# SEN PLANLARINI BIRAKTIĞINDA DEĞİL, KONTROL ZANNINDAN VAZGEÇTİĞİNDE: EL-LATÎF’İN GİZLİ LÜTFU
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
İnsan bazen hayatını bir türlü yoluna koyamaz. Ne kadar düşünürse düşünsün, ne kadar plan yaparsa yapsın, bazı kapılar açılmaz; beklediği haber gelmez, gönlünü bağladığı insan uzaklaşır, yıllardır gerçekleşmesini istediği bir arzu belirsizliğin içinde kalır. Bir süre sonra insan yalnızca yaşadığı güçlüğe değil, o güçlüğü çözememeye de yorulur. Her şeyi anlamak, her ihtimali önceden görmek, her adımın sonucunu bilmek ister. Sanki yeterince düşünürse hiçbir şey ters gitmeyecek, yeterince çabalarsa hayat bütün belirsizliklerden arınacaktır.
Fakat hayat, insanın bütün hesaplarına sığmaz. Bazen en ince ayrıntısına kadar hazırladığın plan gerçekleşmez; bazen hiç hesaba katmadığın bir imkân önüne çıkar. Bazen bir şeyin neden olmadığını uzun süre anlayamazsın. Bazen de yıllar sonra geriye dönüp baktığında, o gün yalnızca bir kayıp olarak gördüğün olayın sana kendin hakkında önemli bir şey öğrettiğini fark edersin. Yine de her gecikmenin mutlaka bir hayır taşıdığını, her kaybın kesinlikle bir koruma olduğunu söyleyemeyiz. Hayatın bazı soruları uzun süre cevapsız kalabilir. Fakat cevabını bilmediğimiz her şeyin içinde bile daha dikkatli, daha sabırlı ve daha bilinçli bir insan olmayı öğrenebiliriz.
El-Latîf ismi, tam da bu inceliği düşünmeye davet eder. Latîf; lütfu, inceliği ve kullarına karşı gizli-açık nice ihsanı bulunan Rabbimizin güzel isimlerindendir. Bu isim üzerinde tefekkür ederken yalnızca büyük ve gözle görülür nimetleri değil, çoğu zaman farkına bile varmadığımız ayrıntıları da hatırlarız. Bir nefesin kıymetini, bir sözün gönülde bıraktığı tesiri, zamanında fark ettiğimiz bir yanlışın bizi daha büyük bir yanlıştan uzaklaştırabilmesini, hiç beklemediğimiz bir anda gördüğümüz küçük bir iyiliğin içimizde uyandırdığı ferahlığı düşünürüz.
İnsan çoğu zaman lütfu, istediği şeyin kendisine verilmesiyle ölçer. Beklediği makam gelirse, arzuladığı kapı açılırsa, sevdiği insan yanında kalırsa kendisini nimetlere kavuşmuş sayar. Bunlar elbette insanın sevinç duyabileceği, şükürle karşılayabileceği nimetlerdir. Fakat insanın hayatı yalnızca elde ettiklerinden ibaret değildir. Sahip olduğu imkânları fark edebilmesi, elindekileri koruyabilmesi, bir yanlıştan dönebilmesi, bir başkasının merhametiyle karşılaşması ve kendi iç dünyasını daha iyi tanımaya başlaması da üzerinde düşünmeye değer nimetlerdir.
El-Latîf ismi bize, her lütfun gürültüyle gelmediğini hatırlatır. Bazı iyilikler hayatımıza sessizce girer. Bir insanın tam ihtiyacımız olan anda söylediği sade bir cümle, uzun süredir fark etmediğimiz bir davranışımızı görmemizi sağlayabilir. Bir gün yaşadığımız küçük bir aksilik, aceleyle vereceğimiz bir kararı yeniden düşünmemize vesile olabilir. Bazen de hayatımızda hiçbir şey değişmemiş gibi görünürken, yaşadıklarımızı değerlendirme biçimimiz değişir. Aynı olay karşısında daha az öfkelenir, aynı belirsizliğin içinde daha sabırlı davranır, daha önce görmezden geldiğimiz bir gerçeği kabul etmeye başlarız.
Bunların her birini kesin bir ilahî işaret olarak yorumlamak zorunda değiliz. Fakat insan, hayatın içinde kendisine sunulan imkânları fark etmeyi öğrenebilir. Lütuf üzerinde düşünmek, yalnızca büyük hadiselerde gizli anlamlar aramak değil; hayatın sıradan görünen taraflarında da şükretmeye değer şeyler bulunduğunu idrak etmektir.
Kur’ân-ı Kerîm’de En‘âm suresinin 103. ayetinde şöyle buyrulur: “Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, Latîf’tir, Habîr’dir.”
Bu ayette El-Latîf isminin El-Habîr ismiyle birlikte anılması, tefekkür açısından dikkat çekicidir. Habîr, her şeyden hakkıyla haberdar olan anlamını taşır. İnsan görünenle yetinir; Allah ise varlığın bütününü bilir. Biz bir olayın yalnızca bugün üzerimizde bıraktığı tesiri görebiliriz. Bir davranışın arkasındaki bütün niyetleri, bir kararın doğuracağı bütün sonuçları veya henüz karşılaşmadığımız şartları bilemeyiz. İnsan bilgisi sınırlıdır; bu sınırlılık, her hükmümüzde bir miktar ihtiyatlı olmamızı gerektirir.
El-Latîf ismi üzerinde düşünmek, Allah’ın ilminin bizim bilgimizle ölçülemeyeceğini hatırlatır. Fakat bu hakikatten hareketle, başımıza gelen her olayın nedenini bildiğimizi iddia edemeyiz. “Bu olmadı, çünkü Rabbim beni kesinlikle şundan korudu.” demek bazen insanın sonradan kurduğu bir yorum olabilir. Böyle bir ihtimalin bulunması, onun her olayda kesinlikle doğru olduğu anlamına gelmez. Kulun vazifesi, bilmediği hikmetleri biliyormuş gibi konuşmak değil; Allah’a güvenerek elindeki imkânları doğru değerlendirmek ve bilmediği hususlarda haddini bilmektir.
Lokmân suresinin 16. ayetinde de bir hardal tanesi ağırlığınca bir şeyin, bir kayanın içinde yahut göklerde veya yerde bulunsa bile Allah’ın onu ortaya çıkaracağı ve bileceği bildirilir. Bu ayet, insanın gözünden kaçan hiçbir şeyin Allah’ın ilminden gizli olmadığını hatırlatır. Biz bazen kimsenin fark etmediği bir iyiliğin değersiz olduğunu düşünürüz. Bir insanın görmediği emeğimizi, karşılık bulmayan fedakârlığımızı veya içimizde sakladığımız bir pişmanlığı anlamsız sayabiliriz. Oysa insanın değer verdiği her şey başkalarının takdirine bağlı değildir. İyi niyetin, dürüst gayretin ve kimse görmediğinde de doğru olanı yapmanın kıymeti, insanların alkışından bağımsız olarak düşünülebilir.
Bu anlayış, insanı gizli bir ödül beklentisine de hapsetmemelidir. Her iyiliğin karşılığını dünyada belirli bir biçimde alacağımızı söyleyemeyiz. Fakat yapılan iyiliğin görünmemesi, onu anlamsız hâle getirmez. Bir başkasına gösterdiğimiz merhamet, bir emaneti korumak için harcadığımız emek veya kimse bilmeden vazgeçtiğimiz bir haksızlık, karakterimizin ve kulluğumuzun bir parçasıdır. İnsan, yalnızca karşılığını görebildiği işler için iyilik yapmaya alıştığında, kalbinin ölçüsünü insanların takdirine bağlamaya başlayabilir.
El-Latîf ismi, rızık meselesi üzerinde de düşünmemize imkân verir. Rızık denildiğinde çoğu zaman akla para, mal, kazanç ve geçim imkânları gelir. Bunlar insanın hayatını sürdürebilmesi bakımından önemlidir. Ancak insanın hayatında değer taşıyan her şey maddî kazançla ölçülemez. Bilgi, güven, dostluk, sağlık imkânı, öğrenme kabiliyeti, bir yanlışı fark edebilme ve gerektiğinde yardım isteyebilme de insanın hayatına katkıda bulunan nimetlerdir.
Şükür, bütün bu imkânları fark etmekle derinleşir. Fakat şükür, yalnızca dilin alışkanlıkla söylediği bir kelimeden ibaret değildir. Nimetin farkına varmak, onu doğru kullanmak ve onunla birlikte gelen sorumluluğu üstlenmektir. Sağlığımız varsa onu korumak için çaba göstermek, bilgimiz varsa onu hayırlı bir amaçla kullanmak, imkânlarımız varsa ihtiyacı olanlara destek olmak şükrün hayata yansıyan biçimlerindendir. Şükür, sahip olduklarımızı başkalarının sahip olmadıklarıyla kıyaslayarak üstünlük taslamak değil; bize verilmiş imkânları küçümsemeden ve israf etmeden değerlendirmektir.
Bazen insan az imkâna sahip olduğu hâlde elindekilerle güzel bir hayat kurabilir. Bazen de imkânları çoğaldıkça beklentileri büyür ve sahip olduklarının kıymetini daha az hisseder. Bu yüzden mesele yalnızca ne kadar şeye sahip olduğumuz değildir; sahip olduklarımızla nasıl bir ilişki kurduğumuzdur. Bir nimet, şükür ve sorumlulukla karşılandığında insanın hayatını güzelleştirebilir. Fakat insan o nimeti kendi üstünlüğünün kanıtı saymaya başladığında, aynı nimet gururun ve başkalarını küçümsemenin aracı hâline gelebilir.
El-Latîf ismi üzerinde tefekkür, insanın sahip olduğu nimetleri daha dikkatli görmesine yardımcı olabilir. Bir lokmanın sofraya gelmesi için toprağın işlenmesi, tohumun ekilmesi, ürünün yetişmesi, emeğin harcanması ve sayısız insanın katkısı gerekir. İnsan bazen önündeki ekmeğe bakar, fakat o ekmeğin ardındaki emeği düşünmez. Bir çocuğun büyümesinde anne babanın bakımını, bir bilginin öğrenilmesinde öğretmenin katkısını, bir hayatın sürmesinde insanların birbirine sunduğu desteği fark etmez. Oysa hayat, çoğu zaman tek bir kişinin göremeyeceği kadar geniş bir emek ve ilişki ağı içinde devam eder.
İmam Gazzâlî’nin El-Latîf ismi üzerine yaptığı açıklamalarda da ilmin inceliği ile fiildeki lütuf ve yumuşaklık arasındaki ilişki öne çıkar. Onun yaklaşımını düşünürken, insanın yalnızca sonuçlara değil, sonuçların ortaya çıkmasını sağlayan inceliklere de dikkat etmesi gerektiğini anlayabiliriz. Bir varlığın ihtiyaçlarını, yaratılışındaki düzeni ve hayatın sürmesini sağlayan ayrıntıları düşündüğümüzde, alışılmış kabul ettiğimiz birçok şeyin aslında ne kadar dikkat çekici olduğunu fark ederiz.
Bir bebeğin doğumdan sonra beslenmeye başlaması, insan bedeninin farklı ihtiyaçlara göre gelişmesi, yiyeceklerin sofraya ulaşması ve hayatın devamı için gerekli şartların oluşması üzerinde durulabilecek örneklerdir. Bunları düşünmek, yaratılıştaki düzen karşısında hayret duymaya ve şükretmeye vesile olabilir. Ancak bu örneklerin değeri, onları yalnızca şaşırtıcı ayrıntılar olarak sıralamakta değil; insanın kendisini hayatın mutlak sahibi değil, bu hayatın içinde sorumluluk taşıyan bir kul olarak görmesine yardımcı olmasındadır.
Lütuf, yalnızca bir şeyin verilmesinde değil, onun nasıl verildiğinde de düşünülebilir. İnsan bir doğruyu başkasına anlatırken haklı olmayı arzulayabilir; fakat haklılığını sertlik ve aşağılamayla savunduğunda, sözünün iyiliğe hizmet etmesini zorlaştırabilir. Birine yardım etmek isterken onu küçük düşürebilir. Bir yanlışı düzeltmeye çalışırken karşısındaki insanın onurunu incitebilir. Böyle durumlarda iyi niyet tek başına yeterli olmaz; yöntem de önemlidir.
El-Latîf ismi üzerinde tefekkür, insanı sözünde ve davranışında inceliği aramaya davet eder. Bir gerçeği söylemek gerektiğinde onu nasıl söyleyeceğimizi, bir yanlışa itiraz ederken karşı tarafı nasıl dinleyeceğimizi, bir insanı doğruya çağırırken onu nasıl rencide etmeden konuşabileceğimizi düşünürüz. Yumuşaklık, hakikatten vazgeçmek değildir. Merhamet, yanlışı doğru kabul etmek anlamına gelmez. İncelik, hakkı savunurken insan onurunu gözetebilmek; adaleti terk etmeden kırıcı olmamaya çalışmaktır.
Bu inceliği en fazla ilişkilerimizde sınanırken görürüz. İnsan sevilmek ister, bir başkasının yanında kendisini güvende hissetmek ister. Bu ihtiyaçlar doğaldır. Fakat bazen birinin sevgisini kaybetmemek uğruna kendi sınırlarımızı bütünüyle terk ederiz. Sürekli alttan alır, kırıldığımızı söylemez, bizi yoran davranışları görmezden geliriz. Zamanla kendimizi korumayı bencillik, her şeye katlanmayı ise sevginin kanıtı saymaya başlarız.
Oysa sevgi, insanın kendisini bütünüyle tüketmesi demek değildir. Bir başkasına değer vermek, kendi değerimizi yok saymamızı gerektirmez. Sabır, her türlü haksızlığa sessiz kalmak değildir. Sadakat, kişinin kendi onurunu ve güvenliğini hiçe sayması anlamına gelmez. İlişkilerde anlayış göstermek kıymetlidir; fakat karşılıklı saygının ve sorumluluğun bulunmadığı bir yerde yalnızca tek tarafın çabasıyla sağlıklı bir bağ kurulamaz.
Bazen bir ilişkinin sona ermesi, insanın kendisini ve sınırlarını yeniden değerlendirmesine vesile olabilir. Kişi, bir başkasının kendisini seçmesinin kendi değerini belirlemediğini zamanla anlayabilir. Bir insanın yanında kalmaması, onun hayatımızdaki yerini ve yaşadığımız ilişkinin niteliğini yeniden düşünmemizi gerektirebilir. Fakat her ayrılığın mutlaka ilahî bir koruma olduğunu veya birinin uzaklaşmasının kesin olarak bizim için hayırlı kılındığını söylemek doğru olmaz. Ayrılıklar bazen bir kayıptır; bazen yanlışların sonucudur, bazen de şartların değişmesidir. İnsan bunların hangisi olduğunu her zaman hemen bilemeyebilir.
Bununla birlikte, yaşanan bir ayrılığın ardından kendimizi yeniden tanımaya çalışabiliriz. Nerede kendi ihtiyaçlarımızı ihmal ettiğimizi, hangi davranışları korkudan kabul ettiğimizi, hangi sınırları ifade edemediğimizi görebiliriz. Bir başkasının bizi sevmesini istemekle, kendi değerimizi yalnızca onun sevgisine bağlamak arasındaki farkı anlayabiliriz. Böylece acının kendisini bir lütuf ilan etmeden, acının içinde öğrenebileceğimiz şeylere açık kalabiliriz.
El-Latîf ismi, hayatın her ayrıntısının bizim istediğimiz biçimde gelişeceğine dair bir güvence vermez. Bu isim üzerinde tefekkür etmek, insanın bütün olayları kontrol edemediğini kabul etmesine ve bilmediği şeyler karşısında Allah’a yönelmesine yardımcı olabilir. Bazen insanın ihtiyacı, bütün sorularına hemen cevap bulmak değildir. Bazen yapabileceği şeyleri yapmak, yapamayacağı şeyleri ayırt etmek ve belirsizliğin içinde acele hüküm vermemeyi öğrenmektir.
Bu yüzden “Plan yapmayı bırakmak” ifadesini doğru anlamak gerekir. Burada kastedilen, tedbiri terk etmek veya hayatın akışına karşı bütün sorumluluklarımızdan vazgeçmek değildir. İnsan geleceğini düşünmeli, hedefler belirlemeli, çalışmalı, imkânlarını değerlendirmeli ve kararlarının sonuçlarını hesaba katmalıdır. Fakat bunları yaparken her sonucu kontrol edebileceği yanılgısına kapılmamalıdır. Plan yapmak insanın sorumluluğudur; planın mutlaka gerçekleşmesini istemek ve gerçekleşmediğinde hayatı bütünüyle anlamsız saymak ise insanı yorabilir.
Tevekkül, çaba ile teslimiyet arasındaki bu dengeyi hatırlatır. İnsan elinden geleni yapar, fakat kendi gücünü sınırsız görmez. Bir iş için hazırlanır, fakat sonucun yalnızca kendi çabasına bağlı olmadığını bilir. Bir ilişkiyi korumak için emek verir, fakat karşısındaki insanın iradesini yönetemez. Bir sorunu çözmek için adım atar, fakat bütün şartları bir anda değiştiremez. Tevekkül, sorumluluktan kaçmak değil; sorumluluğunu yerine getirirken kontrol edemediği şeylerin yükü altında ezilmemeyi öğrenmektir.
Bazen insanın içinde taşıdığı en büyük yorgunluk, olayların kendisinden çok onları sürekli kontrol etme çabasından doğar. Henüz yaşanmamış ihtimalleri zihninde defalarca kurar. Bir kararın bütün sonuçlarını önceden bilmek ister. Bir başkasının ne düşüneceğini, gelecekte ne olacağını ve her şeyin nasıl sonuçlanacağını kesinleştirmeye çalışır. Fakat hayat, bütün belirsizlikleri ortadan kaldırabileceğimiz bir alan değildir. İnsan bazı soruların cevabını beklerken de yaşayabilmeli; henüz bilmediği şeyler yüzünden bugünkü sorumluluklarını terk etmemelidir.
El-Latîf ismiyle dua etmek, bu noktada insanın içini toparlamasına yardımcı olabilecek bir ibadet hâline gelebilir. “Yâ Latîf” derken yalnızca dış dünyamızda bir değişiklik istemeyiz; kararlarımızda incelik, davranışlarımızda merhamet, niyetlerimizde samimiyet ve belirsizlik karşısında sabır da dileyebiliriz. Bu zikri belirli bir sayıda tekrar etmenin mutlaka belirli bir sonucu getireceğini söylemek için güvenilir bir dinî dayanak gerekir. Esas olan, zikri bir sonuç elde etmek için kullanılan mekanik bir formüle dönüştürmemek; Allah’ı anmayı, anlamı üzerinde düşünmeyi ve bu yönelişi davranışlarımıza taşımayı önemsemektir.
Kalbin dağınık olmadığı zamanlarda zikir kolay gelebilir. Asıl güçlük, insanın zihni kaygılarla doluyken, öfkeli veya yorgunken yeniden toparlanabilmesidir. Bu nedenle kişi kendisini sayıların baskısı altında bırakmadan, imkânı ölçüsünde ve samimiyetle Allah’ı anabilir. Ardından kendi hayatına dönüp şu soruları sorabilir: Bugün hangi konuda acele hüküm verdim? Hangi nimeti sıradan saydım? Hangi insanın gönlünü incittim? Hangi sorumluluğu erteledim? Neyi kontrol etmeye çalışırken elimden gelen gerçek adımı unuttum?
Zikir, bu soruların yerine geçmez; onları daha bilinçli biçimde sormamıza eşlik edebilir. İnsan Allah’ı anarken aynı zamanda davranışlarını gözden geçirebilir. Öfkelendiğinde dilini korumaya, korktuğunda acele karar vermemeye, bir yanlışı fark ettiğinde özür dilemeye ve gerektiğinde yardım istemeye çalışabilir. Böylece manevî yöneliş yalnızca iç dünyada hissedilen bir huzur olarak kalmaz; hayatın içinde daha adil, daha merhametli ve daha sorumlu davranma çabasına dönüşür.
İmam Gazzâlî’nin El-Latîf ismi üzerine yaptığı açıklamaların işaret ettiği incelik, insanın yaratılıştaki düzeni ve ilahî lütfu düşünmesine imkân verir. Fakat bu düşüncenin bizi ulaştıracağı yer, her olayın ardındaki özel hikmeti kesin olarak bildiğimizi ileri sürmek değildir. Asıl olan, bilgimizin sınırlılığını kabul etmek, Allah’ın ilmini hatırlamak ve kendi davranışlarımızda lütuf ile inceliğe yer açmaktır. Bir insanın ihtiyacını fark etmek, onu küçük düşürmeden yardım etmek, doğruyu anlatırken kalbini kırmamaya çalışmak ve kendi imkânlarını başkalarının hayrına kullanmak, bu tefekkürün hayatımıza yansıyan taraflarıdır.
Belki de lütfun en güzel görünümlerinden biri, bir insanın başka bir insana karşı incelik gösterebilmesidir. Bir yanlışla karşılaştığımızda hemen aşağılamak yerine anlamaya çalışmak; fakat yanlışı da örtbas etmemek. Birinin zayıflığını gördüğümüzde onu küçük düşürmek yerine destek olmak. Bir insanın pişmanlığını fark ettiğimizde, değişim için gerçekten çaba gösteriyorsa ona yeniden doğru bir yol kurabilme imkânı tanımak. Bütün bunlar, merhametin adaletle birlikte taşınabileceğini hatırlatır.
Sevgili dinleyenim, hayatında bugün gerçekleşmeyen bir şey olabilir. Uzun zamandır beklediğin bir haber gelmemiş, verdiğin emek istediğin sonucu doğurmamış veya gönlünü bağladığın bir insanla arandaki mesafe büyümüş olabilir. Kendine hemen “Bu kesinlikle benim için hayırlıdır.” demek zorunda değilsin. Üzülebilirsin, yas tutabilirsin, nedenini anlamak isteyebilirsin. Fakat bilmediğin bir sonucun içinde kendini bütünüyle kaybetmek zorunda da değilsin.
Önce elinden geleni yapıp yapmadığına bak. Düzeltebileceğin bir yanlış varsa düzelt. Beklemen gereken bir durum varsa sabırla beklemeye çalış. Değiştiremeyeceğin bir gerçekle karşı karşıyaysan onu kabul etmenin yollarını ara. Birinin davranışı seni incitiyorsa sınırlarını gözet. Kaygıların günlük hayatını ağır biçimde etkiliyorsa güvendiğin birinden veya uygun bir uzmandan destek istemekten çekinme. Manevî yöneliş, insanın yardım aramasına engel değildir; aksine, kendisine emanet edilen hayatı korumak için sorumluluk almasını destekleyebilir.
Sonra sahip olduklarına yeniden bak. Belki her şey istediğin gibi değildir; fakat bugün atabileceğin bir adım, koruyabileceğin bir emanet, düzeltebileceğin bir davranış veya teşekkür edebileceğin bir insan vardır. Bunları görmek, acını inkâr etmek anlamına gelmez. Yalnızca hayatının tamamını henüz gerçekleşmemiş bir beklentinin içine hapsetmemektir.
El-Latîf’in lütfu üzerinde düşünürken, bazen en büyük değişimin dışarıda değil, bakışımızda başladığını fark edebiliriz. Dün yalnızca engel gördüğümüz yerde bugün çözmemiz gereken bir mesele görebiliriz. Dün başkasının onayını beklediğimiz yerde bugün kendi sorumluluğumuzu hatırlayabiliriz. Dün her şeyi kontrol etmeye çalışırken yorulduğumuz yerde bugün gayret ile teslimiyet arasındaki farkı öğrenebiliriz. Bunlar hayatın bütün sorunlarını bir anda ortadan kaldırmaz; fakat insanın sorunlarla kurduğu ilişkiyi değiştirebilir.
Mucizeyi her zaman olağanüstü bir olayın gerçekleşmesinde aramamak gerekir. Bazen insanın beklediği şey gerçekleşmez; buna rağmen insan yeniden ayağa kalkmayı öğrenir. Bazen bir sorun hemen çözülmez; fakat insan o sorunun içinde daha sağlıklı kararlar vermeye başlar. Bazen acı bütünüyle kaybolmaz; fakat insan acısının yanında başka duygulara ve başka imkânlara da yer açabilir. Bu değişimleri kesin bir ilahî işaret olarak adlandırmak zorunda değiliz. Fakat bunların kıymetini görebilir, şükürle karşılayabilir ve daha iyi bir hayat kurmak için kullanabiliriz.
Rabbim, El-Latîf isminin manasını kalbimizde tefekkür etmeyi nasip eylesin. Bize nimetlerini fark edecek bir basiret, belirsizlik karşısında sabır, kararlarımızda hikmet ve davranışlarımızda incelik ihsan eylesin. Kontrol edemediğimiz şeylerin yükü altında ezilmekten bizi korusun; fakat bize düşen sorumlulukları yerine getirme gayretimizi de eksiltmesin. Lütfettiği nimetleri şükürle taşımayı, insanlara merhametle yaklaşmayı, doğruyu incitmeden söylemeyi ve yanlışlarımızı fark ettiğimizde düzeltmek için adım atmayı nasip etsin. Beklediğimiz şey gerçekleşmediğinde ümidimizi bütünüyle kaybetmemeyi, sahip olduklarımızı küçümsememeyi ve bilmediğimiz hikmetler hakkında kesin hükümler vermekten sakınmayı bize öğretsin.
Allah’ım, kalplerimizi acelecilikten, dillerimizi kırıcı sözlerden, niyetlerimizi gösterişten arındır. Bizi yalnızca lütuf bekleyen değil, kendisine verilen imkânlarla hayır üretmeye çalışan kullarından eyle. Yâ Latîf, gönüllerimize incelik, işlerimize kolaylık, kararlarımıza hayır ve yürüdüğümüz yola istikamet nasip eyle. Âmin.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ programında yeniden buluşuncaya dek Allah’a emanet olun. Sevgiyle, şükürle ve gönül huzuruyla kalın.
