# El-Muizz: Kendini Değersiz mi Hissediyorsun? — İnsanların Gözünde Küçülürken Hakikatin Huzurunda Aziz Olmak
Bazen insanın en derin yarası yoksulluk değildir; kaybettiği bir makam, elinden çıkan bir imkân ya da kendisine kapatılan bir kapı da değildir. Bazen asıl yara, bütün bunların ötesinde, insanın kendi kıymetinden şüphe etmeye başlamasıdır. Bir zamanlar kendisini ait hissettiği yerlerde artık yabancılaşması, kalabalıkların arasında dolaşırken kendi içinde bir yer bulamaması, bir başkasının bakışında değer ararken kendi bakışından uzaklaşmasıdır. İnsan bazen öyle bir sessizliğe gömülür ki söyleyecek sözü olduğu hâlde konuşamaz; kalbinde taşıdığı incelikleri, güzellikleri ve umutları sanki kendisine ait değilmiş gibi saklamaya başlar. Başını öne eğer, varlığını küçültür, sesini kısar. Bir başkasının kendisini fark etmesini beklerken kendi varlığını görmezden gelir. Oysa belki de insanı en çok yoran şey, kıymetinin bulunmaması değil, kıymetini yanlış kapılarda aramasıdır.
İşte El-Muizz ismi, tam bu noktada insanın önüne başka bir idrak kapısı açar. El-Muizz, izzet veren, aziz kılan, şeref ve itibar bahşeden demektir. Bu isim üzerinde tefekkür etmek, insanın kendi değerini nasıl ölçtüğünü yeniden sorgulamasına vesile olur. Çünkü dünyada değer dediğimiz şey çoğu zaman görünür olanla ölçülür: Kimlerin bizi sevdiğiyle, kaç kişinin bizi dinlediğiyle, hangi makamda bulunduğumuzla, ne kadar kazandığımızla, sözümüzün ne kadar karşılık bulduğuyla… İnsan, kendisine gösterilen ilgi arttığında büyüdüğünü, ilgi azaldığında ise küçüldüğünü sanabilir. Bir övgüyle yükselir, bir eleştiriyle yıkılır; birinin kendisini seçmesiyle kıymetli, başka birinin kendisinden uzaklaşmasıyla değersiz olduğunu düşünür. Böylece kalbinin terazisini kendi elinden alır ve onu başkalarının avucuna bırakır.
Âl-i İmrân sûresinin 26. ayeti, bu teraziyi yeniden düşünmemizi sağlar. Ayette mülkün bütünüyle Allah’a ait olduğu, dilediğine mülk verdiği, dilediğinden mülkü aldığı, dilediğini aziz kıldığı ve dilediğini zelil kıldığı bildirilir. Bu ayet, insanın sahip olduğu şeylerle kendi varlığını birbirine karıştırmaması için üzerinde durulması gereken büyük bir hakikati hatırlatır. Mülk Allah’ındır; imkânlar, makamlar ve dünya hayatında insana açılan kapılar kalıcı birer mülkiyet değil, insanın sorumlulukla taşıması gereken emanetlerdir. Bugün elimizde bulunan bir şey yarın elimizde olmayabilir. Bir dönem bizi görünür kılan şartlar değişebilir, insanların bize biçtiği yer başka bir hâle dönüşebilir. Fakat bu değişimler, insanın bütün varlığını tek bir kayba indirgemesini gerektirmez.
Ayetteki hitap, insanın sahip olma duygusunu sarsarken ona bir başka dayanak da sunar: Her şeyin nihai sahibi kendisi değildir. Bu hakikat, insanın başarılarını küçümsemesi ya da emeğini inkâr etmesi anlamına gelmez. İnsan çalışır, gayret gösterir, öğrenir, üretir ve sorumluluk üstlenir. Fakat bütün bunların sonunda elde ettiği sonucu mutlak biçimde kendisine ait bir üstünlük saymaması gerekir. Çünkü insanın elindeki imkânları yalnızca kendi gücünün eseri kabul etmesi, nimetin içinde saklı olan emaneti unutmasına yol açabilir. Başarı, şükür ve sorumluluk doğuracağı yerde kibre dönüşebilir; makam, hizmet kapısı olmaktan çıkıp insanın kendisini başkalarından üstün görmesine sebep olabilir. Oysa izzet, başkasını küçülterek yükselmek değildir. Gerçek vakar, insanın elindeki imkânları kendisini büyütmek için değil, hakka ve hayra hizmet etmek için kullanabilmesinde belirir.
Aynı ayet, insanın elinden çıkan şeylere bakışını da değiştirir. Kaybetmek her zaman kolay değildir. Bazen bir iş sona erer, bazen bir ilişki dağılır, bazen uzun zamandır beklenen bir kapı açılmaz. İnsan bu anlarda yalnızca kaybettiği şeyi değil, onunla birlikte kendisine verdiği anlamı da yitirdiğini düşünür. “Artık kimim? Bundan sonra değerim ne olacak? İnsanlar beni nasıl görecek?” diye sorar. Oysa bir imkânın sona ermesiyle insanın bütün kıymetinin sona ermesi aynı şey değildir. Bir makamın kaybı insanı makamsız bırakabilir; fakat onu bütünüyle değersiz kılmaz. Bir insanın sevgisini kaybetmek kalbi yaralayabilir; fakat başka bir insanın sevgisizliği, insanın sevilmeye layık olmadığına dair kesin bir hüküm değildir.
Elbette her kaybı bir ceza ya da mutlaka özel bir ilahî müdahale olarak yorumlamak doğru olmaz. Hayatın içinde insan iradesi, başkalarının tercihleri, şartlar, hatalar ve öngörülemeyen gelişmeler de vardır. Fakat yaşanan bir kayıp, insanın kendisine yöneltebileceği önemli soruları da beraberinde getirebilir: Ben kıymetimi neye bağlamıştım? Kaybetmekten neden bu kadar korkuyorum? Elimde bulunan şey mi benim bütün varlığımdı, yoksa ben onu kendi varlığımın ölçüsü hâline mi getirmiştim? İşte bu sorular, acının kendisini küçümsemeden, onun içinden daha sahih bir anlayışa geçebilmenin yolunu açar.
El-Muizz ismi üzerinde tefekkür ederken anlaşılması gereken önemli noktalardan biri de şudur: Aziz olmak, herkes tarafından beğenilmek demek değildir. İnsanların gözünde yükselmekle hakiki izzet aynı şey değildir. Bazen kalabalıkların övdüğü biri, kendi vicdanının karşısında huzursuz olabilir. Bazen de kimsenin dikkatini çekmeyen, adı anılmayan, görünür bir başarıya sahip olmayan biri; dürüstlüğü, merhameti ve sadakatiyle son derece vakur bir hayat yaşayabilir. İnsanların takdiri değişkendir. Bugün alkışlayanlar yarın susabilir; bugün yanında duranlar bir gün uzaklaşabilir. Eğer insan kendi kıymetini yalnızca bu değişken ilgiden devşiriyorsa, iç huzurunu da başkalarının kararlarına teslim etmiş olur.
Burada dikkat edilmesi gereken ince bir ayrım vardır: İnsanların sevgisine, dostluğuna ve takdirine ihtiyaç duymak bir kusur değildir. İnsan ilişki kuran, görülmek ve anlaşılmak isteyen bir varlıktır. İhmal edilmek, dışlanmak ya da haksızlığa uğramak canını yakabilir. Manevî olgunluk, bu acıları hissetmemek değildir. Olgunluk, acı duyduğunda kendisini bütünüyle o acıdan ibaret saymamayı öğrenmektir. Bir başkasının davranışından incinmek başka, o davranışı kendi varlığın hakkında kesin bir hükme dönüştürmek başkadır. Bir insan seni anlamamış olabilir; bu, anlaşılmaya değer olmadığın anlamına gelmez. Bir insan seni seçmemiş olabilir; bu, hayatın bütün kapılarının sana kapandığı anlamına gelmez. Bir insan sana haksızlık etmiş olabilir; bu da haksızlığı hak ettiğini göstermez.
El-Muizz ismi, insanı bu ayrımı gözetmeye çağıran bir tefekkür kapısıdır. Kul, izzetin kaynağını yalnızca insanların değişken hükümlerinde aramaktan vazgeçmeye çalışır. Fakat bu, kendisini diğer insanlardan üstün görmesi için bir gerekçe değildir. Tam tersine, insanın kendi nefsini de hesaba çekmesini gerektirir. Çünkü başkalarının gözünde büyümek isteyen bir kalp, zamanla kendisini göstermek için hakikatten uzaklaşabilir. Olduğundan farklı görünmeye, kabul görmek uğruna istemediği şeyleri söylemeye, bir menfaat elde etmek için vicdanını susturmaya başlayabilir. Başlangıçta küçük görünen tavizler, tekrarlandıkça insanın kendi içindeki güveni aşındırır. Bir süre sonra herkesin yanında kabul gören fakat kendi yalnızlığında kendisine yabancılaşan birine dönüşebilir.
İşte hakiki izzetin bir yönü de insanın kendi vicdanına karşı dürüst kalabilmesidir. Doğruyu söylemek her zaman alkış getirmeyebilir. Haksız bir kazancı reddetmek insanı kısa vadede bazı imkânlardan mahrum bırakabilir. Bir sınır koymak, bazı insanların hoşuna gitmeyebilir. Fakat insan, sırf kabul görmek için kendisini inkâr etmediğinde iç dünyasında başka türlü bir sağlamlık geliştirir. Bu sağlamlık, başkalarına tepeden bakmaktan doğmaz; insanın kendi nefsini her isteğinin önüne koymamayı öğrenmesinden doğar. İzzet, başkasını ezmek değil, kendi menfaatin uğruna hakikati ezmemektir. Vakar, soğuk ve ulaşılmaz görünmek değil, insanın hem kendisine hem başkalarına karşı haysiyetini koruyabilmesidir.
Bu yüzden esmalarla kişisel dönüşüm, bir ismi tekrar ederek dünyadaki bütün sorunların kendiliğinden ortadan kalkacağına inanmakla sınırlı değildir. Esma üzerinde tefekkür etmek, o ismin hatırlattığı manayı insanın ahlâkına, tercihine ve günlük davranışlarına taşıma çabasıdır. El-Muizz üzerinde düşünen biri, kendisine şu soruları sorabilir: Ben değer görmek için hangi doğrularımdan vazgeçiyorum? Birinin beni beğenmemesi karşısında neden kendimi bütünüyle yetersiz sayıyorum? Başkasının başarısı neden benim eksikliğim gibi görünüyor? Sahip olduğum imkânları bir emanet olarak mı taşıyorum, yoksa onları kendimi üstün hissetmek için mi kullanıyorum? İnsanın bu sorulara dürüstçe cevap vermesi, içindeki sahte ölçüleri fark etmesine yardımcı olabilir.
İnsan bazen kendisini değersiz hissettiğinde daha çok şey elde ederek bu duyguyu susturmaya çalışır. Daha fazla kazanmak, daha görünür olmak, daha çok beğenilmek, daha güçlü görünmek ister. Fakat içindeki eksiklik duygusunun kaynağı yalnızca sahip olmadığı şeyler değilse, yeni kazanımlar da beklediği huzuru getirmeyebilir. Çünkü dışarıdan gelen takdir, insanı bir süre sevindirse bile kalıcı bir iç güvenin yerini bütünüyle tutamaz. Bir övgüye alışan kalp, bir sonraki övgüyü beklemeye başlayabilir. Bir makamla kendisini değerli hisseden insan, o makamı kaybetmemek için sürekli korku içinde yaşayabilir. Böylece kazandığı şey, onu özgürleştirmek yerine yeni bir bağımlılığa dönüştürebilir.
Burada kanaatin anlamı da derinleşir. Kanaat, insanın çalışmaktan vazgeçmesi, hedeflerini terk etmesi ya da haksızlığa razı olması değildir. Kanaat, elindekinin kıymetini bilirken daha iyisi için meşru yollarla gayret gösterebilmek; fakat kendi değerini elde edeceği sonuca bağlamamaktır. İnsan bir işe başvurabilir, bir eser ortaya koyabilir, bir hayalin peşinden gidebilir. Sonuç istediği gibi olmadığında üzülebilir, eksiklerini değerlendirebilir ve yeniden deneyebilir. Ancak başarısızlığı kendi varlığı hakkında nihai bir karara dönüştürmek zorunda değildir. Çünkü bir girişimin sonuçsuz kalması, insanın bütün kabiliyetlerinin değersiz olduğu anlamına gelmez. Bazen yöntem değişmelidir, bazen zaman gerekir, bazen de insan kendi yolunu yeniden düşünmelidir. Gayret göstermek insanın sorumluluğudur; her sonucu kendi istediği biçimde belirlemek ise insanın gücünün ötesindedir.
Tasavvufî düşüncede zühd de çoğu zaman yanlış anlaşılabilir. Zühd, dünyadaki her şeyi terk etmek ya da elindeki nimetleri değersiz görmekten ibaret değildir. Daha çok, dünyanın insanın kalbi üzerinde mutlak bir hüküm kurmasına izin vermemek şeklinde anlaşılabilir. İnsan çalışabilir, mal sahibi olabilir, mesleğinde ilerleyebilir, güzelliklerden faydalanabilir. Fakat bunların hiçbirini kendi varlığının tek ölçüsü hâline getirmemeye çalışır. Sahip olduğu şeyleri kullanır ama onlara kulluk etmez; imkânlarından faydalanır ama onları insanlığının üstüne çıkarmaz. Böyle bir bakış, insanı dünyadan koparmak yerine dünyayla kurduğu ilişkiyi daha dengeli hâle getirebilir.
Yakîn de yalnızca dil ile ifade edilen bir inanç değildir; insanın dayanaklarını yeniden gözden geçirmesine yardımcı olan bir güven hâlidir. Bu güven, insanın hiçbir şeyden korkmaması ya da hiç incinmemesi anlamına gelmez. İnsan korkabilir, yas tutabilir, gelecek hakkında kaygılanabilir. Fakat bütün belirsizliklerin ortasında, hayatını yalnızca insanların onayına ve dünyanın değişken şartlarına bağlamamaya çalışabilir. Dua eder, gayret gösterir, gerektiğinde yardım ister ve kendisine düşen sorumluluğu yerine getirir. Sonuç karşısında ise hem üzüntüsüne yer açar hem de kendisini bütünüyle çaresizliğe mahkûm etmez.
El-Muizz isminin tefekkürü, insanı kendi nefsinin karşısında da alçak gönüllü olmaya çağırır. Çünkü azizlik, insanın kendisini kusursuz görmesi değildir. İnsan kendi hatalarını fark edebilmeli, gerektiğinde özür dileyebilmeli, yanlışını düzeltebilmeli ve başkasının hakkını teslim edebilmelidir. Kendisine değer vermek, her zaman haklı olduğunu düşünmek değildir. Kendi haysiyetini korumak, başkasının haysiyetini çiğnemek pahasına yapılmamalıdır. İnsanın kendi kıymetini tanımasıyla kibirlenmesi arasında büyük bir fark vardır. Kibir, kendisini başkalarından üstün sayar; sağlıklı bir izzet anlayışı ise insanın hem kendi onurunu hem de karşısındakinin insanlığını gözetmesini gerektirir.
Bu nedenle insanın kendisine saygı duyması, haksızlığa sessizce katlanması gerektiği anlamına da gelmez. Affetmek, yapılan yanlışı doğru kabul etmek değildir. Sabır, zarar veren bir davranışın sürmesine izin vermek demek değildir. Tevekkül, insanın hakkını aramaktan vazgeçmesi anlamına gelmez. Bir insanın sana sürekli zarar verdiği bir yerde sınır koymak, gerektiğinde uzaklaşmak ve güvenilir kişilerden destek istemek de sorumluluğun bir parçası olabilir. Manevî dil, insanın maruz kaldığı haksızlığı normalleştirmek için kullanılmamalıdır. İzzet, kimi zaman sessizce tahammül etmekte; kimi zaman da saygılı fakat kararlı bir biçimde “Buraya kadar” diyebilmekte kendini gösterir.
Sadreddin Konevî’ye atfedilen düşüncelerin bu bağlamda hatırlattığı önemli bir tema vardır: İnsan, hakiki kıymetini yalnızca dışarıdan topladığı övgülerle kurmaya çalıştığında kendisine yabancılaşabilir; kalbini hakikate, nefsini terbiyeye ve davranışlarını sorumluluğa yönelttiğinde ise daha sahici bir vakar geliştirebilir. Burada belirleyici olan, bir sözün yalnızca kime atfedildiği değil, insanı hangi ahlâkî istikamete çağırdığıdır. Bununla birlikte, bir düşünceyi bir âlime ait kesin bir alıntı olarak aktarabilmek için güvenilir bir kaynak gerekir. Bu nedenle böyle ifadeleri doğrulanmış doğrudan alıntılar yerine tasavvufî düşünceyi açıklayan yorumlar olarak ele almak daha ihtiyatlıdır.
İnsan, yaratılmış olmanın getirdiği değeri fark etmeye çalışırken kendisini kusursuz ya da diğerlerinden üstün ilan etmek zorunda değildir. Tam tersine, insan oluşunun hem onurunu hem de sınırlarını birlikte görebilir. Hata yapabilir, yanılabilir, bazen kendi kıymetini unutabilir. Önemli olan, bu yanılgıları kalıcı bir kimliğe dönüştürmemek; kendisini yeniden hakikate, iyiliğe ve sorumluluğa çağırabilmektir. İnsanların bakışında küçüldüğünü hissettiği zamanlarda, yalnızca dışarıdan gelecek bir övgüyü beklemek yerine kendi iç dünyasına da dönebilir. Hangi değerleri taşıdığını, hangi davranışlarıyla kendisine saygısını zedelediğini, hangi ilişkilerde kendisini sürekli ispat etmeye çalıştığını fark edebilir. Bazen dönüşüm, insanın hayatına daha fazla şey eklemesiyle değil, kendi kıymetini unutturan yanlış ölçüleri bırakmasıyla başlar.
Belki de asıl mesele, herkesin gözünde büyük görünmek değil; kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilmektir. Kimse takdir etmediğinde de iyiliği sürdürebilmek, kimse alkışlamadığında da emeğine sahip çıkmak, bir başkasının başarısını kendi yenilgisi gibi görmemek, hata yaptığında kendisini bütünüyle mahkûm etmeden sorumluluk almak… Bunlar insanın izzet anlayışını gündelik hayatın içinde sınayan küçük ama önemli adımlardır. Çünkü insanın ahlâkı yalnızca görünür olduğu zamanlarda değil, kimsenin bilmediği tercihlerinde de şekillenir.
El-Muizz ismi üzerinde tefekkür eden kalp, zamanla şu soruyu daha derinden sormaya başlayabilir: Ben gerçekten neyin peşindeyim? İnsanların gözünde büyümenin mi, yoksa hakikat karşısında doğrulmanın mı? Herkesin beni beğenmesinin mi, yoksa beğenilmediğim zamanlarda da haysiyetimi koruyabilmenin mi? Dünyanın bana verdiği yerin mi, yoksa bana emanet edilen ömrü nasıl yaşadığımın mı? Bu soruların cevabı bir anda bulunmayabilir. Bazen eski alışkanlıklar geri döner; bazen bir söz yine kalbi yaralar, bazen insan yeniden kendisini başkalarıyla kıyaslarken bulur. Fakat her fark ediş, başka türlü davranabilmek için yeni bir fırsattır.
Öyleyse insan kendisini değersiz hissettiğinde hemen bu duyguyla savaşmak zorunda değildir. Önce onun ne söylediğini dinleyebilir. Belki görülmemiştir, belki haksızlığa uğramıştır, belki uzun zamandır karşılık beklediği bir ilişkide yorulmuştur. Bu acıları inkâr etmeden, onların kendisi hakkında verdiği hükmü de sorgulayabilir. “Şu anda inciniyorum; fakat incinmiş olmam değersiz olduğumu göstermez. Bir insanın beni takdir etmemesi, bütün kıymetimi ortadan kaldırmaz. Bir şeyi kaybetmiş olmam, bütün imkânlarımın tükendiği anlamına gelmez.” Bu cümleler, acıyı yok saymak için değil, acının insanın bütün hakikatini ele geçirmesine engel olmak için kurulabilir.
İnsanın Rabbine yönelişi de böyle bir iç muhasebeyle derinleşebilir. Dua, yalnızca istenen şeylerin verilmesini talep etmek değildir; insanın kendi yönünü yeniden bulmaya çalıştığı bir sığınaktır. Kul, Rabbinden izzet isterken başkalarından üstün olmayı değil, hakikatten uzaklaşmamayı dileyebilir. İnsanların övgüsüyle şişen bir kalpten korunmayı, eleştirileri karşısında bütünüyle yıkılmamayı, elindeki nimetleri emanet bilmeyi ve kayıplar karşısında kendi değerini unutmamayı isteyebilir. İzzetin, başkasının boynunu eğdirmek değil, insanın kendi nefsinin hırsları karşısında doğrulabilmek olduğunu hatırlamaya çalışabilir.
Ya Muizz… Bize hakiki kıymetin ne olduğunu öğret. Kalbimizi insanların değişken hükümlerine mahkûm etmekten koru. Bir övgüyle kendimizi olduğumuzdan büyük görmemeyi, bir eleştiriyle de kendimizi bütünüyle değersiz saymamayı nasip eyle. Bize verdiğin nimetleri kendi üstünlüğümüzün delili değil, şükür ve sorumluluk emanetleri olarak taşımayı öğret.
Allah’ım, kıymetimizi yanlış kapılarda aradığımız zamanlarda bize yolumuzu yeniden göster. Bazen bir iltifatın ardından koşarken kendimizi unuttuk; bazen bir insanın sessizliğini kendi değersizliğimize delil saydık. Bazen kabul görmek uğruna içimize sinmeyen sözler söyledik, bazen de kaybetmekten korktuğumuz şeyler için vicdanımızı susturduk. Bizi bu yanılgılarımızla baş başa bırakma. Hatalarımızı görebilecek bir basiret, onları düzeltebilecek bir cesaret ve yeniden başlayabilecek bir umut ver.
Ya Rabbi, bize izzet ver; fakat bu izzet bizi kibirli kılmasın. Bize vakar ver; fakat vakarımız merhametimizi söndürmesin. Bize güç ver; fakat gücümüzü kimseyi ezmek için kullanmayalım. Bize kanaat ver; fakat kanaatimiz gayretimizi ve hakkımızı arama irademizi ortadan kaldırmasın. Bize sabır ver; fakat sabrımızı haksızlığa razı olmakla karıştırmayalım. Kalbimizi doğrulukla, dilimizi nezaketle, davranışlarımızı adaletle güzelleştir.
İnsanların sözleriyle yaralanan yerlerimize ferahlık ver Allah’ım. Bize, başkalarının bizi nasıl gördüğünden önce nasıl bir insan olmaya çalıştığımızı hatırlat. Görünmediğimiz zamanlarda da iyilikten ayrılmamayı, takdir edilmediğimiz zamanlarda da emeğimizi küçümsememeyi, hata yaptığımızda da sorumluluktan kaçmamayı nasip eyle. Elimizden çıkan şeyler karşısında bizi bütünüyle ümitsizliğe düşürme; elimizde bulunan şeyler karşısında da bizi şımarıklığa ve gaflete sürükleme.
Ya Muizz, kalbimizi Senin rızana yönelen bir istikametle şereflendir. Bizi insanların gözünde büyümek için hakikatten uzaklaşanlardan değil, hakikate bağlı kalabilmek için nefsini terbiye etmeye çalışanlardan eyle. Bize hem kendimizin hem de başkalarının haysiyetini koruyabilecek bir ahlâk nasip et. Kırıldığımızda merhameti, yanıldığımızda tevazuyu, imkân bulduğumuzda şükrü, zorlukla karşılaştığımızda hikmeti aramayı öğret.
Allah’ım, kendimizi değersiz hissettiğimiz anlarda bizi yalnızca dışarıdan gelecek bir sözün iyileştirmesini bekleyen kullarından eyleme. Bize kendi hatalarımızla yüzleşme, yaralarımızı onarmak için doğru adımlar atma ve gerektiğinde yardım isteme cesareti ver. Kalbimizi hem Sana yönelen bir duayla hem de hayırlı davranışlarla beslemeyi nasip eyle. Bizi gösterişten uzak, ihlasa yakın; kibirden uzak, vakara yakın; umutsuzluktan uzak, gayrete yakın kullarından eyle.
Sen izzetin sahibisin. Bize düşen, bu hakikati kendimizi başkalarından üstün görmek için değil, kıymetimizi geçici ölçülere hapsetmemek için hatırlamaktır. Kalplerimizi hakikate yaklaştır, ömrümüzü hayırla bereketlendir, bizi kendi rızana uygun bir hayat sürmeye muvaffak eyle.
Âmin. Velhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Sesli Terapi’de bir başka esma tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle… Rabbimizin izzet, vakar ve merhametle güzelleştirdiği kullarından olabilmek duasıyla. Allah’a emanet olun.
