# EL-KAHHÂR: NEFİSİN ÜZERİNE İNEN MÜHÜR — AYNI DÖNGÜNÜN İÇİNDEN HAKİKATE UYANMAK
İnsan bazen aynı hikâyeyi farklı yüzlerle yeniden yaşar. Değişen isimlerdir, mekânlardır, zamanlardır; fakat kalbin içinde açılan yara hep aynı yere düşer. Bir insana güvenir, kendinden bir parça bırakır, sonra hayal kırıklığıyla geri çekilir. Bir arzunun peşine düşer, ona kavuştuğunda bile içindeki eksiklik dinmez. Bir kapının önünde uzun zaman bekler, o kapı açılmadığında bütün hayatının anlamını yitirdiğini zanneder. Ardından başka bir kapıya yönelir; aynı ümidi, aynı korkuyu, aynı beklentiyi bu kez başka bir isimle yeniden taşımaya başlar.
Ve bir gün kendisine şu soruyu sorar: Ben neden hep aynı döngünün içindeyim? Neden değişen onca şeye rağmen içimdeki düğüm çözülmüyor? Neden bazı bağlardan kurtulmak istediğim hâlde onlara yeniden tutunuyorum? Neden kalbim, beni yoran şeyin etrafında dönüp duruyor?
Belki de insanın kendisine sorması gereken en derin soru, başına neden bunların geldiği değil; yaşadıklarının içinde kendisi hakkında neyi göremediğidir.
Esmâü’l Hüsnâ ile Kişisel Dönüşüm yolculuğumuzda bugün El-Kahhâr isminin eşiğindeyiz. Bu isim, yalnızca insanın dış dünyasında karşılaştığı güçlükleri düşünmeye değil, kendi içinde fark etmeden büyüttüğü hâkimiyetleri de sorgulamaya çağırır. Nefsin her şeyi kendi istediği biçimde düzenleme arzusunu, insanlara yüklediğimiz ölçüsüz anlamları, korkularımızın önünde eğilişimizi ve bir türlü vazgeçemediğimiz beklentilerimizi yeniden düşünmemizi ister.
Çünkü bazen insanı esir eden şey, dışarıdan görünen bir zincir değildir. Kimsenin fark etmediği, hatta kişinin kendisinin bile zincir olarak tanımadığı bir bağlılıktır. İnsan bir şeye sahip olduğunu zanneder; oysa zamanla sahip olduğunu düşündüğü şey, onun iç dünyasında söz sahibi olmaya başlamıştır. Bir makam, bir ilişki, bir hatıra, bir beklenti, bir insanın kendisi hakkındaki düşüncesi… Bunlardan herhangi biri, olması gereken sınırı aşıp kalbin merkezine yerleştiğinde insanın huzuru da o şeyin varlığına ve yokluğuna bağlanabilir.
İşte El-Kahhâr isminin üzerinde tefekkür ederken dönüp bakacağımız yer burasıdır: Kalbimizde neye gereğinden fazla hüküm veriyoruz? Hangi arzuyu vazgeçilmez sayıyoruz? Hangi korkunun karşısında kendi hakikatimizi unutuyoruz? Hangi insanın bizi onaylamasını, Allah’ın rızasından daha önemli hâle getiriyoruz?
El-Kahhâr, Allah’ın mutlak kudretini ve hiçbir gücün O’nun hükümranlığını aşamayacağını bildiren isimlerindendir. Bu isim, insanın sınırlı gücüyle mutlak bir hâkimiyet kuramayacağını hatırlatır. Kâinatta hiçbir varlık kendi başına mutlak değildir. Her şey yaratılmışlığın sınırları içindedir; her şeyin varlığı ve gücü Allah’a muhtaçtır. İnsan ise çoğu zaman bu hakikati bilir, fakat gündelik hayatın içinde unutabilir. Dilinde Allah’ın birliğini taşırken kalbinde başka dayanaklara ölçüsüzce bağlanabilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Sâd sûresinin 65. ayetinde şöyle buyrulur:
“De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım. Tek ve kahhâr olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”
Ardından gelen 66. ayette ise Allah’ın göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olduğu; mutlak güç sahibi ve çok bağışlayıcı bulunduğu bildirilir. Bu iki ayeti birlikte düşündüğümüzde, insanın önünde hem kudreti hem de rahmetiyle tanıması gereken bir hakikat belirir. Allah’ın birliği, insanın zihninde kabul ettiği bir bilgi olarak kalmamalı; hayatını yönlendiren tercihlerinde, bağlılıklarında ve niyetlerinde de karşılığını bulmalıdır.
Tevhid, yalnızca Allah’ın bir olduğunu söylemek değildir. Kalbin yönelişini de bu birliğin ışığında yeniden gözden geçirmektir. İnsan bazen kendi aklını yanılmaz kabul eder. Bazen arzusunu hakikatin önüne geçirir. Bazen korkularını, geleceğini belirleyen mutlak güçler gibi görür. Bazen de bir insanın sevgisini veya onayını kaybetmemek uğruna kendi vicdanının sesini bastırır.
Böyle zamanlarda insanın kalbi, birbirinden farklı yönlere çekilir. Bir tarafı hakikati bilir; diğer tarafı alışkanlığından vazgeçmek istemez. Bir yanı özgürleşmek ister; öteki yanı tanıdığı acının güvenliğine sığınır. Bir yanı Allah’a dayanmayı arzu eder; öteki yanı insanların vereceği güvenceyi elinde tutmadan huzur bulamayacağını düşünür.
İnsan bu dağınıklığı her zaman hemen fark edemez. Çünkü bazı bağlılıklar, ilk bakışta sevgi gibi görünür. Bazı korkular tedbir zannedilir. Bazı ısrarlar sadakat diye adlandırılır. Bazı vazgeçemeyişler ise vefa kılığına bürünür. Oysa bir şeyin adının güzel olması, onun kalpteki yerinin de doğru olduğu anlamına gelmez.
Sevgi insanı merhamete, sorumluluğa ve olgunluğa yaklaştırıyorsa güzeldir. Fakat bir insanı kaybetmemek için kendini sürekli inkâr etmeye başladığında, sevgiyle birlikte başka bir şeyin de büyüdüğünü düşünmek gerekir. Bir hedef insanı çalışmaya, öğrenmeye ve gelişmeye yöneltiyorsa kıymetlidir. Fakat o hedef uğruna vicdanını susturuyor, başkalarının hakkını çiğniyor veya kendi değerini yalnızca başarıya bağlıyorsa, artık hedefin ötesinde bir bağlılıkla karşı karşıya olabiliriz.
Aynı şekilde korku da insanın hayatında bütünüyle gereksiz değildir. Korku bazen tehlikeyi fark ettirir, insanı tedbir almaya yöneltir. Fakat korku her kararın tek belirleyicisi hâline geldiğinde, insanın dünyası daralır. Başına gelmesinden çekindiği şeyler uğruna henüz yaşanmamış hayatını tüketmeye başlar. Olmamış ihtimallerin gölgesinde, elindeki hakikati göremez olur.
İşte nefsin en sessiz hâkimiyetlerinden biri budur: İnsan kendi içindeki bir duyguya, düşünceye veya beklentiye gereğinden fazla yetki verir; sonra da onun verdiği kararları kendi iradesi sanır.
El-Kahhâr ismi üzerine tefekkür, insanı bu görünmez hâkimiyetleri sorgulamaya çağırabilir. Buradaki mesele, her arzuyu düşman bilmek veya her sevgiden uzaklaşmak değildir. Mesele, hiçbir yaratılmışı yaratılmışlığının ötesine taşımamaktır. İnsanları sevebiliriz; fakat onların sevgisini hayatımızın mutlak ölçüsü hâline getirmemeliyiz. Çalışabilir, hedefler koyabilir, geleceğimiz için planlar yapabiliriz; fakat bütün varlığımızı planlarımızın gerçekleşmesine bağlamamalıyız. Bir şey için emek verebiliriz; fakat emek verdiğimiz her şeyin mutlaka istediğimiz biçimde sonuçlanacağına dair bir hak iddiasında bulunmamalıyız.
Çünkü insanın arzusu ile hayatın hakikati her zaman aynı çizgide ilerlemez. Biz bir yolun kendimiz için en doğru yol olduğuna inanabiliriz; ancak bilgimiz sınırlıdır. Bir insanın kalbini bütünüyle tanıdığımızı düşünebiliriz; oysa başkasının iç dünyasına bütünüyle hükmedemeyiz. Geleceği hesaplamaya çalışabiliriz; fakat yarının bütün ayrıntılarını bilemeyiz.
Bütün bunları kabul etmek, insanın iradesini terk etmesi değildir. Tam tersine, kendi sınırlarını bilerek sorumluluk almasıdır. Kişi üzerine düşeni yapar, doğru bildiği yolda emek verir, hatasını gördüğünde düzeltir; fakat sonucu bütünüyle kontrol edebileceği yanılgısına kapılmaz. Tevekkül, çabayı bırakmak değil, çabanın sınırını bilmektir. Allah’a güvenmek, hayatın bütün yükünü kendi omuzlarında taşıma iddiasından vazgeçerken sorumluluğunu da koruyabilmektir.
Bazen insanın asıl yorgunluğu, yaşadığı olaylardan çok, o olayların kendi istediği biçimde sonuçlanması için verdiği bitmek bilmeyen mücadeleden doğar. Birinin kendisini anlamasını ister. Bir hatanın mutlaka telafi edilmesini bekler. Geçmişteki bir kararın başka türlü olmasını diler. Kaybettiği bir şeyi geri kazanmak için zihninde aynı konuşmaları tekrar tekrar yaşar. Oysa geçmişin değişmeyecek kısmını değiştirmeye çalışırken bugünün imkânlarını gözden kaçırır.
Burada kendimize şu soruyu sorabiliriz: Ben gerçekten çözüm arıyor muyum, yoksa hayatın benim istediğim gibi davranmasını mı bekliyorum?
Bu soru kolay değildir. Çünkü insanın kontrol etme arzusu çoğu zaman kötü niyetten değil, incinmişlikten doğar. Daha önce hayal kırıklığına uğramış bir kalp, bir daha incinmemek için her ayrıntıyı önceden bilmek ister. Terk edilmekten korkan biri, sevilmesini güvence altına almaya çalışır. Geçmişte güvensizlik yaşamış biri, gelecekteki bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmak ister. Fakat hayatın bütün belirsizliklerini ortadan kaldırmak mümkün değildir. İnsan ne kadar çok kontrol etmeye çalışırsa, bazen o kadar fazla kaygının içinde kalabilir.
Kalbin huzuru, her şeyi denetleyebilmekte değil; denetleyemediğimiz şeyler karşısında da doğru tutumu arayabilmektedir. Kendi davranışımızdan sorumluyuz, fakat başkalarının bütün kararlarından değil. Niyetimizi gözden geçirebiliriz, fakat herkesin bizi doğru anlamasını sağlayamayız. Bir ilişki için çaba gösterebiliriz, fakat diğer insanın iradesini elimizde tutamayız. Geleceğe hazırlanabiliriz, fakat bütün ihtimalleri önceden yaşayamayız.
İşte insanın acziyetini kabul etmesi, onun değersizleşmesi değildir. Aksine, kendisini her şeyin merkezine koyan yükten bir miktar kurtulmasıdır. İnsan her şeyi tek başına ayakta tutmak zorunda olmadığını anladığında, çabasını daha sahih bir yere yerleştirebilir. Artık yaptığı işi yalnızca korkuyla değil, niyet ve sorumlulukla yapmayı öğrenebilir. Bir insana yaklaşırken onu kaybetme paniğiyle değil, sevginin gerektirdiği saygıyla davranabilir. Bir kapı kapanırsa kendi hayatının da bütünüyle kapandığına hükmetmeden, önündeki gerçek imkânlara bakabilir.
El-Kahhâr ismi, Allah’ın kudretini düşünürken insanın kendi nefsine verdiği sınırsız yetkiyi de sorgulamasına vesile olabilir. Nefis her zaman kendisini açıkça göstermez. Bazen haklı olma arzusunda saklanır. Bazen son sözü söylemek istemekte. Bazen bir insanın mutlaka geri dönmesi gerektiğine inanmakta. Bazen geçmişte yaşanan bir haksızlığın bütün hayatımızı belirlemesine izin vermekte. Bazen de kendi arzumuz gerçekleşmediğinde hayatın bize karşı olduğunu düşünmekte.
İnsan bir kez olsun durup kendisine bakmalıdır: Benim içimde ne, olması gerekenden daha büyük bir yer kaplıyor? Hangi düşünceye itiraz edemiyorum? Hangi kaybı, kendi varlığımın bütünüyle kaybı gibi yaşıyorum? Hangi insanın davranışına, kendi huzurumu belirleme gücü veriyorum? Hangi beklentim gerçekleşmediğinde Allah’ın bana yakınlığını bile sorgulamaya başlıyorum?
Bu soruların amacı kendimizi suçlamak değildir. İnsan, her duygusunu ve her bağlılığını hemen kusur sayarak da kendisine zulmedebilir. Amaç, kendimizi daha dürüst tanımaktır. Bir bağlılığın bizi yıprattığını fark ettiğimizde kendimize düşman olmak yerine, onun nasıl oluştuğunu anlamaya çalışabiliriz. Bir korkunun kararlarımızı yönetmeye başladığını gördüğümüzde korkuyu inkâr etmek yerine, onu ölçülü bir yere koymayı öğrenebiliriz. Bir insanın hayatımızdaki yerini gereğinden fazla büyüttüğümüzü fark ettiğimizde sevgimizi bütünüyle yok saymak yerine, o sevginin sınırlarını yeniden kurabiliriz.
Çünkü manevi dönüşüm, insanın kendisini parçalayarak değil, hakikati görmeye cesaret ederek başlar. Her yanlış bağlılık bir anda çözülmez. Her alışkanlık bir gecede değişmez. Kalbin yıllar boyunca ördüğü düğümler, çoğu zaman sabırla, farkındalıkla, dua ile ve doğru adımlarla çözülür. Bazen insanın birinden uzaklaşması gerekir; bazen açık bir konuşma yapması, bazen özür dilemesi, bazen hakkını araması, bazen de profesyonel destek alması gerekebilir. Maneviyat, hayatın bu somut sorumluluklarından kaçmak için değil, onlarla daha dürüst ve daha merhametli biçimde yüzleşebilmek için de bir dayanak olabilir.
El-Kahhâr üzerine düşünürken, yaşadığımız her sıkıntıyı doğrudan bu ismin belirli bir tecellisi olarak kesin biçimde yorumlamaktan da kaçınmalıyız. Her kaybın nedenini bilemeyiz. Her ayrılığın ardında ne bulunduğunu, her mahrumiyetin hangi hikmete bağlandığını kesin olarak söyleyemeyiz. İnsan bazen bir kayıptan önemli dersler çıkarır; fakat bu, yaşanan her acının mutlaka belirli bir amaçla meydana geldiğini bildiğimiz anlamına gelmez. Kimi zaman bir haksızlık, gerçekten haksızlıktır ve düzeltilmesi gerekir. Kimi zaman bir hastalık, tıbbi yardım gerektirir. Kimi zaman bir ilişkinin verdiği zarar karşısında sınır koymak gerekir.
Allah’a iman etmek, acıyı yok saymak değildir. Sabır, haksızlığa sessizce boyun eğmek anlamına gelmez. Affetmek, zarar veren bir davranışa yeniden izin vermek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Tevekkül de tedbiri bırakmak değildir. İnsan, Allah’a dayanırken aklını, vicdanını ve sorumluluk duygusunu kullanmaya devam eder.
Bütün bu ölçüler içinde El-Kahhâr isminin tefekkürü, insanı kendi içindeki yanlış hükümranlıkları tanımaya davet eder. Belki de bazen çözülmesi gereken şey, hayatımızdaki bir insanın varlığı değil, ona yüklediğimiz anlamdır. Bazen bırakmamız gereken şey bir hedef değil, o hedef gerçekleşmediğinde kendimizi değersiz sayan hükümdür. Bazen aşmamız gereken şey geçmişin kendisi değil, geçmişin bugünkü bütün seçimlerimizi belirlemesine izin veren düşüncedir.
İnsan birini sevebilir; fakat onun sevgisini kendi varlığının tek ölçüsü hâline getirmek zorunda değildir. Bir şey için emek verebilir; fakat sonucu istediği gibi olmadığında bütün çabasını anlamsız saymak zorunda değildir. Bir hata yapabilir; fakat hatasını kabul edip onarmaya çalışırken kendisini bütünüyle hatasından ibaret görmek zorunda değildir.
Kalpteki sahte merkezler, çoğu zaman kendimizi nasıl tanımladığımızda saklıdır. “Beni terk ederlerse ben hiçbir şeyim.” “Başarısız olursam değersizim.” “Herkes beni anlamalı.” “İstediğim gerçekleşmezse huzur bulamam.” “Geçmişte yaşadığım haksızlık telafi edilmeden hayatıma devam edemem.”
Bu cümlelerin her biri, insanın kendi hayatına nasıl hüküm verdiğini gösteren birer işaret olabilir. Onları fark etmek, hemen susturmak veya kendimizi zorla başka türlü hissetmeye mecbur bırakmak değildir. Önce onları tanımak, sonra da doğru olup olmadıklarını sorgulamaktır. Çünkü bir düşüncenin zihnimizde sürekli tekrarlanması, onun hakikat olduğu anlamına gelmez. Bir korkunun güçlü hissedilmesi, mutlaka gerçekleşeceğini göstermez. Bir insanın bizi reddetmesi, bütün insanlar tarafından reddedileceğimiz anlamına gelmez.
İşte bu noktada El-Kahhâr ismi, kalbin mutlaklaştırdığı şeylerin sınırlı olduğunu hatırlatan bir tefekkür kapısı hâline gelir. Allah’ın kudreti karşısında hiçbir yaratılmış mutlak değildir. Öyleyse bir insanın sözü de, bir başarısızlık da, bir kayıp da, bir korku da bütün varlığımızı tanımlayan son hüküm olmamalıdır.
Bununla birlikte, insanın kalbindeki her bağlılığı tek başına iradesiyle hemen çözebileceğini düşünmek de doğru değildir. Bazı yaralar zaman ister. Bazı alışkanlıklar destek gerektirir. Bazı ilişkilerin bıraktığı izler, güvenli bir ortamda konuşulmayı ve anlaşılmayı bekler. İnsan bu süreçte kendisine merhamet göstermelidir. Kendisini her zorlandığında suçlamak yerine, bir adım daha atabilmenin yollarını aramalıdır. Manevi olgunluk, yalnızca neyi bırakmamız gerektiğini bilmek değil; bırakmakta zorlandığımız zamanlarda kendimize nasıl davranacağımızı da öğrenmektir.
Kur’ân’ın bize hatırlattığı tevhid, insanın yalnızca dilindeki bir ifade değil, yönelişindeki bir ölçüdür. Kalbimiz dağılabilir; fakat dağıldığını fark ettiğimizde yeniden yönümüzü bulmaya çalışabiliriz. İnsanlara güvenebiliriz; fakat insanın sınırlı olduğunu da kabul edebiliriz. Bir şeyin gerçekleşmesini gönülden isteyebiliriz; fakat gerçekleşmediğinde Allah’ın rahmetinin de sona erdiğini düşünmek zorunda değiliz.
Sâd sûresinde El-Kahhâr ismiyle birlikte Allah’ın birliği vurgulanırken, hemen ardından O’nun Rab oluşunun ve bağışlayıcılığının anılması, insana kudret ile rahmeti birlikte düşünme imkânı verir. Allah’ın kudretini anmak, yalnızca korkuyla ürpermek değildir. O’nun rahmetini hatırlamak da yalnızca istediğimiz her şeyin gerçekleşeceğine inanmak değildir. İnsan hem sınırlılığını hem de ümit imkânını birlikte taşıyabilir. Hatasını kabul ederken bağışlanmayı umabilir; bir kaybın ardından yas tutarken yeniden ayağa kalkmanın yollarını arayabilir; bir kapının kapanması karşısında üzülürken hayatın henüz bilmediği imkânlara da açık kalabilir.
Ve burada Gaffâr isminin hatırlattığı bağışlanma ümidi, insanın kalbine ayrı bir ferahlık getirir. Çünkü insan bazen kendi hatalarının altında ezilir. Bir zamanlar yaptığı yanlışları sürekli hatırlayarak kendisine yeni bir hayat kurma hakkı tanımaz. Oysa samimi tövbe, yalnızca pişmanlık duymak değil; yanlışın farkına varmak, Allah’tan bağışlanma dilemek ve mümkün olduğu ölçüde yanlışın sonuçlarını onarmaya çalışmaktır. Başkasının hakkına girilmişse o hakkı gözetmek, zarar verilmişse telafi yollarını aramak, aynı hataya dönmemek için tedbir almak da bu sorumluluğun parçalarıdır.
İnsan geçmişini değiştiremez; fakat geçmişi karşısındaki bugünkü tutumunu değiştirebilir. Dün yaptığı hatayı inkâr etmek zorunda değildir. Onu bütün kimliğinin üzerine mühürlemek de zorunda değildir. Pişmanlık, insanı daha dürüst bir hayata yöneltiyorsa kıymetlidir. Fakat insanı bütünüyle ümitsizliğe sürüklüyor, sorumluluk almaktan alıkoyuyor ve hiçbir şeyin değişemeyeceğine inandırıyorsa, o duygunun içinde de yeniden düşünülmesi gereken bir taraf vardır.
El-Kahhâr isminin tefekküründe kendimize yalnızca neye bağlandığımızı değil, neyin altında ezildiğimizi de sorabiliriz. Bazen bir başkasının hükmü altında kalırız; bazen kendi zihnimizde kurduğumuz acımasız mahkemenin. Bazen insanların bizi nasıl gördüğünü düşünmekten kendi vicdanımızı işitemeyiz. Bazen de geçmişte yaşanan bir olayın hükmünü o kadar büyütürüz ki bugünkü imkânlarımızı göremez oluruz.
Oysa insanın hayatı, başkalarının kendisi hakkında verdiği hükümlerden ibaret değildir. Bir insan bizi yanlış anlayabilir. Bir başkası emeğimizi görmeyebilir. Bir ilişki istediğimiz gibi sonuçlanmayabilir. Bir hedefe ulaşamayabiliriz. Bunların her biri gerçek bir üzüntü doğurabilir; fakat hiçbiri tek başına bütün varlığımızın değerini belirlemez. İnsan, kendisine yapılan haksızlığı küçümsemeden de onun bütün hayatını yönetmesine izin vermemeyi öğrenebilir.
Belki de kalbin olgunlaşması, tam burada başlar: İnsanların hayatımızdaki yerini korurken onların hükmünü mutlaklaştırmamakta; arzularımızı taşırken onları hakikatin ölçüsü hâline getirmemekte; geçmişi hatırlarken bugünü bütünüyle geçmişe teslim etmemekte.
Ve bir gün insan, kendisini yıllarca yoran aynı sorunun karşısında farklı bir yerde durduğunu fark eder. Artık yalnızca “Neden istediğim olmadı?” diye sormaz. “Bu yaşadığım karşısında nasıl daha doğru, daha merhametli ve daha sorumlu davranabilirim?” diye de sorar. Artık her kapının açılmasını kendi değerinin kanıtı saymaz. Her ayrılığı kendi eksikliğinin hükmü olarak görmez. Her belirsizliği felaketin habercisi kabul etmez.
Bu, acının bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. İnsan yine özler, yine üzülür, yine korkar. Fakat duygularını hayatının mutlak hükümdarı hâline getirmemeyi yavaş yavaş öğrenir. Kalbinden geçen her düşünceye boyun eğmek zorunda olmadığını anlar. Bir duyguyu yaşayabilir ama onun emriyle hareket etmeden önce durup düşünebilir. Birini sevebilir ama kendisini yok saymadan sevebilir. Bir şeyi isteyebilir ama onu elde edemediğinde de hakikate ve sorumluluğa bağlı kalabilir.
El-Kahhâr ismi üzerine tefekkür, işte bu iç muhasebeye kapı aralayabilir. İnsan kendi nefsini sorgularken başkalarının kusurlarını saymakla yetinmemelidir. Kendi kalbinde nelerin büyüdüğüne, hangi arzuların kendisini yönlendirdiğine, hangi korkuların kararlarını daralttığına bakmalıdır. Bu bakış, kendini hor görmek için değil, kendini daha doğru tanımak içindir.
Çünkü insanın özgürleşmesi her zaman dışarıdaki bütün engellerin ortadan kalkmasıyla başlamaz. Bazen dışarıdaki şartlar değişmeden önce insanın onlara yüklediği anlam değişir. Bazen hayatın tamamını kontrol edemeyeceğini kabul etmek, yapabileceği şeyi daha açık görmesini sağlar. Bazen bir beklentiyi bırakmak, sevgiyi bırakmak değil; sevgiyi korkunun esaretinden kurtarmaktır. Bazen bir insanın onayından vazgeçmek, insanları önemsememek değil; kendi vicdanını yeniden işitebilmektir.
Bu yüzden El-Kahhâr ismini anarken, hayatımızdaki her kaybı ilahî bir cezaya veya kesin bir mesaja bağlamak yerine, yaşadıklarımız karşısında kalbimizi ve davranışlarımızı nasıl gözden geçirebileceğimizi düşünelim. Her olayın hikmetini bildiğimizi iddia etmeden, her acıdan mutlaka bir sonuç çıkarmaya kendimizi zorlamadan, fakat hiçbir tecrübeyi de düşünmeden geçiştirmeden yaşayalım.
Belki de insanın aynı döngüden çıkması, her defasında başka bir insana, başka bir işe veya başka bir ihtimale yönelmesinden önce, kendi içindeki tekrar eden hükmü fark etmesiyle mümkün olur. “Beni seçmezlerse değersizim.” “Her şey benim istediğim gibi olmalı.” “Kaybedersem toparlanamam.” “Bir insanın sevgisi olmadan eksik kalırım.” Bu hükümler sorgulandığında, insanın önünde yeni bir hareket alanı açılabilir.
Ve o alanın içinde dua vardır. Fakat dua, Allah’tan yalnızca dışımızdaki şartları değiştirmesini istemek değildir. Bazen doğruyu görebilmek, bazen sabır gösterebilmek, bazen bir yanlıştan geri dönebilmek, bazen hakkımızı koruyabilmek, bazen de artık taşıyamadığımız bir yük için yardım isteyebilmek üzere dua ederiz.
Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca istediğine kavuşmak değildir. Bazen istediği şeyin kendisine uygun olup olmadığını anlayabilmeye, bazen bir kayıpla yüzleşebilmeye, bazen bir ilişkiyi onarmaya, bazen de zarar veren bir bağdan güvenli biçimde uzaklaşabilmeye ihtiyaç duyar. Allah’tan hayır istemek, yalnızca belirli bir sonuca tutunmak değil, doğru olanı ararken kalbimizi de davranışlarımızı da O’nun rızasına yöneltmeye çalışmaktır.
El-Kahhâr isminin huzurunda insan, kendi sınırlılığını kabul ederken ümitsizliğe düşmek zorunda değildir. Her şeyi bilemeyiz, herkesi değiştiremeyiz, bütün sonuçları belirleyemeyiz. Fakat niyetimizi gözden geçirebilir, sorumluluğumuzu yerine getirebilir, yanlışımızı onarabilir ve kalbimizi yeniden doğru yöne çevirmeye çalışabiliriz. Bu çaba, insanın kendisini mutlak güç sahibi saymaktan vazgeçip kulluğun hakikatine yaklaşmasının bir parçasıdır.
Öyleyse gelin, bir an duralım. Kalbimizin en sessiz yerine dönelim. Bizi yıllardır yoran bağlılıkları, bir türlü bırakamadığımız beklentileri, kendimize karşı kurduğumuz acımasız hükümleri düşünelim. Bir insanın sözüne ne kadar anlam yüklediğimizi, bir kaybın bizi nasıl tanımlamaya başladığını, hangi korkuların önünde küçüldüğümüzü fark etmeye çalışalım.
Bunu yaparken kendimizi suçlamayalım. İnsan olmak, yanılmayı da öğrenmeyi de içinde taşır. Kalp bazen dağılır, bazen yanlış yere tutunur, bazen hakikati bildiği hâlde alışkanlığından vazgeçemez. Önemli olan, bu hâlleri inkâr etmeden yeniden yönümüzü aramaktır. Allah’tan bize basiret, sabır ve doğru adımlar için kuvvet vermesini dilemektir.
Ve bütün bu düşüncelerin sonunda kalbimizde şu soru kalsın: Ben neyi kaybetmekten bu kadar korkuyorum ki onun uğruna kendi iç huzurumu kaybediyorum? Neyi vazgeçilmez sayıyorum ki onsuz bir hayatı düşünemiyorum? Kimin hükmünü o kadar büyüttüm ki kendi vicdanımın sesini duyamaz oldum?
Belki bu soruların cevabı bir anda gelmeyecek. Belki bazı düğümler uzun zaman isteyecek. Fakat insan hakikati aramaktan vazgeçmediğinde, kendisine dürüstçe bakmayı sürdürdüğünde ve doğru olan için adım attığında, değişimin imkânını da canlı tutmuş olur.
El-Kahhâr isminin hatırlattığı kudret, insana kendi sınırlılığını gösterirken; Allah’ın rahmetini ve bağışlayıcılığını hatırlamak da bu sınırlılık içinde ümit etmeyi öğretir. İnsan kendi nefsinin her arzusuna teslim olmak zorunda değildir. Kendi korkularını mutlak hüküm kabul etmek zorunda değildir. Bir kaybın ardından bütün hayatını kaybettiğine inanmak zorunda değildir. Yeniden düşünebilir, yeniden öğrenebilir, yeniden yönünü bulabilir.
Çünkü kalbin gerçek huzuru, dünyadaki her şeyin istediğimiz biçimde bize boyun eğmesinde değil; her şeyin sınırlı olduğunu bilerek Allah’a yönelmekte, üzerimize düşen sorumluluğu taşımakta ve hayatın belirsizlikleri içinde hakikatten ayrılmamaya çalışmaktadır.
İnsan bazen bir şeyin elinden alınmasından korkar; oysa bazen asıl mesele, o şeyin kalbinde ne kadar yer kapladığını görebilmektir. Bazen bir kapının kapanmasına üzülür; fakat bu üzüntünün içinde kendi değerini yeniden tanımlamayı öğrenebilir. Bazen bir insanın kendisini anlamamasına kırılır; fakat bütün anlaşılma ihtiyacını tek bir kalbin hükmüne bırakmamayı keşfedebilir.
Bütün bunlar kolay değildir. Fakat her iç muhasebe, her samimi dua, her doğru adım insanın kendisini daha yakından tanımasına vesile olabilir. Biz her olayın ardındaki hikmeti bildiğimizi söylemeden, her acının nedenini kesinleştirmeden, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeden yolumuza devam edebiliriz.
Rabbimiz kalplerimizi kendisinden uzaklaştıran ölçüsüz bağlılıklardan korusun. Nefsimizin isteklerini hakikatin önüne geçirmemeyi, sevgiyi bağımlılığa, korkuyu mutlak hükme, arzuyu vazgeçilmez bir iddiaya dönüştürmemeyi bizlere nasip eylesin. Bize kendi kusurlarımızı görebilecek bir basiret, yanlışlarımızı düzeltebilecek bir cesaret, başkalarının hakkını gözetebilecek bir vicdan ve kontrol edemediğimiz şeyler karşısında sorumluluğumuzu unutmayan bir tevekkül ihsan eylesin.
Kalbimizde büyüttüğümüz her şeyi doğru yerine koymayı, kayıplarımız karşısında ümitsizliğe düşmemeyi, hatalarımız karşısında tövbe kapısını açık tutmayı ve başımıza gelenleri anlamaya çalışırken kendimize de merhamet göstermeyi bizlere öğret.
Bizi insanların hükmüne mahkûm olmaktan, korkularımızın esiri hâline gelmekten ve kendi nefsimizin iddialarını hakikat sanmaktan muhafaza eyle. Sevgimizi ölçülü, niyetimizi temiz, adımlarımızı doğru eyle. Hakkı görebilmeyi, hak üzere durabilmeyi ve gerektiğinde yanlışımızdan dönebilmeyi nasip et.
Ya Rabbi, kalbimizin dağıldığı yerde bize yeniden yönümüzü bulmayı, içimizde büyüyen düğümleri sabırla çözmeyi ve her şeyin ötesinde Sana kulluğun huzurunu hatırlamayı nasip eyle. Bizi yalnızca istediğine kavuşanlardan değil, hayrı arayan, doğruyu gözeten, rahmetinden ü
