# EL MECÎD: ÖVGÜYE DUYULAN AÇLIKTAN İLAHÎ HAKİKATİN ENGİNLİĞİNE
İnsan bazen tek bir cümleyle sevinir. Birinin söylediği güzel bir söz, günlerdir içinde taşıdığı ağırlığı hafifletir. Bir takdir, bir teşekkür, içtenlikle söylenmiş küçücük bir övgü, gönlünde kapalı duran bir pencereyi aralar. Kendisine değer verildiğini hisseder. Görüldüğünü, anlaşıldığını, varlığının bir başkasının dünyasında yer tuttuğunu düşünür.
Fakat övgü gelmediğinde ne olur?
İnsan bu kez sessizliğin içine düşer. Yaptığı iyiliğin fark edilmediğini, gösterdiği gayretin görülmediğini, taşıdığı yükün anlaşılmadığını düşünür. Dün kendisini mutlu eden bir sözün yokluğu, bugün gönlünde bir eksiklik gibi belirir. Bir zamanlar başkasının takdirinde bulduğu huzuru yeniden aramaya başlar.
Böylece insan, farkında olmadan kendi değerini başkalarının diline teslim eder. Övüldüğünde yükseldiğini, görmezden gelindiğinde küçüldüğünü zanneder. Gönlünün kapısını başkalarının kanaatlerine açar ve o kapının önünde bir haber bekler gibi beklemeye başlar.
Oysa insanın içinde övgüyle dolmayan, alkışla tamamlanmayan bir boşluk vardır. Çünkü hiçbir insanın takdiri, başka bir insanın varlığını bütünüyle kuşatamaz. Hiçbir söz, insanın bütün hakikatini anlatmaya yetmez. İnsanlar bizi kimi zaman doğru tanır, kimi zaman eksik anlar. Bazen güzel taraflarımızı görür, bazen de yalnızca hatalarımızla hüküm verirler.
Peki, insanın övgüye duyduğu bu derin ihtiyaç nereden gelir? Neden bir başkasının sözü, bazen kendi iç sesimizden daha güçlü hâle gelir? Neden görülmek isterken kendimizi başkalarının bakışında kaybetmeye başlarız?
El Mecîd ismi, işte bu soruların eşiğinde bizi daha derin bir tefekküre çağırır.
El Mecîd, Allah’ın güzel isimlerindendir. Şeref, yücelik, ululuk ve kemal bakımından sonsuz bir yüceliğe sahip olmayı ifade eder. Allah’ın mecdinin bir sınırı, sonu veya başka bir varlığın takdirine bağlılığı yoktur. O, insanların övgüsüyle yücelen, övgüden mahrum kaldığında eksilen bir varlık değildir. O’nun yüceliği, bizim onu ne kadar anlayabildiğimizden bağımsızdır.
İnsan övüldüğünde mutlu olur; çünkü kendisine yöneltilen güzel sözler, içindeki kabul edilme ihtiyacına dokunur. Fakat Allah hakkında aynı ölçüler geçerli değildir. İnsanların hamdi O’na bir üstünlük kazandırmaz. İnsanların susması da O’nun yüceliğinden hiçbir şey eksiltmez.
Bu hakikati idrak etmek, insanın övgüyle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesine yardımcı olabilir. Çünkü asıl mesele, insanların bizi takdir etmesini bütünüyle reddetmek değildir. Asıl mesele, takdir edildiğimizde kendimizi olduğumuzdan büyük görmemek, edilmediğimizde de kendi değerimizi bütünüyle kaybettiğimizi düşünmemektir.
Belki de insanın asıl ihtiyacı, herkes tarafından övülmek değil; kendi varlığını daha doğru bir ölçüyle anlayabilmektir.
Övgüye duyulan açlık, bazen insanın içinde taşıdığı eski bir kırgınlığın sesidir. Çocukluğunda fark edilmediğini düşünen biri, yetişkinliğinde yaptığı her işte görünür olmaya çalışabilir. Emeğinin karşılığını alamadığını hisseden biri, en küçük takdiri bile büyük bir ihtiyaçla bekleyebilir. Sevilmekten emin olamayan biri, başkalarının güzel sözlerini sevgisinin kanıtı gibi görebilir.
Bunlar insanın kendisini tanırken karşılaşabileceği durumlardır. Ancak herkesin yaşadığı deneyim aynı değildir. Önemli olan, övgü istediğimiz için kendimizi suçlamak değil; bu isteğin hayatımızı ne ölçüde yönettiğini fark etmektir.
Birisi bizi övdüğünde teşekkür edebiliriz. Emeğimizin görülmesinden sevinç duyabiliriz. Birinin bizi takdir etmesi elbette güzel bir şeydir. Fakat gönlümüzün bütün huzurunu bu takdire bağladığımızda, başkalarının değişken düşünceleri karşısında savrulmaya başlarız.
İşte El Mecîd ismi üzerinde tefekkür etmek, insana daha geniş bir bakış kazandırabilir. Allah’ın yüceliğini tanımaya çalışan kul, kendi değerini yalnızca insanların değerlendirmeleriyle ölçmemeyi öğrenebilir. Başkalarının kanaatlerini önemserken onların hükmünü mutlaklaştırmamaya gayret edebilir.
Çünkü insanın değeri, yalnızca kaç kişinin onu alkışladığıyla ölçülemez. Bazen kimsenin görmediği bir yerde yapılan iyilik, insanın ahlâkını en güzel biçimde ortaya koyar. Bazen karşılık beklemeden gösterilen merhamet, uzun uzun anlatılan başarıların önüne geçer. Bazen de insan, kimsenin takdir etmediği bir sorumluluğu yerine getirerek kendi vicdanına karşı dürüst kalır.
Görülmeyen her emek değersiz değildir. Övülmeyen her iyilik anlamsız değildir. İnsanların fark etmediği bir güzellik, sırf fark edilmediği için güzelliğini kaybetmez.
Fakat burada da dikkatli olmak gerekir. Her görünmez kalışı ilahî bir koruma, her başarısızlığı özel bir işaret, her gecikmeyi mutlaka saklı bir müjde olarak yorumlayamayız. Hayatın bütün hikmetini bilemeyiz. Bize düşen, niyetimizi ve davranışlarımızı gözden geçirmek, elimizden geleni yapmak ve kendi değerimizi yalnızca dışarıdan gelen karşılıklara bağlamamaktır.
El Mecîd isminin tefekkürü, insanı bu ölçüye yaklaştırabilir: Övgü geldiğinde şımarmamak, gelmediğinde yıkılmamak; iyilik yaparken insanların bakışını değil, iyiliğin kendisini önemsemek.
İnsan bir başkasını övdüğünde de çoğu zaman kendisine ait bir yeteneği kullandığını düşünür. Güzel olanı fark ettiğini, doğruyu seçtiğini, takdire değer bir şeyi gördüğünü söyler. Elbette insanın düşünme, değerlendirme ve karar verme sorumluluğu vardır. Fakat insanın sahip olduğu yetenekleri, aklı, dili ve idrak imkânlarını kendi kendine var etmediği de unutulmamalıdır.
Güzel olanı görebilmek bir nimettir. İyiyi kötünden ayırabilmek bir nimettir. Bir başkasının emeğini fark etmek, onun iyiliğine sevinmek ve bunu güzel bir sözle ifade edebilmek de insanın şükürle ilişkilendirebileceği imkânlardır.
Bu farkındalık, insanın yaptığı iyilikleri inkâr etmesini gerektirmez. Kişi kendi gayretini kabul edebilir, emeğini sahiplenebilir ve başarısıyla sevinebilir. Ancak bütün başarıyı yalnızca kendisine mal ederek kendisini her şeyin tek kaynağı gibi görmemeye çalışabilir.
Tasavvufî düşüncede kulluk bilinci, insanın kendi varlığını ve sahip olduğu imkânları daha derin bir sorumluluk içinde değerlendirmesine yardımcı olur. Kul, kendisine verilmiş olanı bütünüyle kendi mülkü gibi görmek yerine, onu nasıl kullanması gerektiğini düşünür.
Böylece övgü de başka bir anlam kazanır. Bir insanın güzelliğini takdir ederken onu mutlaklaştırmaz; kendi başarısından söz ederken de kendisini bütün imkânların tek sahibi saymaz. Övgünün içinde şükre, şükrün içinde de tevazuya yer açar.
Bu yaklaşımın amacı insanı edilgenleştirmek değildir. Tam tersine, sahip olduğu imkânların kıymetini bilerek onları daha güzel kullanmasına yardımcı olmaktır.
İnsanın övgüye ihtiyacı ile Allah’ın El Mecîd isminin anlamı arasında bir başka düşünce kapısı daha vardır. İnsan, kendisine yöneltilen övgülerle tamamlanmaya çalışırken Allah’ın yüceliği hiçbir övgüye muhtaç değildir. Bu fark, kul ile Rabbi arasındaki ayrımı daha açık biçimde görmemizi sağlar.
Kul sınırlıdır. Bilgisi sınırlıdır, kavrayışı sınırlıdır, bakışı sınırlıdır. Bir hakikatin bazı yönlerini anlayabilir ama tamamını kuşatamaz. Bir olayın görünen tarafını değerlendirebilir ama bütün sonuçlarını bilemeyebilir. Bir insanı tanıdığını düşünebilir ama onun iç dünyasının tamamına nüfuz edemez.
Bu nedenle insanın Allah hakkındaki bilgisi de kendi idrakinin sınırları içinde gerçekleşir. Allah’ı tanımaya çalışmak, O’nun hakkında dilediğimiz her hükmü verebileceğimiz anlamına gelmez. Aksine, bilgi sahibi oldukça kendi sınırlarımızı daha iyi fark etmemiz gerekir.
Bir insan Allah’ın rahmetini düşünür, diğeri kudretini; biri adalet üzerinde durur, diğeri bağışlanma ve merhamet üzerinde tefekkür eder. Allah’ın isimleri üzerinde düşünürken farklı yönlere dikkat kesilebiliriz. Ancak bu isimleri birbirine karşıt, Allah’ın hakikatini de kendi sınırlı kavrayışımıza sığdırılabilir bir şey gibi değerlendirmemek gerekir.
İnsan, kendi anlayışının bütün hakikati kuşattığını iddia ettiğinde yanılabilir. Bir başkasının eksik gördüğü şeyi kendisinin tamamıyla kavradığını zannedebilir. Bu yüzden dinî konularda konuşurken tevazu, dikkat ve kaynaklara bağlılık önemlidir.
El Mecîd ismi, insanın bu sınırlılığını hatırlamasına vesile olabilir. Allah’ın yüceliği bizim sözlerimizden büyük, bilgimizden geniş ve kavrayışımızın ötesindedir. Biz O’nu övmeye çalışırken kendi dilimizin ve anlayışımızın sınırları içinde kalırız. Fakat bu durum hamdi anlamsızlaştırmaz. Aksine, hamdin bir iddia değil, kulluk ve şükür ifadesi olduğunu hatırlatır.
Kur’an-ı Kerîm’de Hûd Suresi’nin 73. ayetinde, Hz. İbrahim’in ev halkına yöneltilen müjde sırasında şu ifade yer alır:
“Şüphesiz O, Hamîd’dir, Mecîd’dir.”
Ayetin bağlamında melekler, Hz. İbrahim’in eşine Allah’ın rahmetini ve bereketini müjdeler. Yaşlılık ve çocuk sahibi olma konusundaki şaşkınlığın içinde, Allah’ın kudretini ve lütfunu hatırlatan bu sözler yer alır.
Burada Hamîd ve Mecîd isimlerinin birlikte anılması üzerinde düşünmek mümkündür. Hamîd, hamde ve övgüye layık olanı; Mecîd ise yüceliği, şerefi ve ululuğu ifade eder. Bu isimler, Allah’ın övgüye layık oluşunun ve yüceliğinin birlikte hatırlanmasına vesile olur.
Ancak ayetin anlamını yalnızca bizim hayatımızda arzuladığımız şeylerin mutlaka gerçekleşeceği şeklinde yorumlamamak gerekir. Hz. İbrahim’in ailesine verilen müjde, Kur’an’da belirli bir olayın ve ilahî bildirimin parçasıdır. Buradan hareketle herkesin her arzusunun aynı biçimde gerçekleşeceğini söyleyemeyiz.
Ayetin bize hatırlattığı temel hakikatlerden biri, Allah’ın kudretinin insanın beklentileriyle sınırlı olmadığıdır. İnsan kendi şartlarını değerlendirirken imkânsız gördüğü şeyler karşısında bile Allah’ın kudretini unutmaz. Bununla birlikte gaybı bildiğini iddia etmez, geleceğe dair kesin hükümler vermez.
İnsan bazen kendisini kıyıda bırakılmış gibi hisseder. Bir nimetin kendisine verilmediğini, başkalarının sahip olduklarına kendisinin ulaşamadığını düşünür. Böyle anlarda El Mecîd ismi, Allah’ın lütfunun bizim dar bakışımıza sığmayacağını hatırlatan bir tefekkür kapısı olabilir.
Fakat bu, her isteğin mutlaka gerçekleşeceği anlamına gelmez. İnsanın duası, beklentisi ve hayatın sonucu arasında bizim bütünüyle bilemediğimiz bir alan vardır. Kul dua eder, çalışır, sabreder ve Allah’a yönelir. Bazen arzuladığına ulaşır, bazen farklı bir yol izlemek zorunda kalır. Her durumda kendi sorumluluğunu yerine getirmeye ve kulluk bağını korumaya gayret eder.
Kur’an’da ve Peygamber Efendimiz’e salât ve selâm getirdiğimiz dualarda Hamîd ve Mecîd isimlerinin birlikte anılması da önemlidir. Salavatın bilinen biçimlerinden birinde, Allah’tan Hz. Muhammed’e ve onun ailesine salât etmesi istenir; ardından Allah’ın Hamîd ve Mecîd olduğu ifade edilir.
Salavat, müminin Peygamber Efendimiz’e duyduğu sevgiyi, hürmeti ve bağlılığı dile getiren bir ibadettir. Bu ibadet, yalnızca dilde tekrarlanan bir ifade olarak görülmemeli; Peygamberimizin ahlâkını tanıma, sünnetini öğrenme ve onun örnekliğini hayatımızda gözetme çabasıyla da desteklenmelidir.
Salavat getirirken insan, kendi sınırlılığını ve kulluğunu hatırlar. Peygamber Efendimiz’e duyduğu muhabbeti dile getirirken Allah’a yönelir. Bu yöneliş, insanın kalbini dua ve şükür üzerinde toplamaya yardımcı olabilir.
Bununla birlikte salavatın, Allah’ın yüceliğini Peygamber Efendimiz üzerinden bize aktaran bir güç mekanizması gibi anlatılması doğru bir yaklaşım değildir. Dinî ifadeleri kullanırken Allah ile kul arasındaki ayrımı korumak, ibadetin anlamını belirsizleştirmemek gerekir. Salavat, Allah’a yöneliş ve Peygamberimize hürmettir; onun bereketine dair konuşurken de dinî kaynakların sınırlarını gözetmek önemlidir.
Tasavvuf geleneğinde salavata verilen önem, insanın Peygamber Efendimiz’e duyduğu muhabbetle ahlâkını güzelleştirme arzusunun bir araya gelmesiyle daha derin bir anlam kazanır. Sevgi, yalnızca bir sözün tekrarı değil; sevilenin örnekliğini öğrenme ve ona uygun davranmaya çalışma çabasıdır.
İnsan bazen ibadet ederken zihninin dağıldığını fark eder. Dua ederken kelimeleri unutur, namazda başka düşüncelere dalar, zikrettiği hâlde gönlünde beklediği yoğunluğu hissedemez. Ardından kendisini yargılamaya başlar. “Yeterince samimi değil miyim? Duam eksik mi? Allah’a yönelişim kabul görmüyor mu?” diye düşünür.
Bu sorular, insanı ibadetine daha fazla dikkat etmeye yöneltebilir. Ancak kişinin her dalgınlığı kendisi hakkında ağır bir hükme dönüştürmesi de doğru değildir. İnsan dikkatini yeniden toplamayı öğrenebilir. İbadetin anlamını daha iyi kavramak için çaba gösterebilir. Hatalarını fark ettiğinde kendisini bütünüyle değersiz ilan etmek yerine yeniden yönelmeyi seçebilir.
El Mecîd ismi üzerinde tefekkür etmek, insanın kendi sınırlılığını kabul etmesine yardımcı olabilir. Bizim hamdimiz eksik kalabilir; çünkü bilgimiz ve dilimiz sınırlıdır. Ancak bu sınırlılık, Allah’a yönelmekten vazgeçmemizi gerektirmez.
İbadetin amacı, kendimizi kusursuz göstererek Allah’a bir şey kanıtlamak değildir. Kulluk, insanın acziyetini bilerek Rabbine yönelmesi, elinden geldiğince samimi olmaya çalışması ve eksiklerini düzeltmek için gayret göstermesidir.
İnsan bazen güzel bir dua kuramaz. Bazen içinden geçenleri kelimelere dökemez. Bazen de yalnızca susar. Bu durumlarda önemli olan, ibadeti kendi performansımızı ölçtüğümüz bir sınava dönüştürmemektir. İnsan öğrenmeye, toparlanmaya ve daha dikkatli yönelmeye devam edebilir.
Elbette bu düşünce, ibadetin önemini azaltmak veya sorumlulukları görmezden gelmek değildir. Tam tersine, insanın hem gayret göstermesini hem de kendi eksiklikleri karşısında ümitsizliğe düşmemesini destekler.
Allah’ın El Mecîd ismi, insanın yetersizliğini inkâr etmeden kulluğa devam edebileceğini hatırlatır. Kul, kendi eksikliğini Allah’ın yüceliğiyle karıştırmaz. Kendi kusurlarını kabul eder ama bu kusurları Allah’a yönelmesinin önünde aşılmaz bir duvar hâline getirmez.
Burada ince bir denge vardır. İnsan kendi küçüklüğünü kabul ederken kendisini aşağılamamalıdır. Tevazu, insanın kendisini değersiz görmesi değildir. Tevazu, kendi sınırlarını bilmek ve kendisine verilen imkânları doğru kullanmaya çalışmaktır.
Kendi eksikliğini görmek, başkasını küçümsememeyi öğretir. Kendi yanılabilirliğini kabul etmek, farklı görüşleri daha dikkatli dinlemeyi sağlar. Bilgisinin sınırlı olduğunu bilen insan, hüküm verirken daha ihtiyatlı davranır.
Bu nedenle El Mecîd ismi üzerinde tefekkür, yalnızca Allah’ın yüceliğini dile getirmekle sınırlı kalmamalıdır. Bu tefekkürün insana kazandırabileceği ahlâkî sonuçları da düşünmek gerekir.
Başkalarının başarısını kıskanmadan takdir edebiliyor muyum?
Birinin övgü alması, benim değerimi azaltıyormuş gibi hissediyor muyum?
Kendi hatamı kabul ettiğimde küçüleceğimi mi düşünüyorum?
İyilik yaparken görülmeyi mi bekliyorum, yoksa iyiliğin kendisini mi önemsiyorum?
Bir insan beni anlamadığında onun hakkında hemen kesin bir hüküm veriyor muyum?
Bu sorular, insanın övgüyle, başarıyla ve başkalarının değerlendirmeleriyle kurduğu ilişkiyi gözden geçirmesine yardımcı olabilir.
Çünkü insan bazen başkasının övgüsüne sevinmekte zorlanır. Bir başkasının başarısı, kendi eksikliği gibi görünür. Birinin takdir edilmesi, kendisinin unutulduğu hissini doğurur. Böylece övgü, güzelliği fark etmenin bir yolu olmaktan çıkar ve insanlar arasında görünmez bir yarışa dönüşür.
Oysa bir başkasının iyiliğini takdir etmek, kendi değerimizden vazgeçmek değildir. Başkasının başarısını kabul etmek, bizim bütün imkânlarımızı kaybettiğimiz anlamına gelmez. Her insanın yolu, şartları ve sorumlulukları farklıdır.
El Mecîd isminin tefekkürü, insanın bu kıyaslama alışkanlığını sorgulamasına vesile olabilir. İnsan, başkasının övgüsünü kendi eksikliği olarak görmek yerine onda bulunan güzelliği teslim etmeyi öğrenebilir. Kendisine takdir geldiğinde de bunu kibirlenmek için değil, şükür ve sorumluluk için bir vesile olarak değerlendirebilir.
İnsanların övgüsü geçicidir. Bugün söylenen güzel söz yarın unutulabilir. Bir başarı zamanla başka başarıların gölgesinde kalabilir. Bir insanın toplum içindeki itibarı değişebilir. Bunların hepsi hayatın değişkenliğinin parçalarıdır.
Bu nedenle insanın bütün varlığını geçici takdirlerin üzerine kurması, kendisini sürekli bir belirsizliğin içinde bırakabilir. Fakat bu, insanların sevgisini ve takdirini önemsiz saymamız gerektiği anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır; sevilmeye, anlaşılmaya ve emeğinin görülmesine ihtiyaç duyabilir.
Burada aranan denge, insanlardan gelen güzel sözleri kabul ederken onlara bütünüyle bağımlı olmamaktır. Övgüyü reddetmek zorunda değiliz; fakat övgü olmadan da doğru davranmaya devam edebilmeliyiz.
Bir iyilik yaptığımızda kimsenin bizi görmemesi, o iyiliği değersizleştirmez. Bir sorumluluğu yerine getirdiğimizde alkış almamamız, emeğimizi bütünüyle anlamsız kılmaz. Bir başkasının bizi yanlış anlaması da her zaman kendimizi tekrar tekrar ispatlamak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
İnsanın kendi niyetini gözden geçirmesi, gerektiğinde kendisini açıklaması ve hakkını koruması elbette önemlidir. Ancak her insanın kanaatini kontrol edemeyeceğini kabul etmesi de iç huzuruna katkıda bulunabilir.
El Mecîd ismi üzerinde düşünürken şu hakikati hatırlayabiliriz: Allah’ın yüceliği insanların övgüsüyle artmadığı gibi onların susmasıyla da azalmaz. Kulun sorumluluğu ise başkalarının ne düşüneceğini bütünüyle belirlemek değil, kendi davranışlarında doğruluğa, merhamete ve ihlâsa yönelmektir.
Böylece övgüye duyulan ihtiyaç, insanı yöneten bir açlık olmaktan çıkarak daha dengeli bir insanî duygu hâline gelebilir. İnsan takdir edildiğinde sevinir, edilmediğinde üzülse bile bütün varlığını bu üzüntüye teslim etmez. Başkasının başarısına sevinmeyi, kendi kusurlarını kabul etmeyi ve doğru bildiği yolda devam etmeyi öğrenir.
El Mecîd isminin bize açtığı tefekkür kapısı, insanın kendisini başkalarının gözünde büyütmesi değil, Allah’ın yüceliği karşısında kendi yerini daha doğru anlamasıdır. Bu anlayışta hem tevazu hem de vakar vardır. İnsan ne kendisini mutlaklaştırır ne de kendisini bütünüyle değersizleştirir. Sınırlı olduğunu bilir, fakat bu sınırlılık içinde iyiliğe yönelmekten vazgeçmez.
Şimdi gönlümüzü bir anlığına dışarıdan gelen bütün seslerden uzaklaştıralım. Övgülerin, eleştirilerin, kıyaslamaların ve başkalarının kanaatlerinin ötesinde kendimize şu soruyu soralım:
Ben, kimse beni övmediğinde de doğru bildiğim iyiliği yapmaya devam edebilir miyim?
Bu sorunun cevabı bir anda tamamlanmayabilir. İnsan zaman zaman takdir bekleyebilir, anlaşılmak isteyebilir, emeğinin görülmemesine üzülebilir. Bunlar insanî hâllerdir. Önemli olan, bu duyguların farkına vardığımızda kendimizi daha doğru bir ölçüye çağırabilmektir.
Bir iyiliği yalnızca övgü almak için yapmadığımızda, başkasının başarısını kendi yenilgimiz gibi görmediğimizde, hatamızı kabul etmekten kaçmadığımızda ve insanlara merhametle yaklaşabildiğimizde gönlümüzde başka bir olgunluk gelişmeye başlar.
Bu olgunluk, bir anda elde edilen kusursuzluk değildir. Her gün yeniden öğrenilen bir edep, tekrar tekrar gözden geçirilen bir niyet ve küçük davranışlarla beslenen bir kulluk çabasıdır.
El Mecîd ismi, insanın övgüyle kurduğu ilişkiyi dönüştürmek için bir tefekkür vesilesi olabilir. İnsan, Allah’ın yüceliğini tanımaya çalıştıkça kendi sınırlılığını daha açık görebilir. Bu farkındalık, onu hem kibirden hem de başkalarının kanaatleri karşısında kendisini bütünüyle değersiz saymaktan uzaklaştırabilir.
Çünkü insanın görevi, herkesin gözünde büyük görünmek değildir. Asıl mesele, kendi sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmak, hakikate bağlı kalmak ve sahip olduğu imkânları iyilik için kullanmaktır.
El Mecîd isminin anlamını hayatımıza taşımanın yollarından biri de budur: Övgüyü amaç hâline getirmeden güzelliği takdir etmek, iyiliği gösterişe dönüştürmeden yapmak ve kendi eksikliklerimizi gördüğümüzde Allah’a yönelmekten vazgeçmemek.
**Ya Rabbi…**
Sen El Mecîd’sin. Yüceliğin sonsuz, şerefin ve ululuğun bütün noksanlıklardan münezzehtir. Bizim bilgimiz sınırlı, sözümüz eksik, idrakimiz dardır. Senin yüceliğini hakkıyla kavramaya gücümüz yetmez. Bize seni tanımaya çalışırken edep ve tevazu nasip eyle.
Ya Rabbi, bizi insanların övgüsüne esir olmaktan koru. Takdir edildiğimizde kibirlenmekten, görülmediğimizde kendimizi değersiz saymaktan muhafaza eyle. Kalbimize ihlâs, sözümüze doğruluk, davranışlarımıza merhamet ver.
Bize başkalarının güzelliğini takdir edebilmeyi, onların başarısına sevinmeyi ve kendi kusurlarımızı dürüstçe kabul edebilmeyi nasip eyle. İyiliklerimizi yalnızca görülmek için değil, doğru ve güzel olduğu için yapmayı öğret.
Ya Rabbi, gönlümüzü kıyaslamaların yükünden, nefsimizin bitmeyen beklentilerinden ve başkalarının kanaatlerine bağımlı olmaktan uzaklaştır. Bize hem kendi onurumuzu hem de başkalarının onurunu koruyabilmeyi nasip eyle.
Dua ederken samimiyetimizi artır, ibadet ederken kalbimizi toparla, eksiklerimizi gördüğümüzde ümitsizliğe düşmek yerine yeniden sana yönelmeyi öğret.
Bizi övgüyle büyüyen değil, hakikatle olgunlaşan; insanları küçülterek yükselmeye çalışan değil, merhametle güzelleşen kullarından eyle.
Ya Rabbi, bize verdiğin nimetlerin kıymetini bilmeyi, onları doğru yolda kullanmayı ve her nimetin bir sorumluluk taşıdığını unutmamayı nasip eyle.
Hamdimizi, şükrümüzü ve dualarımızı kabul eyle. Bizi ihlâstan ayırma. Kalplerimizi sana yönelişte sabit kıl.
Âmin.
Kıymetli dinleyenlerimiz, bugün El Mecîd ismi üzerinde düşünürken övgüye duyduğumuz ihtiyacı, insanın kendi sınırlılığını ve Allah’ın sonsuz yüceliğini hatırladık. Belki de bu sohbetten yanımıza alacağımız en önemli düşünce şudur: İnsanların takdiri güzel olabilir, fakat insanın bütün değerini belirleyen tek ölçü hâline gelmemelidir.
Övüldüğümüzde şükretmeyi, görülmediğimizde de doğru bildiğimiz iyilikten vazgeçmemeyi öğrenebiliriz. Başkalarının güzelliğini takdir ederken kendi değerimizi kaybetmediğimizi, kendi eksikliklerimizi kabul ederken de bütünüyle değersiz olmadığımızı hatırlayabiliriz.
El Mecîd isminin tefekkürü, bizi hem Allah’ın yüceliğini tanımaya hem de kendi kulluğumuzu daha derin bir anlayışla yaşamaya çağırır.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ sohbetinde yeniden buluşmak dileğiyle. Allah’a emanet olun.
**Sesli Terapi · Tasavvuf**
