# EL MÜCÎB: DUANIN SESSİZLİĞİNDEN İCABETİN HAKİKATİNE
İnsan bazen gecenin en sessiz vaktinde ellerini açar. Gün boyunca içinde biriktirdiği ne varsa kelimelere dökmeye çalışır. Kimi zaman gözyaşları duasına karışır, kimi zaman söyleyecek söz bulamaz da yalnızca başını eğer. Bir dileği vardır; belki uzun zamandır beklediği bir haber, belki içinden çıkamadığı bir mesele, belki de kimseye anlatamadığı bir kırgınlık… Bütün ümitlerini bir araya getirir ve Rabbine yönelir. Sonra ellerini yüzüne sürer, sessizce beklemeye başlar.
Günler geçer. Beklediği haber gelmez. Aylar geçer, arzuladığı kapı açılmaz. Bir zaman sonra kalbinin derinliklerinde ince bir soru belirir: Acaba duam duyulmadı mı? Ben bu kadar istedim, bu kadar yalvardım; neden hâlâ bekliyorum?
İnsan için duanın en ağır tarafı bazen istemek değil, beklemektir. Çünkü istemek sırasında umut vardır; bekleyiş uzadığında ise insan kendi umudunu bile sorgulamaya başlayabilir. Bir zamanlar gönlünü aydınlatan dua, zamanla cevabını aradığı bir soruya dönüşebilir. Fakat tam da burada, insanın dua hakkında bildiğini sandığı şeyleri yeniden düşünmesi gerekir. Çünkü **istemek ile icabeti, icabet ile de istenilen şeyin gerçekleşmesini birbirine karıştırdığımızda, duanın derinliğini yalnızca elde ettiğimiz sonuçlarla ölçmeye başlarız.**
El Mücîb ismi, işte bu ayrım üzerinde düşünmeye çağırır bizi.
El Mücîb, Allah Teâlâ’nın dualara icabet eden, kullarının yakarışlarına karşılık veren olduğunu ifade eden güzel isimlerindendir. Bu isim, yalnızca sesimizi işiten bir Rab tasavvuruyla sınırlı değildir. Dua eden kulun Rabbine yönelişini, O’ndan yardım dilemesini ve Allah’ın dilediği şekilde karşılık vermesini hatırlatır. Ancak bu hakikati anlamaya çalışırken önemli bir ölçüyü korumalıyız: Allah’ın duaya icabet edeceğine inanmak, her isteğimizin tam arzuladığımız biçimde ve bizim belirlediğimiz zamanda gerçekleşeceği anlamına gelmez. Dua, Allah’ı kendi irademize göre hareket ettirme yolu değildir. Dua, insanın ihtiyacını ve aczini kabul ederek Rabbine yönelmesidir.
İnsan çoğu zaman duanın kabulünü tek bir görüntüye indirger. Bir şey ister, o şey gerçekleşirse duanın kabul edildiğini düşünür. İstediği gerçekleşmediğinde ise kendisini cevapsız kalmış hisseder. Oysa hayat, insanın görebildiğinden çok daha geniş bir alana sahiptir. Biz bir meselenin yalnızca bugününü görebilir, gelecekte doğuracağı sonuçları bilemeyiz. Bazen bir kararın bütün sonuçlarını hesapladığımızı zannederiz; fakat sonradan fark ederiz ki hesaba katmadığımız yönler varmış. Bazen çok istediğimiz bir şeyin gerçekleşmesi için bütün imkânlarımızı seferber eder, yine de sonuca ulaşamayız. Böyle anlarda insanın bilmesi gereken şudur: Kendi isteğinin gerçekleşmemesi, Allah’ın onu işitmediğinin veya kendisine değer vermediğinin kanıtı değildir.
Fakat buradan, gerçekleşmeyen her dileğin mutlaka daha büyük bir iyilik için ertelendiği sonucunu da çıkarmamalıyız. Her olayın ardındaki hikmeti kesin olarak bildiğimizi söyleyemeyiz. Bir kaybın, bir hastalığın, bir ayrılığın veya uzun süren bir bekleyişin nedenini bütünüyle kavrayamayabiliriz. İman, bilinmeyen her şey hakkında kesin hükümler vermek değil, bilinmeyenin karşısında da Allah’a yönelmeyi sürdürebilmektir. Kul, yaşadığı acıyı inkâr etmeden dua edebilir; hayal kırıklığını saklamadan Rabbine sığınabilir. Sabır, insanın hiç üzülmemesi değil, üzüntüsünün içinde de hakikatten ve umuttan bütünüyle kopmamaya çalışmasıdır.
Sadreddin Konevî’nin Esmâü’l Hüsnâ üzerine düşünceleri, dua ile icabet arasındaki ilişkiyi tefekkür etmek için önemli bir kapı aralar. Onun düşünce dünyasından hareketle şu soruyu sorabiliriz: Dua yalnızca istediğimiz şeyi elde etmek midir, yoksa Rabbimize yöneldiğimiz o anın kendisi de başlı başına bir anlam taşır mı?
Bir insanın “Yâ Rabbi” deyişi, yalnızca bir talebin başlangıcı değildir. Bu seslenişin içinde insanın kendi sınırlılığını kabul etmesi, yardım ihtiyacını dile getirmesi ve kendisini mutlak güç sahibi görme iddiasından uzaklaşması da vardır. İnsan, bütün imkânlarının kendisine yetmediğini fark ettiği zaman dua eder. Bazen bir çıkış yolu arar, bazen bağışlanma diler, bazen de yalnızca dayanabilmek için güç ister. Her duanın cümleleri farklıdır; fakat her samimi yönelişte insanın kendi sınırlarını aşan bir merhamete ve yardıma duyduğu ihtiyaç hissedilebilir.
Duanın bu yönü, onun yalnızca sonuçtan ibaret olmadığını gösterir. İnsan Rabbine yöneldiğinde, henüz istediği şey gerçekleşmemiş olsa bile kendi iç dünyasında bir hakikatle karşılaşabilir: Her şeyi tek başına taşıyamaz. Her şeyi bilemez. Her sonucu kontrol edemez. Yardım istemek, insanın zayıflığını itiraf etmekten ibaret değildir; aynı zamanda kendi sınırlarını dürüstçe tanımasıdır.
Bununla birlikte, duanın manevi değerini yalnızca insanın içinde oluşturduğu duygularla da sınırlamamalıyız. Dua, İslam inancında gerçek bir kulluk ve ibadet yönelişidir. Kul, Rabbinden ister, O’na sığınır, O’nu anar ve O’na güvenmeye çalışır. İstediğinin gerçekleşmesi için meşru yolları ararken dua etmeyi sürdürür. Sonucun kendi arzusuyla aynı olmaması, dua etmenin anlamsız olduğu sonucunu doğurmaz.
Kur’ân-ı Kerîm’de Bakara sûresinin 186. âyeti, dua ile Allah’ın yakınlığı arasındaki ilişkiyi son derece etkileyici bir dille anlatır:
“Kullarım sana beni sorduklarında, şüphesiz ben yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenin duasına karşılık veririm.”
Bu âyette insanın dikkati önce yakınlık hakikatine yönelir. Kul, Rabbini arar; kendisini işitip işitmediğini, kendisine yakın olup olmadığını merak eder. Âyet, Allah’ın yakınlığını bildirir ve dua edenin duasına icabet edeceğini haber verir. Bu yakınlık, mesafeyle ölçülebilecek fiziksel bir yakınlık değildir. Allah’ın yaratılmışlara benzetilemeyeceğini bilerek, O’nun kulunu bildiğini, duyduğunu ve duasını işittiğini hatırlatan bir hakikattir.
İnsan bazen yalnızlığını, kimsenin kendisini anlamadığı düşüncesiyle daha da ağır yaşar. İçinde fırtınalar koparken dışarıdan sakin görünür. Söylemek istediklerini kelimelere dökemez. Bir başkasına anlatsa bile tam olarak anlaşılmayacağını düşünür. İşte böyle anlarda dua, insanın içini Rabbine açabildiği bir yöneliş hâline gelir. Bu, insanın yaşadığı sorunun bir anda ortadan kalkacağına dair bir garanti değildir. Fakat insanın acısını, korkusunu ve ihtiyacını Allah’a arz edebileceğini hatırlaması, onun kulluk yolculuğunda önemli bir yer tutar.
Bakara sûresindeki âyetin devamında Allah, kullarının da kendisine karşılık vermelerini ve O’na iman etmelerini bildirir. Burada yalnızca istemekten değil, yönelişin hayatımıza yansımasından da söz edilir. Çünkü dua eden insan, Rabbinden bir şey isterken kendi hayatını da O’nun rızasına uygun hâle getirmeye gayret etmelidir. Doğruluk isterken yalandan uzaklaşmaya, merhamet isterken insanlara merhamet göstermeye, bağışlanma dilerken hatalarını düzeltmeye çalışmalıdır. Huzur dilerken huzuru bozan davranışlarını da gözden geçirmelidir.
Duanın bu yönü, insanın kendisine dönüp bakmasını sağlar. Biz Allah’tan yardım isterken bize emanet edilen sorumlulukları yerine getiriyor muyuz? Bir çıkış yolu için dua ederken önümüzdeki meşru imkânları değerlendiriyor muyuz? Bir ilişkimizin düzelmesini isterken kendi payımıza düşen hataları kabul edebiliyor muyuz? Bir sıkıntının sona ermesini beklerken gerektiğinde yardım istemeyi, danışmayı ve tedbir almayı ihmal ediyor muyuz?
Bu sorular, duayı bir pazarlığa dönüştürmek için sorulmaz. Yani insan, “Ben bütün ibadetlerimi yerine getirirsem Allah mutlaka istediğimi vermek zorundadır” diye düşünmemelidir. Allah’ın lütfu insanın kurduğu bir alışveriş düzenine sığmaz. İbadet ve itaat, belirli bir sonucu satın almanın yolu değildir. Bunlar kulluğun gereğidir. İnsan Rabbine yönelir çünkü O’na kulluk etmek ister; O’ndan yardım diler çünkü O’na muhtaç olduğunu bilir. İbadetini de duasını da bir garanti belgesine dönüştürmez.
İşte burada El Mücîb isminin anlamı daha dikkatli anlaşılmalıdır. Allah’a yönelmek, kulun hayatında bir sorumluluk bilinci de doğurur. Dua eden kişi yalnızca gökten bir çözüm beklemez; kendisine verilen aklı, iradeyi, zamanı ve imkânları da kullanır. İş arayan insan başvuru yapar, hastalanan insan tedavi arar, haksızlığa uğrayan insan hakkını meşru yollarla savunur. Bir yanlışa düşen kişi tövbe ederken o yanlışı düzeltmek için adım atar. Dua ile gayret birbirinin rakibi değildir. Dua, gayreti anlamsızlaştırmaz; gayret de insanın Allah’a duyduğu ihtiyacı ortadan kaldırmaz.
Peygamber Efendimizden nakledilen sahih hadislerde, kulun duasında aceleci davranmaması gerektiği bildirilir. Hadisin anlamına göre kul, “Dua ettim de kabul edilmedi” diyerek acele etmedikçe duasına icabet umudunu korumalıdır. Bu uyarı, insanın her dileğinin mutlaka istediği biçimde gerçekleşeceğini söylemez. Daha çok, bekleyişin insanı ümitsizliğe ve duayı terk etmeye sürüklemesine karşı dikkat çeker.
Çünkü insan bazen duasının kabulünü yalnızca kendi belirlediği zamana bağlar. Bir şeyi bugün ister ve yarın gerçekleşmesini bekler. Bir haberin hemen gelmesini, bir meselenin hemen çözülmesini, kalbindeki sıkıntının hemen dağılmasını arzu eder. Bekleyiş uzadıkça dua etmeye devam etmekte zorlanabilir. Oysa insanın zaman anlayışıyla hayatın bütün akışı aynı değildir. Bizim acelemiz, her zaman doğru zamanın ölçüsü değildir. Bununla birlikte sabır, pasif biçimde beklemek anlamına da gelmez. İnsan hem dua eder hem çalışır, hem ümit eder hem tedbir alır, hem Allah’a güvenir hem de kendisine düşen sorumluluğu yerine getirir.
Bazı hadis rivayetlerinde, günah veya akrabalık bağlarını koparmak gibi uygun olmayan talepler içermeyen dualara karşılık verilmesi ve dua sebebiyle bir kötülüğün uzaklaştırılması gibi anlamlar aktarılır. Bu rivayetler, duanın karşılığını yalnızca istenen şeyin elde edilmesiyle sınırlamamak gerektiğini düşündürür. Ancak burada da ölçülü olmak önemlidir. Başımıza gelmeyen bir olayın kesinlikle duamız sayesinde önlendiğini bilemeyiz. Bir dileğin gerçekleşmemesinin arkasında hangi hikmetin bulunduğunu her zaman açıklayamayız. İnanç, görünmeyen sonuçlar hakkında kesin bilgi sahibi olduğumuzu iddia etmek değil, Allah’ın bilgisine ve hikmetine güvenerek O’na yönelmeyi sürdürmektir.
İnsan bu farkı kavradığında duasını daha samimi bir yerden kurabilir. Artık yalnızca “Bana istediğimi ver” demez; “Rabbim, benim için hayırlı olanı aramayı, doğru olanı seçmeyi ve karşıma çıkan hakikatleri görebilmeyi nasip et” diye de dua eder. Bu, dilekten vazgeçmek değildir. İnsan yine istediğini ister, umudunu dile getirir, gönlündeki arzuyu saklamaz. Fakat isteğinin kendi bilgisinden daha büyük bir hikmet alanının içinde bulunduğunu da kabul etmeye çalışır.
Dua, insanın Rabbine karşı dürüst olabildiği bir alandır. Bu nedenle dua ederken yalnızca güzel ve düzgün cümleler kurmak zorunda değiliz. Bazen bir insanın bütün söyleyebildiği “Allah’ım, çok yoruldum” olur. Bazen “Ne yapacağımı bilmiyorum” der. Bazen bir yanlışından dolayı pişmanlığını dile getirir, bazen de içindeki korkuyu saklamadan Rabbine açar. Dua, insanın kendisini kusursuz gösterme çabası değildir. Kul, Rabbine kendi hâliyle yönelir; aczini, ihtiyacını ve umudunu O’na arz eder.
El Mücîb ismini tanımaya çalışan insan, bu yönelişin kıymetini yalnızca sonuç ortaya çıktığında hatırlamamayı öğrenebilir. Dua ettiği için kendisini başkalarından üstün görmez; duası gecikti diye de Allah katında değersiz olduğuna hükmetmez. Başkasının duasının nasıl karşılık bulduğunu dışarıdan ölçmeye kalkmaz. Bir insanın kolaylık içinde yaşamasını onun mutlaka daha makbul olduğunun, bir başkasının sıkıntı yaşamasını da onun duasının reddedildiğinin kanıtı saymaz. Çünkü insan, başkasının Allah katındaki durumunu ve hayatının bütün hikâyesini bilemez.
Bazen çevremizde bir başkasının istediği şeye kısa sürede ulaştığını görürüz. Biz ise uzun zamandır aynı dileğin gerçekleşmesini bekleriz. İçimizden istemeden de olsa bir karşılaştırma geçebilir: Neden onun duası kabul oldu da benimki olmadı? Fakat başkasının hayatında gördüğümüz bir sonuç, Allah’ın bizimle olan ilişkisini ölçebileceğimiz bir terazi değildir. Her insanın şartları, imkânları, sorumlulukları ve yaşadığı süreç farklıdır. Biz başkasının hikâyesinin yalnızca dışarıdan görünen bir bölümünü biliriz. Bu nedenle kıyaslamak yerine kendi yönelişimize, niyetimize ve yapabileceğimiz şeylere dönmek daha sağlıklı bir tutumdur.
El Mücîb ismi, insanın umudunu diri tutarken düşüncesini de olgunlaştırır. Umut, her şeyin istediğimiz gibi olacağına dair kesinlik değildir. Umut, sonucun belirsiz olduğu zamanlarda da doğru olanı yapmaya devam edebilmektir. Dua eden insan, istediği sonucu elde edemese bile hayatını bütünüyle anlamsız saymak zorunda değildir. Bir kapı kapanmışsa başka imkânları değerlendirebilir. Bir ilişkisi sona ermişse yasını yaşayabilir, kendisini toparlamak için destek alabilir ve zamanla yeni bir hayat düzeni kurabilir. Bir sıkıntının çözümü gecikmişse yalnızca beklemek yerine farklı yollar araştırabilir. Bunların hiçbiri duanın değerini azaltmaz.
Duanın asıl derinliği, insanı hayatın dışına çıkarmasında değil, hayatın içine daha bilinçli biçimde döndürmesinde de görülebilir. İnsan Rabbine yöneldikten sonra insanlara karşı daha adil, kendisine karşı daha dürüst, sorumluluklarına karşı daha dikkatli olmaya gayret edebilir. Affedilmeyi isteyen kişi başkasına haksızlık ettiğinde özür dilemeyi öğrenebilir. Rızık isteyen kişi emeğini ve helal kazancı gözetebilir. Huzur isteyen kişi, çevresine sürekli huzursuzluk veren davranışlarını fark etmeye çalışabilir. Sağlık isteyen kişi bedeninin ihtiyaçlarını ihmal etmemeyi öğrenebilir. Dua böylece yalnızca sözde kalan bir dilek olmaktan çıkar; insanın niyetini ve davranışlarını da etkileyen bir kulluk biçimine dönüşür.
Bütün bunları yaparken insan, kendisini sürekli suçlamaktan da kaçınmalıdır. Her zorluğun sebebini kendi eksikliğinde aramak, her gecikmeyi yeterince iyi dua etmemeye bağlamak doğru değildir. Hayatta insanın iradesi dışında gelişen şartlar, başkalarının davranışları, toplumsal koşullar ve beklenmedik olaylar da vardır. İnsan her şeyi kontrol edemediği gibi her şeyin sebebini de kendi içinde bulamaz. Dua etmek, insanın bütün yükü kendi omuzlarına alması demek değildir. Aksine, kendi sorumluluğunu tanırken gücünün yetmediği noktaları da kabul edebilmesidir.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben duayı yalnızca istediğim şeyin gerçekleşmesi için mi ediyorum, yoksa Rabbime yönelmenin kendisini de bir kulluk olarak görebiliyor muyum? Bir dileğim gerçekleşmediğinde üzülebilirim; fakat üzüntümün içinden Allah’a seslenmeye devam edebilir miyim? Bilmediğim bir hikmet hakkında kesin hükümler vermeden, elimden geleni yaparak ve Rabbimin rahmetinden ümidimi kesmeden yürüyebilir miyim?
Bu soruların cevapları bir günde tamamlanmayabilir. İnsanın kalbi bazen umutlanır, bazen yorulur. Bazen sabırla bekler, bazen acele eder. Bazen teslimiyet hisseder, bazen kaygısına yenilir. Önemli olan, bütün bu hâller içinde yeniden Rabbine yönelmeyi öğrenmektir. Dua, yalnızca güçlü hissettiğimiz zamanlarda başvuracağımız bir kapı değildir. Zayıflığımızı kabul ettiğimiz, ne yapacağımızı bilemediğimiz ve yeniden doğrulmak için yardım istediğimiz zamanlarda da bu kapıya yönelebiliriz.
El Mücîb ismi bize, Allah’a yönelmenin kıymetini ve duanın aceleci beklentilerle sınırlandırılamayacağını hatırlatır. Fakat bu hatırlayış, her dileğin nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğini bildiğimiz anlamına gelmez. Biz dua ederiz; çünkü Rabbimize muhtacız. Çalışırız; çünkü bize sorumluluk verilmiştir. Bekleriz; çünkü her sonuç bizim elimizde değildir. Ümit ederiz; çünkü Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek kulluğumuzun önemli bir parçasıdır.
Öyleyse ellerimizi açtığımızda yalnızca istediğimiz şeyin listesini sunmayalım. Kalbimizi de Rabbimize açalım. Yanlışlarımızı kabul edelim, ihtiyacımızı dile getirelim, doğru yolu isteyelim. İstediğimizin gerçekleşmesi için gayret gösterelim; fakat hayatımızı tek bir sonuca mahkûm etmeyelim. Duamızın cevabını bütünüyle kavrayamadığımız zamanlarda bile Allah’ın bizi işittiğine dair inancımızı koruyalım. Bilmediğimiz şeyler hakkında kesin konuşmadan, umudumuzu kaybetmeden ve sorumluluklarımızdan kaçmadan yolumuza devam edelim.
Allah’ım, Sen El Mücîb’sin. Sana açılan ellerimizi, Sana yönelen kalplerimizi boş bir alışkanlığa dönüştürmekten bizleri koru. Duamızı samimiyetle yapmayı, bekleyişimizde sabırlı olmayı ve üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeyi nasip eyle. İstediğimiz şey gerçekleşmediğinde kendimizi değersiz görmemeyi, bilmediğimiz hikmetler hakkında aceleyle hüküm vermemeyi öğret bize. Bizi yalnızca dilediğini isteyenlerden değil, doğruyu arayan, iyilik için gayret eden ve Sana yönelişini hayatına taşıyan kullarından eyle.
Rabbim, içinden çıkamadığımız meselelerde bize feraset, yorulduğumuz zamanlarda dayanma gücü, yanlış yaptığımızda tövbe ve telafi imkânı ver. Kalplerimizi ümitsizliğin karanlığında bırakma. Bize hayırlı olanı aramayı, hayırlı olmayanı fark ettiğimizde ondan uzaklaşabilmeyi ve sonucu bilemediğimiz zamanlarda Sana güvenerek sorumluluklarımızı sürdürmeyi nasip eyle. Dualarımızı hayra vesile kıl; bizi merhametinden ümit kesmeyen, kulluğunda samimi olan kullarından eyle. Âmin.
Esmâü’l Hüsnâ ile kişisel dönüşüm yolculuğumuzun bu bölümünde El Mücîb ismi üzerinde tefekkür ettik. Rabbimiz, dua ederken kalplerimize samimiyet, beklerken sabır, yürürken hikmet ve her hâlimizde kulluk bilinci ihsan eylesin. Bir sonraki bölümde yeniden buluşmak dileğiyle… Allah’a emanet olun, huzurla ve sevgiyle kalın.
