# El-Kerîm: Varlığın İlk İhsanı — Nimeti Veren Rabbini Unutmamak
Elimizde olanları hiç düşündük mü? Sabah gözlerimizi açtığımızda bizi karşılayan ışığı, göğsümüze dolan nefesi, kalbimizin sessizce sürdürdüğü hayatı, bugüne kadar yediğimiz her lokmayı, içtiğimiz her yudumu… Bunların hangisini bütünüyle kendi gücümüzle meydana getirdik? Elbette çalıştık, emek verdik, yorulduk, mücadele ettik. Bir yere ulaşmak için yürüdük, bir hayat kurmak için çabaladık, sahip olduklarımızı korumak için gayret gösterdik. Fakat bütün bunları yapabilecek gücü, aklı, iradeyi ve imkânı nereden bulduk? Emeğimizi ortaya koyduk; peki emeğimizi mümkün kılan şartları bütünüyle biz mi hazırladık?
İnsan bazen kendi gayretinin içinde kaybolur. Başardığı her şeyin yalnızca kendi kudretinden doğduğunu düşünür. Kazandıkça kendisine daha fazla güvenir, yükseldikçe başlangıç noktasını unutur. Bir zamanlar ihtiyaç duyduğu yardımı, kendisine açılan kapıları, yolunu kolaylaştıran insanları ve önüne çıkan fırsatları hatırlamaz olur. Zamanla “Ben yaptım, ben kazandım, ben başardım, ben hak ettim” cümleleri kalbinde kök salar. Oysa insanın emeğini inkâr etmeden de kendisinden büyük bir hakikati kabul etmesi mümkündür: Gayret kuldan, imkân ve ihsan Allah’tandır.
El-Kerîm ismi, insanı tam da bu noktada durdurur. Çünkü kerem, yalnızca birine mal vermek, bir ihtiyacını gidermek veya bir kapıyı açmak değildir. Kerem; karşılık beklemeden ihsanda bulunmayı, lütfetmeyi, bağışlamayı ve iyiliği dar bir hesap anlayışının ötesine taşımayı düşündürür. El-Kerîm olan Allah’ın ihsanını tefekkür etmek, yalnızca sahip olduklarımızı saymak değil, sahip olmanın kendisini de bir lütuf olarak görebilmektir.
Biz çoğu zaman nimeti, hayatımıza sonradan giren şeylerde ararız. Bir iş bulduğumuzda, bir ev aldığımızda, beklediğimiz haberi duyduğumuzda veya bir sıkıntıdan kurtulduğumuzda nimetin farkına varırız. Elbette bunların her biri şükre vesile olabilir. Fakat insan, nimetin başlangıcını biraz daha geride aradığında daha derin bir tefekkürle karşılaşır. Bir nimeti alabilecek bir bedene sahip olmak, onu anlayabilecek bir akıl taşımak, bir güzelliği fark edebilecek gözlere ve bir sözü duyabilecek kulaklara sahip olmak da başlı başına üzerinde düşünülmeye değer lütuflardır.
Daha da ötesinde, insanın varlığını düşünelim. Biz dünyaya gelmeden önce kendimiz için bir talepte bulunmadık. Hangi zamanda, hangi ailede, hangi şartlarda doğacağımızı belirlemedik. Hayata gözlerimizi açtığımızda, önümüzde bizden önce kurulmuş bir dünya, bizi bekleyen ilişkiler, imkânlar ve sorumluluklar vardı. Varlığımızı kendi başımıza meydana getirmedik. Bu hakikat üzerinde durmak, insanın kendisini hayatın mutlak sahibi olarak görmesini zorlaştırır.
Sadreddin Konevî’ye atfedilen varlık ve kerem ilişkisi üzerine düşünceler de bu noktada anlam kazanır. Bu düşünce çizgisinde kerem, yalnızca var olan bir şeye sonradan verilen nimetlerle sınırlı görülmez; varlığın kendisi de ilâhî ihsan bağlamında değerlendirilir. Böylece insan, “Bana ne verildi?” sorusunun yanına daha temel bir soru koyar: “Benim var oluşumun kendisi nasıl bir nimettir?”
Bu sorunun cevabı, insanın hayatındaki bütün güçlüklerin ortadan kalktığını söylemez. Dünyada acı, kayıp, haksızlık ve yoksunluk vardır. Her insanın hayat şartları aynı değildir; herkes aynı imkânlarla başlamaz ve herkesin taşıdığı yük aynı ağırlıkta olmaz. Varlığı bir nimet olarak düşünmek, yaşanan acıları küçümsemek veya insanların çektiği sıkıntıları önemsiz saymak anlamına gelmemelidir. Aksine bu tefekkür, hayatın kıymetini daha iyi anlamaya ve insanın hem kendisine hem de başkalarına karşı daha merhametli davranmasına vesile olabilir.
El-Kerîm isminin önünde durduğumuzda, Kur’an-ı Kerîm’in İnfitar suresindeki o sarsıcı hitap kalbimize ulaşır:
“Ey insan! Seni keremi bol Rabbine karşı aldatan nedir?” (İnfitar, 82/6; mealen)
Bu ayet, insanın yalnızca başkalarına karşı yaptığı yanlışları değil, kendi varlığına ve Rabbine karşı geliştirdiği gafleti de düşünmesini ister. Ayetteki hitap, insanı kendisiyle yüzleştirir. İnsan, kendisine verilenleri görürken bunları veren karşısında nasıl bir tavır taşıdığını da sorgulamalıdır.
Burada dikkate değer bir incelik vardır: Ayet, insanın Rabbini yalnızca kudret ve ceza kavramları üzerinden düşünmesini istemez; O’nun keremini de hatırlatır. Fakat bu hatırlatma, insana sorumluluktan kaçmak için bir gerekçe sunmaz. Tam tersine, kendisine bu kadar çok imkân verilmiş bir insanın neden gaflete düştüğünü sorgulatır. Kerem, insanın yanlışlarını önemsememesine değil, kendisine verilen fırsatların değerini anlamasına vesile olmalıdır.
Bazen insanı gaflete sürükleyen şey, yalnızca yoksunluk değildir; sahip olduklarının kesintisiz devam edeceği düşüncesidir. Bir nimet uzun süre elimizde kaldığında onu olağan kabul etmeye başlarız. Sağlığımız yerindeyken bedenimizi düşünmeyiz. Bir insan yanımızdayken varlığının kıymetini yeterince fark etmeyebiliriz. Her sabah yeni bir güne uyandığımızda, bu imkânı kendiliğinden ve sonsuza kadar sürecekmiş gibi görebiliriz. Sonra bir değişiklik meydana geldiğinde, daha önce sıradan sandığımız şeyin ne kadar değerli olduğunu anlarız.
Gafletin bir yüzü de budur: Nimete alışmak ve alıştığımız şeyi artık nimet olarak görememek.
Fakat şükür, insanın her an büyük duygular yaşaması veya sahip olduğu her şeyden sürekli memnun görünmesi değildir. Şükür, nimetin farkına varmak ve onu doğru kullanmaya yönelmektir. Sağlığına şükreden insan bedenini korumaya çalışır. Bilgisine şükreden insan bilgisini kibir aracı hâline getirmemeye gayret eder. Maddî imkânlarına şükreden insan, ihtiyaç sahibini görmezden gelmemeyi öğrenir. Kendisine güvenen bir insanın varlığına şükreden kişi de o güveni istismar etmemeye dikkat eder.
Şükür, yalnızca dilde kalan bir teşekkür değil; nimetin ahlâkına uygun yaşamaya çalışmaktır.
El-Kerîm ismi insanın kendisini değerlendirme biçimini de değiştirebilir. Bir işte başarı elde ettiğimizde emeğimizin karşılığını görmemiz doğaldır. Kendi çabamızı takdir edebilir, gelişimimizle gurur duyabiliriz. Fakat bütün başarıyı kendimize mal etmekle emeğimizi kabul etmek aynı şey değildir. İnsan çalışmış olabilir; ancak çalışabilme gücü, öğrenme imkânı, karşılaştığı fırsatlar ve başkalarından gördüğü destek de bu yolculuğun parçalarıdır.
Bu hakikati kabul etmek, insanın değerini azaltmaz. Aksine onu kibirden korurken gayretini sürdürmesine yardımcı olur. Çünkü insan, sahip olduğu imkânları yalnızca kendi gücünün değişmez bir sonucu olarak görmediğinde, kaybetme korkusunun içinde de biraz daha sağlam durabilir. Başarıyı bir mülkiyet iddiasına dönüştürmek yerine, onu şükür ve sorumluluk vesilesi olarak değerlendirmeyi öğrenebilir.
Bununla birlikte, “Her şeyi Allah verir” düşüncesini insanın kendi emeğini küçümsemesi için kullanmamak gerekir. Çalışmak, öğrenmek, tedbir almak ve sorumluluklarını yerine getirmek de insanın hayatındaki önemli görevlerdir. Tevekkül, gayretin karşıtı değildir. İnsan elinden geleni yapar; fakat bütün sonuçların kendi kontrolünde olmadığını bilir. Başarısızlık yaşadığında kendisini bütünüyle değersiz saymaz, başarı kazandığında da kendisini başkalarından üstün görmez. Gayretini sürdürürken kalbini yalnızca sonuçlara bağlamamaya çalışır.
El-Kerîm isminin insandaki yansımalarından biri de cömertliktir. Allah’ın ihsanını düşünmek, insanı başkalarına karşı daha açık yürekli olmaya çağırabilir. Fakat cömertlik yalnızca para vermek değildir. Birinin sözünü sabırla dinlemek, ihtiyacı olduğunda yanında durmak, bilgisini paylaşmak, bir insanın hakkını savunmak, hatasını yüzüne vurmak yerine onu incitmeden uyarmak da cömertliğin farklı biçimleri olabilir.
Bazen bir insanın ihtiyacı olan şey, maddî bir yardım değildir. Bazen yalnızca anlaşılmak, yargılanmadan dinlenmek, zor bir zamanda yalnız bırakılmamak ister. Elimizden gelen küçük bir iyilik, onun hayatındaki bütün sorunları çözmeyebilir; ancak yükünü bir miktar hafifletebilir. İnsan, sahip olduğu her şeyi veremez. Fakat elindeki imkânın bir bölümünü başkasının iyiliğine yönlendirebilir.
Burada ince bir dengeyi de unutmamak gerekir: Cömert olmak, insanın kendisini tüketmesi veya başkalarının her talebine koşulsuz boyun eğmesi demek değildir. Kişinin kendi sorumluluklarını, ihtiyaçlarını ve sınırlarını gözetmesi de önemlidir. Her isteğe evet demek zorunda değiliz. Bazen bir talebi karşılayamayabilir, bazen yardım etmek için yeterli imkâna sahip olmayabiliriz. Önemli olan, elimizden geleni samimiyetle yapmak ve veremediğimiz şeyler karşısında da merhametli kalabilmektir.
Gerçek cömertlik, yalnızca hak ettiğini düşündüğümüz insanlara iyilik etmekten ibaret değildir. Bazen iyilik yaptığımız kişinin bize teşekkür etmemesi, davranışımızı takdir etmemesi veya karşılık verememesi mümkündür. Eğer bütün iyiliklerimizi mutlaka karşılığında bir şey almak için yapıyorsak, cömertliğimiz görünmez bir alışverişe dönüşebilir. İnsan elbette emeğinin ve iyiliğinin istismar edilmesini kabul etmek zorunda değildir. Ancak her iyiliği bir borç senedine dönüştürmeden de yardım edebilmek, kalbi hesapçılıktan uzaklaştıran bir erdemdir.
Affetmek meselesinde de benzer bir hassasiyet gerekir. Birinin bize yaptığı haksızlığı affetmek bazen kalbimizdeki öfkeyi azaltabilir; fakat affetmek, zararı inkâr etmek, adalet aramaktan vazgeçmek veya bir insanın aynı kötülüğü sürdürmesine izin vermek değildir. İnsan, kendi güvenliğini koruyabilir, sınır koyabilir ve gerektiğinde hakkını arayabilir. Kerem, haksızlığa sessiz kalmakla aynı şey değildir. Merhamet, adaletin karşısında değil, onunla birlikte anlam kazanır.
El-Kerîm ismi, insanın Allah’tan isteme biçimini de düşünmesine vesile olur. Bazı insanlar insanlardan çok kez reddedildikleri için zamanla ihtiyaçlarını dile getirmekten çekinir. Yardım istemeyi bir zayıflık sayar, bir talepte bulunduğunda değerinin azalacağını düşünür. Oysa ihtiyaç sahibi olmak insan olmanın bir parçasıdır. İnsan bazen tek başına yapamadığı bir işi başkasından yardım isteyerek tamamlar. Bazen bir dostun desteğine, bazen bir uzmanın bilgisine, bazen de kendisine uzatılacak bir ele ihtiyaç duyar.
Allah’a dua etmek de kulun ihtiyacını ve aczini kabul ederek Rabbine yönelmesidir. Dua, insanın her şeyi kontrol edemediğini bilmesi ve umudunu Allah’a açmasıdır. Fakat duanın karşılığını belirli bir biçimde, belirli bir zamanda ve mutlaka istediğimiz sonuçla sınırlamak doğru değildir. İnsan bir şey ister; fakat hayatın bütün hikmetini kuşatamaz. Bu sebeple dua ederken isteğimizi açıkça dile getirmekle birlikte, kendi çabamızı sürdürmeyi ve sonuç karşısında sabırla hareket etmeyi de öğreniriz.
El-Kerîm ismi, insana Allah’ın rahmetine yönelmekten utanmaması gerektiğini hatırlatabilir. İnsan hatalarıyla, eksikleriyle ve pişmanlıklarıyla Rabbine dönebilir. Tövbe etmek için kusursuz hâle gelmeyi beklemek gerekmez; insan kusurunu fark ettiğinde, onu düzeltmek ve bir daha tekrarlamamak için gayret gösterdiğinde yönelişini başlatabilir. Allah’ın keremini hatırlamak, umudu korumaya yardımcı olur. Ancak bu umut, sorumluluğu terk etmenin bahanesi olmamalıdır. Bir yanlıştan dönmek, gerekiyorsa özür dilemek, zararı onarmak ve daha doğru bir hayat için adım atmak da bu yönelişin parçalarıdır.
İnsan, El-Kerîm ismini yalnızca kendisine ne verileceğini düşünerek değil, kendisine verilenlerle nasıl bir insan olacağını sorarak da anlayabilir. Çünkü nimet, insanın karakterinden bağımsız değildir. Bir imkân bizi daha merhametli yapabileceği gibi, dikkatsiz ve kibirli de kılabilir. Bir başarı bizi daha sorumlu davranmaya yöneltebileceği gibi, başkalarını küçümsemeye de sürükleyebilir. Bir bolluk paylaşmayı öğretebileceği gibi, insanı kendi dünyasına kapatabilir.
Bu yüzden her nimet karşısında sorulabilecek sade ama derin bir soru vardır: Bana verilen bu imkânla ne yapıyorum?
Bir söz söyleme gücümüz varsa, o sözle bir gönlü kırıyor muyuz, yoksa bir hakikati incitmeden dile getirmeye mi çalışıyoruz? Bir insanı destekleyebilecek durumdaysak, bunu yalnızca kendimize fayda sağlayacağı zaman mı yapıyoruz? Bilgimiz varsa, onu başkalarını küçümsemek için mi kullanıyoruz, yoksa faydaya dönüştürmek için mi? Maddî imkânlarımız varsa, onları yalnızca biriktiriyor muyuz, yoksa gerektiğinde paylaşmayı da biliyor muyuz?
Bu sorular, insanın kendisini başkalarından üstün görmesi için değil, kendi kalbini tanıması için vardır. Başkalarının cömertliğini yargılamadan önce kendi imkânlarımızı değerlendirmek, başkasının eksikliğini konuşmadan önce kendi sorumluluğumuzu hatırlamak gerekir. Zira insanın manevi yolculuğu, çoğu zaman büyük iddialardan değil, küçük ve samimi düzeltmelerden oluşur.
El-Kerîm ismiyle tefekkür ederken varlığın kendisini, hayatın bize sunduğu imkânları, insan ilişkilerindeki iyiliği ve Allah’a yönelme fırsatını birlikte düşünebiliriz. Böylece şükür, yalnızca sahip olduklarımızın sayısını artırmaya yönelik bir beklenti olmaktan çıkar; hayatı daha dikkatli, daha adil ve daha merhametli yaşama gayretine dönüşür.
Belki de insanın öğrenmesi gereken en zor şeylerden biri şudur: Her şeyi kendisinin meydana getirdiğini sanmadan emek vermek, her şeyi kontrol edemediğini bilerek sorumluluk almak, kendisine verilenleri küçümsemeden daha iyisi için çabalamak ve iyilik yaparken her zaman karşılık beklememek.
El-Kerîm olan Rabbimizin keremini düşünmek, bize yalnızca istemeyi değil, vermeyi de öğretmelidir. Yalnızca nimet beklemeyi değil, nimet karşısında şükretmeyi; yalnızca kendi ihtiyaçlarımızı görmeyi değil, başkasının ihtiyacını da fark etmeyi; yalnızca affedilmeyi dilemek değil, hatalarımızla yüzleşip daha adil davranmayı da hatırlatmalıdır.
Öyleyse bugün kendimize dönüp bakalım. Hayatımızda sıradanlaştığı için fark etmediğimiz hangi nimetler var? Hangi başarılarımızda bize destek olanları unuttuk? Hangi iyilikleri yapabilecek imkânımız olduğu hâlde erteledik? Kime karşı daha merhametli, hangi konuda daha adil, hangi davranışımızda daha cömert olabiliriz?
Bu soruların cevapları bir günde tamamlanmayabilir. Fakat insan, kendisini sorgulamaya başladığında hayatını daha bilinçli yaşamaya da başlar. Her gün bir nimeti fark etmek, bir teşekkür etmek, bir haksızlığa ortak olmamak, bir iyiliği imkân ölçüsünde gerçekleştirmek ve bir hatayı düzeltmek… Bunlar küçük görünebilir; fakat insanın ahlâkını şekillendiren şey çoğu zaman tekrar edilen küçük tercihlerdir.
Allah’ım, ey El-Kerîm olan Rabbimiz! Bize verdiğin nimetleri fark etmeyi, onların kıymetini bilmeyi ve şükürle yaşamayı nasip eyle. Gayretimizi inkâr etmeden, her imkânın yalnızca kendi gücümüzden doğduğunu sanmaktan bizi koru. Başardığımızda kibirlenmekten, kaybettiğimizde ümitsizliğe düşmekten muhafaza eyle. Bize emek vermeyi, sabretmeyi ve sonuçları Sana havale ederken sorumluluklarımızı yerine getirmeyi öğret.
Ya Rabbi, kalbimizi cimrilikten, dilimizi incitmekten, elimizi haksızlıktan koru. Bize verilen maddî ve manevî imkânları hayra vesile eyle. İhtiyaç sahibini fark eden, bir gönlü kırmadan hakikati söyleyebilen, iyilik yaparken her zaman karşılık beklemeyen kullarından olmayı nasip et. Fakat merhametimizi adaletten, cömertliğimizi hikmetten, affımızı da hakkı gözetmekten ayırma.
Bize Sana yönelmekten utanmayan, hatasını fark ettiğinde tövbe eden, yanlışını düzeltmek için gayret gösteren bir kalp ver. İnsanlardan gördüğümüz iyilikleri unutturma; bize iyilik edenlere teşekkür etmeyi, bizim iyilik ettiğimiz insanlardan da her zaman karşılık beklememeyi öğret. Gönlümüzü nimetle şımarmaktan, yoksunlukla kararmaktan koru. Varlığımızı şükre, bilgimizi hikmete, gücümüzü adalete, sevgimizi merhamete dönüştür.
Ya Kerîm olan Rabbimiz, rahmetinden ümidimizi kesmeden Sana yönelmeyi, bize düşen gayreti gösterirken Sana güvenmeyi ve Senin keremini tanıdıkça kullarına daha güzel davranmayı nasip eyle. Bizi nimeti alıp nimet vereni unutanlardan değil, nimeti tanıyıp şükredenlerden; iyiliği görüp karşılık beklemeden iyilik etmeyi öğrenenlerden eyle.
Âmin.
Yâ Kerîm… Yâ Kerîm… Yâ Kerîm…
Belki de El-Kerîm isminin kalbimizde bıraktığı en derin hatırlatma şudur: Hayat yalnızca elde ettiklerimizden ibaret değildir. Varlığımız, nefesimiz, öğrenme imkânımız ve iyiliğe yeniden yönelebilme fırsatımız da üzerinde düşünmemiz gereken nimetlerdir. Bu nimetleri fark ettikçe kendimizi hayatın tek sahibi gibi görmekten uzaklaşır; bize düşen sorumluluğu daha açık biçimde kavrarız.
Rabbimiz, keremini tanıyan ve bu tanıyışı güzel ahlâka dönüştüren kullarından eylesin. Gönlünüz şükürle genişlesin, gayretiniz bereket bulsun, eliniz iyiliğe, diliniz güzel söze, kalbiniz merhamete yönelsin. Rabbimize emanet olun.
