişimin her zaman bir anda gerçekleşmesini beklememelidir.
Bazen bir gönlün kapısı, uzun zamandır kaçtığı bir gerçekle yüzleştiğinde aralanır. Bazen yıllardır içine attığı bir duyguyu nihayet ifade ettiğinde nefes alır. Bazen bir yanlıştan vazgeçtiğinde, bazen de kendisine yardım edilmesine izin verdiğinde yeni bir yol görür.
İnsan her zaman büyük dönüşümlerin içinde yaşamaz. Bazen en önemli değişiklik, eskiden öfkeyle cevap vereceği bir mesele karşısında durup düşünmesidir. Bazen kendisini başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçmesi, bazen bir beklentisini daha gerçekçi bir zemine taşıması, bazen de kendisine zarar veren bir alışkanlığın karşısında yardım aramasıdır.
Bu küçük gibi görünen adımlar, insanın hayatla kurduğu ilişkinin niteliğini değiştirebilir.
El Fettâh ismini zikretmek ve bu isim üzerinde düşünmek, insan için bir dua ve tefekkür vesilesi olabilir. Ancak bunu belirli bir sayıda tekrar edildiğinde mutlaka belli bir kapının açılacağı veya istenen sonucun kesinlikle gerçekleşeceği şeklinde bir vaat olarak sunmamak gerekir. Manevi hayat, Allah’ın isimlerini belirli sonuçları garanti eden bir formüle indirgemekten daha derin bir kulluk anlayışını gerektirir.
Kul, Rabbine yönelir; ihtiyacını dile getirir; hidayet, kolaylık, ilim ve hayır ister. Aynı zamanda kendi sorumluluğunu yerine getirmeye çalışır. Duasının kabulünü yalnızca istediği sonucun gerçekleşmesiyle ölçmek yerine Rabbine yönelişini, niyetini ve davranışlarını da gözden geçirir.
Dua, insanın bütün belirsizlikleri ortadan kaldırma aracı değildir. Kulun ihtiyacını, aczini ve ümidini Rabbine arz etmesidir. Bu yönelişte insan, kendi gücünün sınırlı olduğunu kabul ederken ümitsizliğe teslim olmak zorunda kalmaz.
Belki de bu yüzden El Fettâh ismi, insana yalnızca açılmasını istediği kapıyı değil, o kapının önünde nasıl durduğunu da düşündürür. Beklerken sabrını nasıl koruduğunu, gayret ederken hangi değerlerden vazgeçmediğini, istediği gerçekleşmediğinde kendisine ve başkalarına nasıl davrandığını hatırlatır.
İnsan bazen hayatını değiştirecek büyük bir haber bekler. Oysa kendi hayatında değiştirebileceği küçük bir davranışı uzun zamandır ertelemektedir. Birilerinin kendisini anlamasını beklerken kendisini anlatmayı öğrenmesi gerektiğini fark etmeyebilir. Yeni bir yolun açılmasını beklerken eski bir alışkanlığın kendisini aynı yerde tuttuğunu göremeyebilir.
Elbette her mesele yalnızca insanın kendi tutumunu değiştirmesiyle çözülmez. Dünyada insanın iradesini aşan şartlar, haksızlıklar ve ağır kayıplar vardır. Bunların sorumluluğunu bütünüyle kişinin omuzlarına yüklemek doğru değildir. Fakat insan, değiştirebildiği şeylerle değiştiremediklerini ayırmaya başladığında kendi payına düşen sorumluluğu daha açık görebilir.
İşte burada fetih, insanın kendi hayatına daha bilinçli bir şekilde katılmasıdır. Kendisini çaresizliğin tek hüküm olduğu bir yerde bırakmamak, imkânlarını araştırmak, gerektiğinde yardım istemek ve ümidini tek bir ihtimalin içine hapsetmemektir.
Belki önümüzdeki kapının ne zaman açılacağını bilmiyoruz. Belki hangi yolun bizi nereye götüreceğini de bütünüyle göremiyoruz. Fakat bilmediğimiz her şey karşısında durmak zorunda değiliz. Öğrenebilir, düşünebilir, dua edebilir ve elimizden geleni yapabiliriz.
Bazen insan bir yol bulduğunu zannederken aslında kendisini daha iyi tanımaya başlamıştır. Bazen bir sorunun cevabını ararken kendi niyetini keşfeder. Bazen dışarıdaki bir düğümü çözmeye çalışırken içindeki aceleciliği fark eder. Bazen de bir kapının önünde uzun süre bekledikten sonra, hayatın yalnızca o kapıdan ibaret olmadığını anlar.
Bu fark ediş, her şeyin kolaylaşacağı anlamına gelmez. Fakat insanın zorluk karşısında kendisini bütünüyle kaybetmemesine yardımcı olabilir. Çünkü artık bütün umudunu tek bir sonuca bağlamak yerine daha geniş bir ufukta yürümeyi öğrenmektedir.
El Fettâh isminin üzerinde tefekkür ederken gönlümüzü şu niyetle yoklayabiliriz: Rabbim, bana yalnızca istediğimi elde etmeyi değil, istediğimin hakikat karşısındaki yerini de anlamayı nasip et. Bana yalnızca yolların açılmasını değil, doğru yolu ayırt edebilecek bir idrak ver. Bana yalnızca güçlüklerden kurtulmayı değil, güçlükler karşısında adaleti, merhameti ve kulluk bilincini koruyabilmeyi öğret.
Çünkü insanın aradığı en büyük açılış, her zaman dışarıdaki şartların değişmesi değildir. Bazen hakikati daha açık görebilmek, kendi nefsinin sesini sorgulayabilmek, yanlıştan dönebilmek ve kalbini daha sahici bir yönelişe açabilmektir.
Rabbimiz El Fettâh isminin tecellilerini hayatımızda hayırlı biçimde idrak etmeyi hepimize nasip eylesin. Kapalı görünen meselelerimizde bize doğruyu arama feraseti, gayretimizde sebat, bekleyişimizde sabır ve kararlarımızda hikmet ihsan eylesin. Açılmasını dilediğimiz kapılar hakkında hayırlı olanı istemeyi, önümüze çıkan imkânları sorumlulukla değerlendirmeyi ve bilmediğimiz karşısında edebimizi korumayı bizlere öğretsin.
Kalplerimizi hakikate, dillerimizi güzel söze, davranışlarımızı adalete ve merhamete açsın. Nefsimizin arzularını hakikatin önüne geçirmemeyi, hatalarımızı görebilmeyi ve gerektiğinde yeniden başlayabilmeyi nasip etsin.
Allah’ım, bize hayırlı kapılar aç. Bizi doğruya yönelt. Gayretimizi bereketlendir, niyetlerimizi güzelleştir. Bilmediğimiz şeyler karşısında bizi kibirden, korkudan ve ümitsizlikten koru. Bize düşeni yapmayı, Sana güvenmeyi ve her hâlimizde kulluk bilincini muhafaza etmeyi nasip eyle.
Âmin.
Bir sonraki programda yeniden buluşmak dileğiyle Allah’a emanet olun. Gönlünüz hakikate, yolunuz hayra, duanız rahmete açık olsun.
