# EL-KUDDÛS: KALBİN ARINMA YOLCULUĞU — GEÇMİŞİN GÖLGESİNDEN İLAHÎ HUZURA
İnsan, bazen geride bıraktığını sandığı bir geçmişi içinde taşır. Yıllar önce söylenmiş bir söz, kendisine yapılmış bir haksızlık, bir vedanın ardından yarım kalan cümleler, affedemediği bir insanın yüzü… Zaman geçer, hayat değişir, insanlar başka yollara gider; fakat insanın içinde bir yer, yaşananların yankısını taşımaya devam eder. Bazen hiç beklemediği bir anda eski bir hatıra yeniden belirir. Bir ses, bir bakış, bir kelime geçmişin kapısını aralar. İnsan kendisini bugün yaşarken bulur, ama kalbinin bir yanı hâlâ dünün içinde konuşmaktadır.
Peki insan, geçmişinde yaşadığı her şeyi unutmak zorunda mıdır? Huzura kavuşabilmek için kendisine yapılan haksızlığı hiç hatırlamaması mı gerekir? Bir zamanlar canını yakan olayları zihninden bütünüyle silmeden de kalbini hafifletebilir mi? Belki de arınmak, geçmişi hiç yaşanmamış hâle getirmek değil; onun bugünkü varlığımız üzerindeki hükmünü yavaş yavaş azaltmaktır. Hatırayı inkâr etmeden, acıyı küçümsemeden, fakat kendimizi de o hatıranın içine hapsetmeden yaşayabilmektir.
El-Kuddûs ismi, bu sorular üzerinde tefekkür etmek için derin bir kapı aralar. Allah’ın güzel isimlerinden olan El-Kuddûs, her türlü noksanlıktan münezzeh, mutlak kutsallık ve paklık sahibi olan anlamını taşır. Bu isim, insanın sınırlı ve eksik yaratılışıyla Allah’ın hiçbir şeye benzemeyen kemali arasındaki farkı hatırlatır. İnsan yanılır, unutur, eksilir, bazen nefsinin arzusuna yenilir. Duyguları değişir, bilgisi sınırlıdır, iradesi her zaman arzuladığı kadar güçlü değildir. Allah ise yaratılmışların eksikliklerinden münezzehtir; hiçbir varlık O’na benzemez.
Kur’ân-ı Kerîm’de Haşr sûresinin 23. âyetinde Allah’ın El-Kuddûs ismi zikredilir. Aynı sûrenin 24. âyetinde de göklerde ve yerde bulunanların Allah’ı tesbih ettiği bildirilir. Bu ilahî isimler üzerinde durmak, insanın bakışını kendi sınırlı ölçülerinden daha geniş bir hakikat ufkuna yöneltir. Çünkü insan çoğu zaman kendisini ve çevresini kendi tecrübelerinin ölçüsüyle değerlendirir. Birinden gördüğü kötülük, bütün insanlara duyduğu güveni zedeleyebilir. Bir başarısızlık, kendisini bütünüyle değersiz görmesine yol açabilir. Bir hata, geçmişteki bütün güzel davranışlarını unutturabilir.
Oysa insanın kusurlu olması, onun değişemeyeceği anlamına gelmez. Bir yanlış yapmak, insanın bütün hayatını o yanlışla tanımlamasını gerektirmez. Bir acı yaşamak, geleceğin de aynı acıyla dolu olacağını göstermez. İnsan, eksikliklerini kabul ederek gelişebilir; yanıldığını fark ederek yönünü değiştirebilir; geçmişinde kırdığı veya incittiği yerleri onarmak için çaba gösterebilir. El-Kuddûs ismini tefekkür etmek, bu bakımdan insana önce kendi sınırlılığını dürüstçe görmeyi, ardından daha temiz bir niyet ve daha güzel bir ahlâk için gayret etmeyi hatırlatır.
Burada arınmayı yanlış anlamamak gerekir. İnsanın arınması, Allah’ın mutlak kutsallığıyla aynı düzeyde bir temizliğe erişmesi demek değildir. Allah El-Kuddûs’tur; insan ise yaratılmış, sınırlı ve sorumluluk sahibi bir kuldur. İnsan için arınma, günah ve yanlışlardan uzaklaşmaya çalışmak, kalbini kötü niyetlerden korumak, davranışlarını düzeltmek, faydasız ve zararlı alışkanlıklardan vazgeçmek ve Allah’a yönelerek ahlâkını güzelleştirmektir.
Bu arınma yalnızca dış görünüşle ilgili değildir. İnsan temiz giyinebilir, yaşadığı yeri düzenli tutabilir, ibadetlerini yerine getirebilir; fakat başkasının hakkını gözetmiyorsa, kalbinde kibri besliyorsa, sözleriyle insanları incitiyorsa, iç dünyasında da üzerinde düşünmesi gereken meseleler vardır. Aynı şekilde insanın kalbini arındırması da dış dünyadaki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Kalbin güzelleşmesi, davranışlarda adalet ve merhamet olarak görünür hâle gelmelidir.
Bazen insan geçmişte kendisine yapılan haksızlıkları düşünürken öfkesinin içinde kaybolur. Haksızlığa uğramış olmak gerçektir; yaşanan acıyı yok saymak veya insanı hemen affetmeye zorlamak doğru değildir. Her yaranın iyileşme süresi aynı değildir. Bazı olayların etkisi uzun süre devam edebilir. İnsan, kendisine zarar veren birinden uzak durmak, sınır koymak veya gerektiğinde yardım almak zorunda kalabilir. Manevî arınma, zararlı bir ilişkinin içinde kalmayı ya da yeniden incinmeyi kabul etmek değildir.
Asıl mesele, haksızlığın hayatımızda kapladığı yeri fark edebilmektir. Bize kötülük eden insanı düşünmekle o kötülüğün her gün yeniden içimizde yaşanmasına izin vermek aynı şey değildir. Bir hatırayı anımsamak başka, o hatıranın bugünkü bütün ilişkilerimizi yönetmesine izin vermek başkadır. İnsan zamanla, yaşadığı olayın kendi hayatındaki yerini yeniden belirlemeyi öğrenebilir. Geçmişte olanı değiştiremese de onunla kurduğu ilişkiyi değiştirmek için çaba gösterebilir.
Bir insan bize haksızlık ettiğinde, zihnimiz bazen onunla içimizde bitmeyen konuşmalar yapar. Ona söyleyemediklerimizi tekrar eder, vereceğimiz cevapları hazırlar, yaşananların nasıl farklı olabileceğini düşünürüz. Bir süre sonra o insan yanımızda olmadığı hâlde, zihnimizdeki varlığıyla günümüzü meşgul etmeye devam eder. O kendi hayatına dönmüş olabilir; biz ise onunla yaşadığımız bir anın içinde yeniden yeniden kalabiliriz.
Bu noktada kendimize şu soruyu sormak önemlidir: Ben şu anda neyi değiştirmeye çalışıyorum? Geçmişteki olayı zihnimde tekrar ederek gerçekten bir çözüm mü üretiyorum, yoksa kendimi aynı acının içinde mi tutuyorum? Eğer yapılabilecek bir şey varsa, hakkımı korumak, gerçeği dile getirmek, gerektiğinde destek almak veya yaşananların sonuçlarını onarmak için adım atabilirim. Fakat değiştiremeyeceğim bir geçmişi her gece yeniden yaşayarak kendime zarar vermek zorunda değilim.
El-Kuddûs ismini anmak, bu içsel sorgulamanın bir vesilesi olabilir. İnsan, Rabbine yönelirken öfkesini, kırgınlığını ve taşıyamadığı duygularını saklamak zorunda değildir. “Allah’ım, içimde hâlâ geçmeyen bir kırgınlık var. Bazı hatıralar beni yoruyor. Kendimi toparlamakta zorlandığım zamanlar oluyor. Bana hakikati görmeyi, doğru olanı yapmayı ve kalbimi kinle tüketmemeyi nasip et” diyebilir. Böyle bir dua, insanın yaşadıklarını inkâr etmeden Allah’a yönelmesidir.
Zikir de bu yönelişin bir parçası olabilir. Allah’ı anmak, insanın dikkatini sürekli kendi korkularının ve öfkesinin çevresinde dönmekten çıkarıp daha geniş bir manevî ufka yöneltmesine yardımcı olabilir. Kişi sakin bir ortamda oturup El-Kuddûs ismini zikrederken niyetini arınmaya, tövbeye, güzel ahlâka ve kalbini Allah’a yöneltmeye çevirebilir. Ancak zikri, geçmişteki bütün hatıraları silen veya travmaları kesin olarak ortadan kaldıran mekanik bir yöntem gibi değerlendirmemek gerekir. Zikrin manevî kıymeti, insanın inancı ve ibadeti içindeki yerinden gelir; belirli bir sayının her insanda aynı sonucu doğuracağına dair kesin bir garanti bulunmaz.
İnsan bazen acısının kaynağını yalnızca başkasında arar. “Beni o öfkelendirdi, o beni bu hâle getirdi, o yüzden bir türlü huzur bulamıyorum” der. Yaşanan haksızlığın etkisi elbette gerçektir; fakat zaman içinde kendi iyiliğimiz için neler yapabileceğimize de bakmamız gerekir. Karşımızdaki insanın davranışını yönetemeyiz. Onun pişman olup olmayacağını, özür dileyip dilemeyeceğini veya bizi anlayıp anlamayacağını kontrol edemeyiz. Fakat kendi sınırlarımızı belirleyebilir, destek arayabilir ve iç dünyamızın iyileşmesi için adımlar atabiliriz.
Bu, bütün sorumluluğu incinmiş insanın omuzlarına yüklemek değildir. Haksızlığı yapanın sorumluluğu kendisine aittir. Ancak iyileşme yolunda insanın kendi payına düşen adımları fark etmesi de önemlidir. Bazen bu adım bir dostla konuşmaktır. Bazen yaşananları yazıya dökmek, bazen kendisini inciten kişiyle arasına mesafe koymak, bazen de bir ruh sağlığı uzmanından destek almaktır. Manevî hayat ile profesyonel destek birbirine düşman değildir. İnsan dua ederken aynı zamanda yardım alabilir; ibadetine devam ederken duygularını anlamak ve düzenlemek için yöntemler öğrenebilir.
El-Kuddûs isminin ahlâkî çağrısı, insanın kendi iç dünyasına karşı dürüst olmasında da kendini gösterir. Bazen başkasının hatasına duyduğumuz öfkenin yanında kendi nefsimizin payı da bulunabilir. Bir tartışmada haklı olduğumuz bir nokta vardır, fakat bunu ifade ederken kullandığımız sözler haksızlığa dönüşmüştür. Bir insanın yanlışını dile getirirken onu küçük düşürmüşüzdür. Bir kırgınlığımızı savunurken başka birinin hakkını göz ardı etmişizdir. İnsan, yalnızca kendisine yapılanları değil, kendisinin başkalarına yaptıklarını da görebildiğinde arınma daha sahici bir hâl alır.
Kendi kusurunu kabul etmek, başkasının haksızlığını aklamak değildir. İki gerçeği aynı anda görebilmektir. Bir insan bize yanlış yapmış olabilir; biz de o olayın ardından yanlış davranmış olabiliriz. Onun sorumluluğu ona, bizim sorumluluğumuz bize aittir. El-Kuddûs ismini tefekkür etmek, bu ayrımı gözeterek kendi niyetimizi ve davranışlarımızı temizlemeye çalışmak için bir davet olabilir.
İmam Gazzâlî, *el-Maksadü’l-Esnâ* adlı eserinde El-Kuddûs ismini açıklarken Allah’ı insan zihninin, hayalinin ve tasavvurunun sınırlı ölçülerine indirgememek gerektiğini vurgulayan bir yaklaşım ortaya koyar. Bu düşünce, insanın Allah hakkında konuşurken kendi sınırlı tecrübelerini mutlak ölçü hâline getirmemesi gerektiğini hatırlatır. Allah’ın kutsallığı, insanın kendi ölçüleriyle tanımlayabileceği bir nitelik değildir. O, yaratılmışların benzerliklerinden ve eksikliklerinden münezzehtir.
Bu tefekkürün insan ahlâkına yansıyan yönü ise kendi nefsini de mutlak ölçü hâline getirmemeyi öğrenmektir. İnsan bazen kendi arzusunu hakikat, kendi öfkesini adalet, kendi kanaatini kesin bilgi sayar. Kendisine aykırı olan her şeyi küçümser, kendi hatasını görmek istemez. Oysa insanın bilgisi sınırlıdır; bakışı yanılabilir, niyeti karışabilir. Bu nedenle kalbin arınması, yalnızca bazı duygulardan kurtulmak değil, kendi nefsinin her hükmünü sorgulanamaz kabul etmekten de uzaklaşmaktır.
İnsanın bütün arzularından ve duygularından bütünüyle kurtulması gerektiği düşüncesi de dikkatle ele alınmalıdır. Korku, öfke, üzüntü ve özlem insan olmanın parçalarıdır. Önemli olan, bu duyguların varlığını inkâr etmek değil, onların davranışlarımızı bütünüyle yönetmesine izin vermemektir. Öfke bazen bir sınırın ihlal edildiğini haber verir; korku tehlikeye karşı tedbir almamıza yardımcı olabilir; üzüntü kaybın anlamını kavramamıza eşlik edebilir. Duyguların kendisi her zaman kötü değildir. Asıl mesele, onları nasıl anladığımız ve nasıl yönettiğimizdir.
Tasavvufun nefsin terbiyesine dair dili de bu noktada anlam kazanır. Nefsin arzularını sınırsızca izlemek insanı başkalarının hakkını ihmal etmeye götürebilir. Fakat nefsin terbiyesi, insanın kendisine düşman olması veya insani ihtiyaçlarını yok sayması değildir. Nefsi terbiye etmek, arzulara ölçü kazandırmak, öfkeyi adaletin önüne geçirmemek, sevgiyi sahiplenmeye dönüştürmemek ve dünyaya ait nimetleri hayatın tek gayesi hâline getirmemektir.
İnsanın kalbi neyle meşgulse zamanla dikkatinin yönü de o tarafa döner. Sürekli kıyaslama yapan biri, sahip olduklarını fark etmekte zorlanabilir. Her konuşmada kendisini savunmaya hazırlanan biri, karşısındakini gerçekten dinleyemeyebilir. Geçmişteki bir kırgınlığı her gün yeniden besleyen biri, bugün kendisine uzatılan iyilikleri fark etmeyebilir. Bu yüzden kalbin meşguliyetini gözden geçirmek önemlidir. Ne düşünüyoruz? Hangi hatırayı tekrar tekrar besliyoruz? Hangi arzunun bizi yönetmesine izin veriyoruz? Hangi alışkanlık bizi daha iyi bir insan olmaktan uzaklaştırıyor?
Bu soruların cevapları, insanın kendisine karşı merhametli fakat dürüst olmasıyla belirginleşir. Kendimizi suçlamak için değil, kendimizi tanımak için sorarız. Bir alışkanlığımızı değiştiremiyorsak bunun nedenlerini anlamaya çalışırız. Bazen çevremizin desteğine, bazen yeni bir düzene, bazen de uzman yardımına ihtiyaç duyarız. Arınma, bir anda gerçekleşen kusursuzluk hâli değil; insanın her defasında daha doğru olana yönelmek için gösterdiği gayrettir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Ra‘d sûresinin 28. âyetinde, kalplerin Allah’ı anmakla huzur bulduğu bildirilir. Bu âyet, mümin için zikrin ve Allah’a yönelişin önemini hatırlatır. Fakat kalpteki huzuru, insanın artık hiçbir üzüntü yaşamaması veya bütün ruhsal sıkıntılarının kendiliğinden sona ermesi şeklinde anlamak doğru olmaz. İnanan insan da yas tutabilir, korkabilir, yorulabilir ve desteğe ihtiyaç duyabilir. Allah’ı anmak, bu insani hâllerin yokluğunu değil, onların içinde de Rabbine yönelmenin mümkün olduğunu hatırlatır.
İnsan, zikrin ardından aynı acıyı yeniden hissedebilir. Bu, zikrinin değersiz olduğu veya manevî bakımdan başarısız olduğu anlamına gelmez. Bazı yaralar zaman ister; bazı duyguların anlaşılması ve hafiflemesi için düzenli çaba gerekir. Kişi El-Kuddûs ismini zikrederken kalbini Allah’a yöneltebilir, ardından günlük hayatında kendisini yoran düşüncelerle daha sağlıklı biçimde baş etmeyi öğrenebilir. Böylece zikir, hayatın sorumluluklarından kaçış değil, o sorumluluklara daha bilinçli ve dengeli yaklaşmanın bir parçası olur.
Hasan-ı Basrî’ye atfedilen, kendisi hakkında kötü konuşan birine hurma gönderdiğini anlatan kıssa da bu bağlamda üzerinde düşünülebilecek bir ahlâkî örnektir. Rivayetin kaynağı doğrulanmadan onu kesin bir tarihî olay veya kelimesi kelimesine aktarılmış bir söz olarak sunmamak gerekir. Bununla birlikte anlatının taşıdığı düşünce açıktır: İnsan, kendisine yöneltilen her incitici söze aynı sertlikle karşılık vermek zorunda değildir. Bazen öfkeyi büyütmemek, bir tartışmayı sürdürmemek ve kendi ahlâkını korumak daha doğru bir tercih olabilir.
Ancak bu yaklaşım da her durumda sessiz kalmayı veya hakkını aramaktan vazgeçmeyi gerektirmez. Bir haksızlık sürüyorsa onu durdurmak, hakkını savunmak ve gerektiğinde adalete başvurmak önemlidir. Merhamet ile sınır koymak birbirini dışlamaz. Affetmek, yaşananı doğru kabul etmek değildir; unutmak zorunluluğu da değildir. İnsan, kendisine zarar veren birini affetmeye hazır hissetmese bile intikam düşüncesinin hayatını bütünüyle yönetmesini engellemek için çalışabilir.
Belki de arınmanın en önemli aşamalarından biri, kalbin içinde sürekli taşınan yüklerle aramıza mesafe koymayı öğrenmektir. İnsan, geçmişini silemeyebilir; fakat geçmişinin her anını yeniden yaşamak zorunda değildir. Bir hatıra geldiğinde onu fark edebilir, kendisine bugün güvende olduğunu hatırlatabilir ve dikkatini yeniden içinde bulunduğu ana çevirebilir. Duygularını bastırmak yerine tanıyabilir. Bir olayın etkisi ağırsa bunu tek başına çözmek zorunda olmadığını kabul edebilir.
El-Kuddûs ismi üzerinde tefekkür ederken kendimize şu soruyu da sorabiliriz: Kalbimde neyin temizlenmesine ihtiyacım var? Belki birine karşı taşıdığım kin, belki kendime yönelttiğim acımasızlık, belki başkalarının onayına duyduğum aşırı ihtiyaç, belki de bir türlü bırakamadığım kıyaslama alışkanlığı… Her insanın iç dünyası farklıdır. Bu yüzden arınmanın yolu da herkes için aynı biçimde ilerlemez. Önemli olan, kendi hâlimizi dürüstçe görebilmek ve küçük de olsa doğru bir adım atabilmektir.
Bugün kendimize bir iyilik yapalım. İçimizde taşıdığımız her şeyi bir anda çözmeye çalışmayalım. Bizi yıllardır yoran bir meselenin hemen ortadan kalkmasını beklemek yerine, o mesele karşısında atabileceğimiz ilk sağlıklı adımı belirleyelim. Bir sınır koymamız gerekiyorsa koyalım. Bir özür dilememiz gerekiyorsa dileyelim. Bir hakkı iade etmemiz gerekiyorsa yerine getirelim. Birinden destek almamız gerekiyorsa bunu zayıflık saymayalım. Değiştiremeyeceğimiz bir geçmiş varsa onu inkâr etmeden, fakat geleceğimizin tek belirleyicisi hâline de getirmeden yaşamayı öğrenelim.
Arınmak, kendimizi kusursuz ilan etmek değildir. Arınmak, kusurlarımızı fark ettiğimizde onlarla yüzleşebilmek, başkasının hakkını gözetmek, kalbimizi kötü niyetlerden korumaya çalışmak ve her defasında Allah’a daha samimi bir yönelişle dönebilmektir. El-Kuddûs ismi bize Allah’ın mutlak paklığını hatırlatırken, kendi hayatımızda da temiz niyetlere, dürüst davranışlara ve güzel ahlâka yönelmemiz için bir tefekkür kapısı açar.
Allah’ım, ey El-Kuddûs, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Rabbimiz… Kalbimizi kinle, kibirle, hasetle ve bizi hakikatten uzaklaştıran kötü niyetlerle doldurmaktan bizi koru. Geçmişte yaşadıklarımızın acısını inkâr etmeden, o acıların bugünkü hayatımızı bütünüyle yönetmesine izin vermeden yaşayabilmeyi nasip eyle.
Ya Rabbi, bize kendimize karşı dürüst olmayı öğret. Kendi kusurlarımızı görebilecek basiret, yanlışlarımızı düzeltebilecek cesaret ve değişim için sabır ver. Başkalarının bize yaptığı haksızlıklar karşısında adaletten ayrılmamayı, öfkemizi zulme dönüştürmemeyi ve gerektiğinde hakkımızı hikmetle savunmayı nasip eyle.
Allah’ım, kalbimizde taşıdığımız kırgınlıkları Sana arz ediyoruz. Bize zarar verenlerden korunmanın yollarını göster. İyileşmek için ihtiyaç duyduğumuz desteğe ulaşmayı kolaylaştır. Bizi affetmeye hazır olmadığımız için kendimize düşman etmeyecek bir anlayışla, fakat kinimizi de büyütmeden yaşayabilen kullarından eyle. Başkalarının haklarını çiğnediysek bunu fark edip telafi etmeyi bize nasip et.
Ey Rabbimiz, zikrini kalplerimizin diriliğine vesile kıl. El-Kuddûs ismini anarken niyetlerimizi güzelleştirmeyi, sözlerimizi temizlemeyi, davranışlarımızı adalet ve merhametle süslemeyi nasip eyle. Bizi dış görünüşüne önem verip iç dünyasını ihmal edenlerden değil, hem zahirini hem ahlâkını güzelleştirmek için gayret gösterenlerden eyle.
Geçmişin yükü altında yorulanlara ferahlık, gönlü incinenlere teselli, yanlışlarından dönmek isteyenlere güç, yalnızlık yaşayanlara hayırlı destekler ihsan eyle. Kalplerimizi Sana yönelt; bizi nefsimizin esiri olmaktan koru. Arınma gayretimizi ümitsizliğe değil, tövbeye ve güzel amellere dönüştür.
Âmin. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.
El-Kuddûs ismini tefekkür ederken unutmayalım: Kalbin arınması, geçmişin bütün izlerini bir anda silmek değildir. Hakikati kabul etmek, zarardan korunmak, yanlışları onarmak ve her gün biraz daha güzel bir ahlâka yönelmektir. Rabbimiz bu yolda bize samimiyet, sabır ve basiret ihsan etsin.
Sesli Terapi olarak sizleri Rabbimize emanet ediyor, gönlünüzde huzurun, hayatınızda hayrın çoğalmasını diliyoruz.
