# EL-HALÎM: MÜHLETİN SESSİZ HİKMETİ — RAHMETİN AÇTIĞI KAPIDAN KENDİNE DÖNMEK
İnsan bazen yanlış yaptığını bildiği hâlde yoluna devam eder. Kalbinin bir köşesinde hakikatin sesini duyar, fakat nefsinin arzusunu o sesin önüne geçirir. Bir sözle incitir, bir öfkeyle kırar, bir hırsın peşinden gider, bir başkasının hakkını gözetmeyi unutur. Sonra hayat sürer. Güneş yine doğar, akşam yine iner, rızık yine aranır, insanlar yine konuşur. İnsan, yaptığı yanlışın ardından dünyanın hemen değişmediğini gördüğünde kendi içinde tehlikeli bir hükme varabilir: Demek ki yaptığım şey o kadar da önemli değil. Demek ki önümde bir engel yok. Demek ki yoluma böyle devam edebilirim.
Oysa insanın önünde hemen bir engel belirmemesi, yürüdüğü yolun doğru olduğuna delil değildir. Bazen insanı asıl düşündürmesi gereken şey, başına gelen bir felaket değil, bütün yanlışlarına rağmen kendisine tanınmaya devam eden zamandır. Çünkü zaman yalnızca yaşamak için verilmiş bir imkân değildir; insanın kendisini görmesi, yaptığı yanlışı fark etmesi, kalbini yoklaması ve yönünü değiştirmesi için de bir fırsattır.
İşte El-Halîm ismi, bu derin tefekkürün kapısını aralar. Halîm olan Allah, kudreti sonsuz olduğu hâlde cezalandırmakta acele etmeyen, kullarına mühlet veren, onların dönüş imkânını hemen ortadan kaldırmayan Rabdir. Buradaki hilim, güçsüzlükten doğan bir bekleyiş değildir. Aksine, kudretin içinde tecelli eden bir vakar, azametin içindeki ilahî bir yumuşaklık ve hüküm vermekteki hikmettir. İnsan öfkelendiğinde hemen karşılık vermek, gücü yettiğinde hemen cezalandırmak isteyebilir. Fakat ilahî hilmi düşünmek, insana her gücün aceleyle kullanılmasının hikmet olmadığını öğretir.
El-Halîm ismini anlamak, yalnızca Allah’ın kullarına nasıl muamele ettiğini düşünmek değildir. Bu isim, insanın kendi hâlini de önüne getirir. Ben bana verilen zamanı nasıl taşıyorum? Yanlışlarımın ardından kendime dönüyor muyum, yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranmayı mı seçiyorum? Bana tanınan imkânları bir sorumluluk olarak mı görüyorum, yoksa sınırların ortadan kalktığını zannederek nefsimin arzusuna mı teslim oluyorum?
Çünkü mühlet, her zaman insanın doğru yolda olduğunun işareti değildir. Bazen yalnızca henüz değişmek için zamanının bulunduğunu gösterir. İnsan, geciken karşılığı kendisine verilmiş bir izin gibi okumaya başladığında, rahmetin açtığı aralığı gafletle kapatabilir. Allah’ın hilmine sığınmak başka, bu hilmi yanlışlarına devam etmek için bir güvence saymak başkadır. Birincisi insanı mahcubiyetle tövbeye yaklaştırır; ikincisi ise kalbi yavaş yavaş duyarsızlaştırır.
İnsan burada ince bir ayrımla karşılaşır: Rahmetten umut kesmemek ile sorumluluğu hafife almak aynı şey değildir. Allah’ın bağışlayıcılığına inanmak, günahı önemsiz görmek anlamına gelmez. Aksine, bağışlanma umudu insanın yanlışını itiraf edebilmesini, nefsinin savunmalarından vazgeçebilmesini ve yeniden başlayabilmesini mümkün kılar. Ümit, insanı yerinde tutan bir uyuşukluk değil, dönüşe çağıran bir kuvvet olmalıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de İsrâ sûresinin 44. âyetinin sonunda Allah’ın Halîm ve Gafûr olduğu bildirilir. Bu iki ismin birlikte anılması, insanın kalbinde derin bir düşünceye kapı açar. Hilim, aceleciliğin önüne geçen bir mühlet ve yumuşaklık ufkunu hatırlatırken; mağfiret, bağışlanma umudunu diri tutar. Kulun önünde yalnızca geçmişte yaptıklarının ağırlığı yoktur; aynı zamanda o geçmişle yüzleşebilme, yanlışını kabul edebilme ve Allah’a yönelme imkânı da vardır.
Burada önemli olan, bu ilahî isimleri insanın hayatındaki her olayı kesin bir hükümle açıklamak için kullanmamaktır. Bir sıkıntının gecikmesini mutlaka ceza, bir rahatlığın sürmesini mutlaka onay, bir kapının açık kalmasını da kişinin bütün davranışlarının doğru olduğuna dair kesin bir işaret sayamayız. İnsan, gaybın bütün hikmetlerini bilemez. Fakat bildiği bir şey vardır: Her yeni gün, davranışlarını gözden geçirmek ve iyiliğe yönelmek için bir imkân sunar. El-Halîm ismini tefekkür etmek, insanı başına gelen her şeyin gizli sebebini çözmeye değil, kendi sorumluluğunu daha açık görmeye davet eder.
Bazen insanı uyandıran şey, dışarıdan gelen sert bir darbe değildir. Hayatının görünürde olağan akışı içinde, kendi vicdanıyla baş başa kaldığı bir an vardır. Kimse ona bir şey söylememiştir; kimse onu suçlamamıştır. Fakat insan, bir başkasının kalbinde bıraktığı izi hatırlar. Söylediği sert bir söz zihninde yeniden belirir. Haksızlık ettiği bir insanı düşünür. Ertelediği bir özrü, yerine getirmediği bir emaneti, bilerek görmezden geldiği bir sorumluluğu fark eder. İşte bu fark ediş, insanın kendisine dönmesi için bir başlangıç olabilir.
Her iç sıkıntısını ilahî bir işaret olarak yorumlamak doğru değildir. Bununla birlikte vicdanın sesini de sırf huzurumuz kaçmasın diye bastırmamalıyız. İnsan bazen kendisini rahatsız eden hakikatten kaçmak için türlü gerekçeler üretir. Yanlışını küçültür, karşısındakinin kusurlarını büyütür, geçmişte gördüğü haksızlıkları bugünkü davranışına mazeret yapar. Böylece kendi nefsinin önüne kalın bir perde çeker. Oysa dönüş, insanın kendisine karşı dürüst olabildiği yerde başlar.
El-Halîm isminin önünde durmak, insana şu soruyu sordurur: Bana tanınan bu zamanı neye dönüştürüyorum? Bir gün daha yaşıyor olmak, yalnızca takvimin bir yaprağının değişmesi midir? Yoksa bu gün, daha önce fark etmediğim bir yanlışı fark edebilmem, kırdığım bir gönlü onarabilmem, ihmal ettiğim bir sorumluluğu yerine getirebilmem için yeni bir fırsat mıdır?
İnsan bazen büyük bir değişimin ancak büyük bir olayla başlayacağını düşünür. Oysa dönüşüm kimi zaman sessiz bir itirafla başlar: Yanlış yaptım. Bir özürle devam eder. Bir hakkı sahibine iade etmekle derinleşir. Bir alışkanlıktan vazgeçmekle güçlenir. Kimi zaman da insanın, yıllardır kendisine haklılık kazandırmak için kurduğu cümleleri bırakıp gerçeği olduğu gibi kabul etmesi gerekir. Kalbin yumuşaması yalnızca duygulanmak değildir; bu yumuşaklığın davranışlarda bir karşılığı olmalıdır.
İmam Gazzâlî’nin ilahî isimlere dair açıklamalarında El-Halîm ismi, Allah’ın kullarının isyanını bildiği hâlde onları hemen cezalandırmaması ve cezalandırmaya gücü yettiği hâlde mühlet vermesi çerçevesinde ele alınır. Bu düşünce, insanın kendi varlığını yalnızca gücü, aklı ve tedbiriyle ayakta tuttuğu yanılgısını da sorgulatır. İnsan her zaman kendi kontrolünde olmayan imkânlarla yaşar. Nefes alır, düşünür, yanlıştan dönebilir, iyiliğe yeniden yönelebilir. Bu imkânların kıymetini çoğu zaman ancak onları kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında fark eder.
İnsan, kusurlarını gördüğünde iki uç arasında savrulabilir. Bir tarafta kendisini bütünüyle temize çıkaran kibir vardır; diğer tarafta ise geçmişinin ağırlığı altında ezilip artık değişemeyeceğini düşünen ümitsizlik. El-Halîm ismini tefekkür etmek, bu iki uç arasında daha sahih bir yol aramaya çağırır. İnsan ne yaptığı yanlışı inkâr etmelidir ne de o yanlışı kendi varlığının değişmez hükmü hâline getirmelidir. Yanlış, yüzleşilmesi gereken bir gerçektir; fakat tövbe ve onarım imkânı da insanın önünde durabilir.
Geçmişte yapılan her yanlışın sonucu ortadan kaldırılamayabilir. Kırılan bir güvenin yeniden kurulması zaman alabilir. Bir özür, karşı tarafın hemen affetmesini sağlamayabilir. Bazı kayıplar geri döndürülemez. Fakat insan yine de kendi sorumluluğunu yerine getirebilir: Gerçeği kabul edebilir, haksızlığını telafi etmeye çalışabilir, aynı yanlışı tekrarlamamak için çaba gösterebilir ve başkasının sınırlarına saygı duyabilir. Tövbeyi yalnızca iç dünyada yaşanan bir pişmanlığa indirgememek gerekir; imkân bulunduğunda, onun ahlâkî ve somut bir karşılığı da olmalıdır.
El-Halîm ismi, insanın başkalarına karşı davranışlarını da düşünmesini sağlar. Kendisine mühlet verilmesini isteyen insan, başkalarının hataları karşısında nasıl davranıyor? Birinin yanlışıyla karşılaştığında hemen hüküm mü veriyor, onu bütünüyle mahkûm mu ediyor, yoksa doğruyu söylemenin yanında düzeltme imkânına da yer açabiliyor mu? Elbette hilim, kötülüğü görmezden gelmek değildir. Zulmü sürdürmesine izin vermek, haksızlığı örtmek veya bir başkasının zarar görmesine seyirci kalmak da değildir. Bazen adaleti sağlamak, sınır koymak ve zararı durdurmak gerekir. Ancak bunlar öfkenin körlüğüne kapılmadan, hakkaniyetle yapılabilir.
İnsan kendi öfkesine bakarken de bu ismin terbiyesinden nasibini alabilir. Öfkelendiğimizde çoğu zaman hemen konuşmak, karşılık vermek, kendimizi ispatlamak isteriz. Bir anlık kızgınlıkla söylenen söz, yıllarca taşınacak bir yaraya dönüşebilir. Hâlbuki her duygunun ardından hemen davranmak zorunda değiliz. Biraz durmak, ne söylediğimizi ve neyi yaralamak üzere olduğumuzu düşünmek, insanın kendisine de başkasına da gösterebileceği bir merhamettir. Burada söz konusu olan, öfkeyi inkâr etmek değil, onun bizi yönetmesine izin vermemektir.
El-Halîm ismi insana yalnızca beklemeyi değil, bekleyişin içinde ne yapacağını da öğretir. Çünkü zamanın kendisi insanı kendiliğinden olgunlaştırmaz. Aynı yanlışın içinde yıllarca kalmak da mümkündür. İnsan, kendisine tanınan vakti tefekkürle, sorumlulukla ve samimi bir yönelişle değerlendirmedikçe yalnızca yaş almış olur; mutlaka derinleşmiş olmaz. Olgunluk, geçen yılların değil, o yıllar içinde hakikat karşısında gösterilen dürüstlüğün meyvesidir.
Belki de bu yüzden insanın kendisine sorması gereken en önemli soru, “Neden hemen bir karşılık görmedim?” değil, “Bana açılan bu vakitte neyi değiştirebilirim?” sorusudur. Çünkü ilk soru insanı başına gelenleri yorumlamaya hapsedebilir; ikincisi ise onu kendi iradesinin ve sorumluluğunun bulunduğu yere getirir. İnsan her şeyi kontrol edemez, başkalarının kararlarını yönetemez, geçmişi değiştiremez. Fakat bugün söyleyeceği sözü, atacağı adımı, göstereceği adaleti ve yöneleceği tövbeyi seçmek için gayret edebilir.
El-Halîm ismini anmak, Allah’ın hilmini hatırlarken kendi kalbimizin de acelecilikten arınmasını dilemektir. Bu isim bize, gücün her zaman sertlikte, büyüklüğün her zaman üstünlük kurmakta, haklılığın da her zaman son sözü söylemekte olmadığını düşündürür. Bazen insanın en büyük olgunluğu, cevap verebilecekken susmayı, incitebilecekken kendini tutmayı, kendisini temize çıkarabilecekken hatasını kabul etmeyi ve gururuna ağır gelse bile özür dilemeyi seçmesidir.
Fakat bu terbiyenin merkezinde insanın kendisini yok sayması bulunmaz. Hilim, haksızlığa boyun eğmek değildir; tevazu, değersiz olduğunu düşünmek değildir. İnsan hem kendi kusurlarını kabul edebilir hem de onurunu koruyabilir. Hem başkasına merhamet gösterebilir hem de gerekli sınırları koyabilir. Hem Allah’ın mağfiretini umabilir hem de yaptığı yanlışın sorumluluğunu taşıyabilir. Hakiki denge, bu hakikatleri birbirinden koparmamaktadır.
Öyleyse bugün kendimize tanınan vakti hafife almayalım. Bir gönlü incittiysek onarmanın yolunu arayalım. Bir hakkı ihmal ettiysek onu yerine getirmeye çalışalım. Bir yanlışın içinde ısrar ediyorsak kendimize mazeret üretmek yerine o yanlışla yüzleşelim. Birine karşı öfkemiz büyüyorsa, adaletten vazgeçmeden öfkemizin bizi yönetmesini engelleyelim. Ve geçmişimiz ne kadar ağır olursa olsun, samimi bir dönüşün mümkün olabileceği umudunu bütünüyle terk etmeyelim.
Çünkü insanın önünde duran her yeni an, geçmişin bütün izlerini silmese de geleceğe başka türlü yönelme imkânı taşıyabilir. Mühletin kıymeti, yalnızca daha fazla zamana sahip olmakta değil, o zamanı daha doğru bir insan olma gayretiyle değerlendirmektedir. El-Halîm ismini kalbine alan kişi, kendisine verilen imkânı bir ayrıcalık gibi değil, bir emanet gibi taşımayı öğrenir. Rahmetten ümit kesmeden sorumluluğunu hatırlar; korkuya teslim olmadan hatasını görür; bağışlanmayı dilerken onarmak için de adım atar.
Allah’ım, ey El-Halîm, ey hilmi sonsuz olan Rabbimiz… Bize verdiğin zamanı gaflet içinde tüketmekten Sana sığınırız. Yanlışlarımızı bize fark ettir; fakat bizi hatalarımızın altında ezilip ümitsizliğe düşenlerden eyleme. Kalbimize hakikati kabul edecek bir dürüstlük, nefsimizi sorgulayacak bir cesaret, kusurlarımızı onarmaya yetecek bir irade ver.
Allah’ım, bize tanıdığın mühleti boş bir bekleyişe dönüştürme. Her yeni günü daha adil, daha merhametli ve daha sorumlu yaşayabilmemize vesile kıl. Dilimizi incitmekten, öfkemizi haksızlığa dönüştürmekten, gücümüzü başkalarını ezmek için kullanmaktan koru. Bize hem kendi kusurlarımızı görecek bir basiret hem de başkalarının hataları karşısında hakkaniyeti kaybetmeyecek bir kalp ihsan eyle.
Ey mağfireti geniş olan Rabbimiz, pişmanlığımızı samimi bir tövbeye, tövbemizi güzel bir amele, güzel amellerimizi de Sana yakınlaşma vesilesine dönüştür. Hakkını çiğnediğimiz kimselere karşı sorumluluğumuzu yerine getirmeyi, kırdığımız gönülleri imkânımız ölçüsünde onarmayı ve aynı yanlışlara dönmemek için gayret göstermeyi bize nasip eyle.
Bizi rahmetinden ümit kesenlerden de rahmetini yanlışlarına mazeret yapanlardan da eyleme. Hilmini hatırladıkça kalbimizi yumuşat; mağfiretini umdukça sorumluluğumuzu artır. Bize, Sana dönüş kapısı açıkken o kapıya yönelmeyi, ömrümüzün her anını daha temiz bir niyet ve daha güzel bir ahlâkla değerlendirmeyi nasip eyle.
Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
El-Halîm isminin tefekkürüyle bugün kendimize dönelim: Bize verilen vakti nasıl taşıyoruz, hangi yanlışı onarmayı erteliyoruz ve hangi adımı artık atmamız gerekiyor? Rabbimiz bizi kendi nefsimizin aceleciliğinden korusun; mühleti uyanışa, pişmanlığı tövbeye, tövbeyi de güzel ahlâka dönüştürmeyi nasip etsin.
Sesli Terapi olarak sizleri Rabbimize emanet ediyor, gönlünüze huzur ve yolunuza hayır diliyoruz.
