# El-Mukît: Ruhun Nasibi, Kalbin Ölçüsü — İyiliğin ve Sorumluluğun İlâhî Terazisi
İnsan bazen rızkı yalnızca sofrasındaki ekmekte, cebindeki parada, evindeki bollukta arar. Oysa insanın açlığı bedenden ibaret değildir. Bir lokmayla doyan mide vardır; bir sözle ferahlayan gönül, bir hakikatle aydınlanan akıl, bir merhametle yeniden güven duymayı öğrenen kalp de vardır. Bedenin gıdaya, zihnin bilgiye, ruhun mânâya ihtiyacı bulunur. Fakat insan, neye gerçekten muhtaç olduğunu her zaman bilemez. Bazen çok istediği şeyin kendisini yormasından, elinde tuttuğu nimetin kalbini daraltmasından, peşinden koştuğu bir arzunun onu kendi hakikatinden uzaklaştırmasından bunu anlayamaz. İşte El-Mukît ismi, rızık ve ihtiyaç üzerine düşünürken insanı yalnızca ne aldığına değil, neyle beslendiğine de bakmaya davet eder.
El-Mukît, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Bu isim, insanın hayatını sürdürmesi için gerekli olanı ulaştırma, besleme ve gözetme mânâları etrafında düşünülür. Er-Rezzâk ismiyle yakın bir anlam alanına sahip olsa da El-Mukît, özellikle ihtiyaç, beslenme ve yeterlilik üzerinde derin bir tefekküre kapı açar. Buradaki mesele yalnızca sofraya gelen nimetin miktarı değildir; nimetin insanda neye dönüştüğü, onun hangi sorumluluğu doğurduğu ve insanın bu nimet karşısında nasıl bir ahlâk taşıdığıdır.
Çünkü bir nimetin varlığı kadar, onunla ne yaptığımız da önemlidir. Bir lokma ekmek yalnızca bedeni ayakta tutan bir gıda değildir; aynı zamanda emeği, paylaşmayı, şükrü ve başkasının açlığını hatırlama imkânını da içinde taşır. Bir insanın bize uzattığı yardım, yalnızca bir işimizin görülmesi anlamına gelmez; bazen yalnız olmadığımızı yeniden hatırlatır. Bir dostun sözü, içimizde uzun zamandır sessiz kalan umuda dokunabilir. Fakat aynı dil, bir insanın gönlünde derin bir yara da açabilir. Demek ki insanın hayatındaki her imkân, yalnızca tüketilecek bir nimet değil, ahlâkî bir sorumluluktur.
El-Mukît ismini düşünürken Kur’an-ı Kerîm’deki şu ayet üzerinde durmak gerekir: Nisâ suresinin 85. ayetinde, güzel bir şefaate aracılık eden kimsenin bundan bir nasip alacağı; kötü bir şefaate aracılık edenin ise bundan bir sorumluluk payı taşıyacağı bildirilir. Ayet, Allah’ın her şey üzerinde Mukît olduğunu belirten ifadeyle tamamlanır. Böylece başkasının hayatına dokunmakla ilgili bir sorumluluk, Allah’ın kuşatıcı bilgisi ve hükmü hatırlatılarak sona erer.
Buradaki şefaat kelimesini yalnızca insanların zihninde yer etmiş dar anlamıyla düşünmemek gerekir. Ayetin bağlamında, bir başkasının lehine veya aleyhine aracılık etmek, onun işinde etkili olmak, bir sonucun ortaya çıkmasına katkıda bulunmak söz konusudur. İnsan bazen bir başkasının önünü açar; bazen de yanlış bir yönlendirmeyle onun yolunu zorlaştırır. Birinin hakkını savunmak, ihtiyaç sahibine destek olmak, bir insanın iyiliğine vesile olmak güzel bir aracılıktır. Buna karşılık haksızlığı örtmek, zulme destek vermek, birinin hakkını yemesine yardımcı olmak kötü bir aracılığın sorumluluğunu taşır.
Ayetin insanı düşündüren tarafı şudur: Başkasının hayatına dokunduğumuzda, o dokunuşun ahlâkî bir karşılığı vardır. İyilik yalnızca niyetimizde kalmaz; imkân bulduğunda davranışa dönüşür. Kötülük de yalnızca büyük eylemlerle ortaya çıkmaz; bazen bir haksızlık karşısında bilerek susmakta, bazen gerçeği çarpıtmakta, bazen de kendi çıkarımız için başkasının zarar görmesini önemsememekte kendisini gösterir.
Bu yüzden El-Mukît ismi, insanı hem Allah’ın verdiği nimetler üzerinde hem de kendi davranışlarının sonuçları üzerinde düşünmeye çağırır. Biz bir başkasına yardım ettiğimizde kendimizi iyiliğin mutlak sahibi sanmamalıyız; çünkü imkânlarımızın, gücümüzün ve fırsatlarımızın da bir kaynağı vardır. Fakat bu düşünce, bizi sorumluluktan da uzaklaştırmamalıdır. “Ben yalnızca bir vesileyim” demek, yapılan iyiliğin değerini küçültmediği gibi, verilen zararın sorumluluğunu da ortadan kaldırmaz. İnsan, sahip olduğu irade ve imkân ölçüsünde seçtiklerinden sorumludur.
İşte burada niyetin önemi belirginleşir. Bir iyiliği yalnızca görülmek, övülmek veya karşılığında bir menfaat elde etmek için yapıyorsak, dışarıdan güzel görünen davranışımızın içinde başka bir beklenti saklı olabilir. Buna karşılık bir insanın yükünü hafifletmek, hakkını korumak, yalnızlığını paylaşmak için adım attığımızda, iyiliğin kendisini merkeze almayı öğreniriz. Elbette insanın niyeti her zaman saf ve kusursuz olmayabilir. Bazen iyilik yaparken takdir bekler, bazen kırgınlığını gizler, bazen de kendisine teşekkür edilmediğinde incinir. Önemli olan, bu hâlleri fark ederek kalbimizi yeniden gözden geçirebilmektir.
Çünkü insan yalnızca başkalarından aldığıyla değil, başkalarına verdiğiyle de şekillenir. Birine merhamet gösterdiğimizde merhametin ne olduğunu biraz daha öğreniriz. Bir insanın hakkını koruduğumuzda adaletin hayatımızdaki yerini güçlendiririz. Birinin arkasından konuştuğumuzda ise yalnızca onun itibarına zarar vermekle kalmayız; kendi dilimizi de alışkanlıklarımızı da biçimlendiririz. Her davranış, insanın içinde bir iz bırakır. Bu izlerin nasıl bir karakter meydana getirdiğini çoğu zaman hemen fark etmeyiz; fakat zamanla kim olduğumuzu, insanlara nasıl yaklaştığımızı ve hangi değerlerle yaşadığımızı belirleyen şeylerden biri hâline gelir.
El-Mukît isminin gölgesinde insan, rızkı yalnızca elde edilen bir şey olarak değil, aynı zamanda bir emanet olarak da görebilir. Sağlık, vakit, bilgi, kabiliyet, dostluk, maddî imkân ve insanlara ulaşabilme fırsatı… Bunların her biri farklı biçimlerde birer nimettir. Fakat her nimet aynı zamanda bir soruyu beraberinde getirir: Bana verilenle ne yapıyorum? Bilgimle insanları aydınlatıyor muyum, yoksa onları küçümsemek için mi kullanıyorum? Gücümle zayıf olanı koruyor muyum, yoksa onu susturuyor muyum? Dilim bir gönlü onarmaya mı çalışıyor, yoksa kendi öfkeme başkalarının kalbini mi kurban ediyorum?
Bu sorular, insanın kendisini sürekli suçlaması için değil, sorumluluğunu fark etmesi için vardır. Çünkü hakiki muhasebe, insanı ümitsizliğe sürükleyen bir kendini yargılama biçimi değildir. Kişinin hatasını görebilmesi, gerektiğinde özür dilemesi, verdiği zararı mümkün olduğunca onarması ve aynı yanlışı tekrarlamamak için gayret göstermesidir. Bir yanlış yaptığımızda yalnızca “Niyetim kötü değildi” demek yeterli olmayabilir; davranışımızın başkasında bıraktığı etkiyi de görmemiz gerekir. Güzel niyet, güzel davranışın yerini tutmaz; fakat güzel davranışa yönelmek için güçlü bir başlangıç olabilir.
Rızık meselesinde de benzer bir denge vardır. İnsan geleceğinden endişe edebilir, geçim sıkıntısı yaşayabilir, emeğinin karşılığını alamadığı zamanlar olabilir. El-Mukît ismine inanmak, bu gerçekleri inkâr etmek veya hiçbir şey yapmadan beklemek anlamına gelmez. İnsan çalışır, tedbir alır, öğrenir, hakkını arar, imkânlarını geliştirir ve ihtiyaç duyduğunda yardım ister. Tevekkül, çabayı bırakmak değil; çabanın sonucunu bütünüyle kontrol edemeyeceğini bilerek elinden geleni yapmaktır.
Bazen insan, sahip olduklarını göremeyecek kadar sahip olamadıklarına odaklanır. Henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal, elindeki bütün nimetlerin önüne geçer. Gelecek korkusu bugünün huzurunu daraltır; başkasının sahip oldukları kendi hayatını değersizmiş gibi gösterir. Böyle zamanlarda insanın kendisine şu soruyu sorması faydalı olabilir: Gerçekten neye ihtiyacım var, neyi arzuluyorum ve hangi arzumu ihtiyaç zannediyorum?
Bu soruların cevapları her zaman kolay bulunmaz. Çünkü insanın arzuları birbirine karışabilir. Bir başarıya ulaşmak isterken aslında takdir edilmeyi arıyor olabilir. Bir ilişkiyi sürdürmek isterken yalnız kalma korkusuyla hareket ediyor olabilir. Daha çok kazanmayı isterken güven duygusunu yalnızca paraya bağlamış olabilir. Bunların farkına varmak, arzuların tamamını kötü görmek anlamına gelmez. İnsan hedefler kurabilir, daha iyi bir hayat isteyebilir ve emek verebilir. Mesele, bu hedeflerin insanın bütün değerini belirlemesine izin vermemektir.
El-Mukît ismi, insanı yeterlilik üzerine de düşündürür. Yeterlilik, her istediğine sahip olmak değildir. Bazen elindekini doğru kullanabilmek, bazen ihtiyacını açıkça söyleyebilmek, bazen de sana iyi gelmeyen bir arzunun peşinden gitmemeyi öğrenmektir. Fakat yeterlilik düşüncesi, yoksulluğu veya gerçek ihtiyaçları romantikleştirmek için kullanılmamalıdır. Geçim sıkıntısı çeken bir insanın daha fazla imkâna ihtiyaç duyması gerçektir. Adaletsizlik yaşayan birinin hakkını araması da gerçektir. Manevî teslimiyet, insanın yaşadığı zorlukları küçümsemesini değil, onları aşmak için çabalarken kalbini de koruyabilmesini ifade eder.
İnsanın ruhunun da beslenmeye ihtiyacı vardır. Fakat ruhun gıdasını yalnızca acıyla açıklamak doğru değildir. Acı bazen insanı düşündürür, önceliklerini yeniden değerlendirmesine vesile olabilir; ancak her acının mutlaka insanı olgunlaştıracağını söyleyemeyiz. Bazı yaralar iyileşmek için zamana, güvenli bir çevreye, desteğe ve gerektiğinde profesyonel yardıma ihtiyaç duyar. Bir insanın başına gelen kötülüğü “Senin gelişmen için gerekliydi” diye açıklamak, onun yaşadığı acıyı hafife almak olabilir. Merhamet, acıyı kutsamak değil; acı çekenin yükünü hafifletmeye çalışmaktır.
Bu sebeple El-Mukît üzerine tefekkür ederken, başımıza gelen her olayın nedenini kesin olarak bildiğimizi iddia etmek yerine, yaşadıklarımız karşısında nasıl bir tavır alabileceğimize bakmak daha sağlıklı bir yoldur. Her şeyin Allah’ın bilgisi dışında olmadığını düşünmek insana teselli verebilir; fakat bu, başımıza gelen her zararın doğru, gerekli veya bizim için mutlaka iyi olduğu anlamına gelmez. İnsan haksızlığa uğradığında hakkını arayabilir. Bir kayıp yaşadığında yas tutabilir. Yorulduğunda dinlenebilir. Yardıma ihtiyaç duyduğunda bir başkasına el uzatabilir. İman, insanın acısını inkâr etmesini gerektirmez.
Bazen en büyük ferahlık, bütün soruların cevabını bulmakta değil, kendi sorumluluğumuzu ve sınırlarımızı birbirinden ayırabilmektedir. Bizim görevimiz her sonucu yönetmek değildir. Fakat kendi sözümüzü, davranışımızı, niyetimizi ve elimizdeki imkânları gözden geçirmek bizim sorumluluğumuzdadır. Başkasının kalbini bütünüyle yönetemeyiz; ama kendi kalbimizde büyüttüğümüz kini besleyip beslememek üzerinde çalışabiliriz. Geleceğin bütün kapılarını açamayız; fakat bugünün kapısında yapabileceğimiz işi ihmal etmemeyi seçebiliriz.
İşte El-Mukît ismi, bu iki hakikati aynı anda hatırlamaya yardımcı olur: İnsan her şeyin sahibi değildir; fakat kendisine emanet edilenler karşısında sorumludur. Nimetin mutlak kaynağına yönelmek, nimetin kullanımındaki ahlâkî yükümlülüğü ortadan kaldırmaz. Aksine, insan sahip olduklarını emanet olarak gördükçe onları daha dikkatli, daha adil ve daha merhametli kullanmaya çağrılır.
Bu ismi zikretmek isteyen kişi, “Yâ Mukît” derken yalnızca rızkının artmasını dilemekle yetinmeyebilir. Kendisine verilenleri doğru kullanmayı, ihtiyacını doğru tanımayı, başkasının nasibine haksızlık etmemeyi ve bir başkasının hayatına güzel bir vesile olmayı da niyetine katabilir. Belirli sayılarda zikretmenin mutlaka belirli bir maddî sonuç doğuracağını söylemek için güvenilir bir dinî dayanak gerekir. Bu nedenle zikri, kesin sonuç vaat eden bir yöntem gibi değil; kalbi Allah’a yöneltmeye, dikkati toplamaya ve davranışları gözden geçirmeye yardımcı olan bir ibadet ve tefekkür imkânı olarak görmek daha isabetlidir.
Sabahın ilk ışığında bir lokma ekmeğe bakarken, elimize geçen bir fırsatı değerlendirirken, birinin derdini dinlerken veya bir insanın hakkını savunurken bu ismin mânâsını yeniden hatırlayabiliriz. Belki o zaman nimetleri yalnızca kendimize ait bir kazanç gibi görmeyi bırakır; her imkânın içinde bir şükür, her ilişkide bir sorumluluk, her iyilikte bir emanet bulunduğunu daha derinden hissederiz.
Ve belki de asıl soru şudur: Rabbim bana ne verdi, diye sormak kadar, bana verilenlerle nasıl bir insan oluyorum, diye de sorabiliyor muyum?
Çünkü insanın hayatındaki bereket yalnızca çoğalan şeylerle ölçülmez. Bazen bereket, bir lokmayı paylaşabilmekte; bazen haksızlık karşısında doğru söz söyleyebilmekte; bazen de sahip olduğunun kıymetini bilirken daha fazlasına ihtiyaç duyanın sesini duyabilmektedir. Bir insanın hayatına iyilikle dokunmak, onun yükünü hafifletmek, hakkını korumak ve ona umut verebilmek de insanın taşıdığı imkânların anlamlı bir kullanımıdır.
El-Mukît ismi bize, rızkın ve ihtiyacın ötesinde, kulluğun ahlâkî boyutunu da hatırlatsın: Bize ulaşan nimet karşısında şükretmeyi, elimizdeki imkânı adaletle kullanmayı, dilimizi incitmekten korumayı ve bir başkasının hayatında hayra vesile olmayı öğrenelim. Bilmediğimiz hikmetler karşısında acele hüküm vermeden, bildiğimiz sorumlulukları yerine getirelim. Her şeyi kontrol etmeye çalışmanın yorgunluğunu azaltırken, yapabileceğimiz iyilikleri de ertelemeyelim.
Allah’ım, ey El-Mukît olan Rabbimiz! Bedenimize sağlık, sofralarımıza helâl ve bereketli rızık, kalplerimize huzur, akıllarımıza hikmet, ruhlarımıza hakikate yönelen bir incelik nasip eyle. Bize verdiğin nimetleri görmeyi ve onların kıymetini bilmeyi öğret. İmkânlarımızı yalnızca kendimiz için değil, başkalarının iyiliği için de kullanmayı nasip et. Dilimizi incitmekten, elimizi haksızlıktan, kalbimizi kibirden koru. Bizi insanların yükünü ağırlaştıranlardan değil, yükünü hafifletenlerden; hakkı örtenlerden değil, hakkı gözetenlerden; kötülüğe ortak olanlardan değil, hayra vesile olanlardan eyle.
Rızkımız daraldığında ümitsizliğe düşürme; genişlediğinde şımarmaktan koru. Bilmediğimiz şeylerin karşısında bize sabır, değiştirebileceğimiz şeylerin karşısında cesaret, ayırt edemediğimiz yerde basiret ver. Bizi hem sana şükreden hem de kullarına merhamet eden kullarından eyle.
Âmin.
Yâ Mukît… Yâ Mukît… Yâ Mukît.
Bazı isimler insanı yalnızca istemeye değil, elindekini nasıl taşıdığını düşünmeye de çağırır. El-Mukît ismiyle bir kez daha hatırlayalım: Nimet bir imkândır, imkân bir emanettir ve emanetin gerçek kıymeti, onunla hangi iyiliğe vesile olduğumuzda görünür. Rabbimize emanet olun; gönlünüz rızıkla, şükürle ve güzel niyetle beslensin.
