# NEFSİN ZULMÜNDEN HAKİKATİN ADALETİNE: EL-MÜNTEKİM’İN GİZLİ HİKMETİ
İnsan, kendisine yapılan haksızlığı kolay kolay unutmaz. Bir söz kalbinin derinliklerine saplanır, bir ihanet güvenini parçalar, bir vefasızlık yıllarca taşıdığı sevgiyi sorgulatır. Bazen hakkı yenir, bazen emeği görmezden gelinir, bazen de en çok güvendiği insan tarafından incitilir. O an insanın içinde bir ateş yanmaya başlar. Adalet ister; fakat zaman geçtikçe adalet arzusunun yanına başka bir istek daha yerleşebilir: Karşısındakinin de kendisi kadar acı çekmesini istemek. İşte adalet ile intikamın birbirinden ayrıldığı ince çizgi burada belirir.
İnsan kendi eliyle hüküm vermek, yaşadığı acının karşılığını hemen görmek ister. Kendisine yapılanın karşılıksız kalması, sanki dünyanın bütün dengesi bozulmuş gibi hissettirebilir. Fakat insanın öfkesiyle Allah’ın adaleti aynı şey değildir. Beşerî intikam çoğu zaman yaralanmış benliğin kendisini yeniden güçlü hissetme arzusundan beslenir. İlâhî adalet ise insanın öfkesiyle, aceleciliğiyle ve sınırlı bilgisiyle ölçülemez. El-Müntekim ismini anlamaya çalışırken bu ayrımı unutmamak gerekir. Çünkü bu isim, insanın öfkesini kutsallaştırması için değil, adaletin mutlak sahibinin Allah olduğunu hatırlaması ve kendi nefsini de sorgulaması için bir tefekkür kapısı açar.
El-Müntekim, Allah’ın güzel isimleri arasında yer alır ve suçta, zulümde ısrar edenlerin yaptıklarının karşılıksız kalmayacağını, ilâhî adaletin gerçekleşeceğini ifade eden bir anlam taşır. Bu isim üzerinde düşünmek, insanın hem başkalarına karşı sorumluluğunu hem de kendi davranışlarının hesabını hatırlamasına vesile olabilir. Çünkü insan çoğu zaman kendisine yapılan haksızlıkları çok açık görürken kendi eliyle başkasının gönlünde bıraktığı yaraları aynı açıklıkla göremeyebilir. Kendi acısını hatırlarken başkasının acısını unutabilir; kendisine gösterilmesini istediği merhameti başkasından esirgeyebilir.
İşte El-Müntekim ismi üzerinde tefekkür, insanı yalnızca dışarıdaki zalimlerle yüzleşmeye değil, kendi içindeki adaletsizlik ihtimaliyle de karşılaşmaya davet eder. Bu, başımıza gelen her sıkıntının kendi kusurlarımız yüzünden olduğunu söylemek değildir. Haksızlığa uğrayan bir insanın acısını küçümsemek, onu yaşadıklarından dolayı suçlamak veya her felaketi ilâhî bir ceza olarak yorumlamak doğru olmaz. Fakat kendi nefsimizi sorgulamak, başkalarının bize yaptıklarını mazur görmek anlamına gelmediği gibi, bizim başkalarına yaptıklarımızı da görmezden gelmememizi sağlar.
Kur’ân-ı Kerîm’de Secde suresinin 22. ayetinde, kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim olamayacağı bildirilir. Ayetin devamında suçlulara yönelik ilâhî karşılığın gerçekleşeceği ifade edilir. Bu ayet, insanın hakikati bildiği hâlde ondan yüz çevirmesi üzerinde düşünmeye çağırır. Çünkü bazen mesele, doğruyu hiç duymamış olmak değildir; duyduğu hâlde onu hayatına taşımamaktır.
İnsan yanlışını fark edebilir. Bir sözün kırıcı olduğunu anlayabilir. Bir davranışının başkasına zarar verdiğini görebilir. Kibrinin kendisini dinlemekten alıkoyduğunu, öfkesinin adalet duygusunu zedelediğini veya çıkarının vicdanını susturduğunu fark edebilir. Fakat fark etmek, her zaman değişmek anlamına gelmez. İnsan bazen kendi yanlışıyla yüzleşmek yerine onu açıklamalarla savunur. Bazen kendisine yapılan en küçük haksızlığı bile unutmazken başkasına verdiği zararı önemsiz sayar. Bazen de gerçeği gördüğü hâlde alışkanlıklarından vazgeçmek istemez.
İşte burada zulmün yalnızca başkasına eziyet etmekten ibaret olmadığını düşünmek gerekir. Zulüm, bir şeyi ait olmadığı yere koymak, hakkı gözetmemek ve ölçüyü bozmak anlamına da gelir. İnsan kendisine verilmiş bir yetkiyi kötüye kullandığında, başkasının hakkını çiğnediğinde veya kendi çıkarını her şeyin üstünde tuttuğunda adaletten uzaklaşır. Kendi nefsini bütün eleştirilerin üzerinde gördüğünde de aynı tehlikeyle karşılaşır. Çünkü kendisini daima haklı sayan insan, hatasını düzeltmek için ihtiyaç duyduğu kapıyı kendi elleriyle kapatabilir.
Kalp, insanın niyetlerinin, sevgilerinin, korkularının ve yönelişlerinin biçimlendiği bir iç dünyadır. Bu dünyada neye yer verdiğimiz, nasıl kararlar aldığımızı etkiler. Kibir büyüdüğünde insan başkalarını küçümseyebilir. Hırs ağır bastığında hak ve hukuk ikinci plana düşebilir. Öfke kontrolsüz kaldığında insan söylememesi gereken sözler söyleyebilir, yapmaması gereken davranışlarda bulunabilir. Korku, insanı doğru bildiği şeyden uzaklaştırabilir. Bu sebeple insanın yalnızca dışarıdaki haksızlıklarla mücadele etmesi değil, kendi iç dünyasında hangi eğilimlerin davranışlarına yön verdiğini de görmesi gerekir.
Nefsini sorgulamak, kendisinden nefret etmek değildir. İnsan kendi hatalarını gördüğünde kendisini bütünüyle kötü ilan etmek yerine, hangi davranışını değiştirmesi gerektiğini anlamaya çalışabilir. Bir haksızlık yaptıysa bunu kabul edebilir. Birinin hakkını çiğnediyse telafi yolunu arayabilir. Öfkesini başkasını incitmek için kullandıysa özür dileyebilir ve aynı davranışı tekrarlamamak için gerekli tedbirleri alabilir. Böylece iç muhasebe, insanı yalnızca suçluluk duygusuna değil, sorumluluğa ve düzeltmeye götürür.
Secde suresindeki ayetin üzerinde düşünürken, hatırlatılma ile yüz çevirme arasındaki ilişki de önem kazanır. İnsan bazen bir nasihatten etkilenir, bazen bir davranışının sonucuyla karşılaşır, bazen de başkasının yaşadığı acı üzerinden kendi tutumunu sorgular. Bunların her birinden bir ders çıkarabilir. Ancak yaşadığı her olayı kesin biçimde Allah’ın gönderdiği özel bir işaret olarak yorumlamak zorunda değildir. Her sıkıntının nedenini bildiğimizi iddia edemeyiz. Asıl mesele, karşılaştığımız durumlar karşısında hakikate, adalete ve sorumluluğa ne kadar açık olduğumuzdur.
Bazen insan kendisini sarsan bir olaydan sonra ilk kez kendi hayatına başka bir gözle bakar. Daha önce önemsemediği bir davranışın başkasını ne kadar incittiğini fark eder. Sürekli ertelediği bir özrün artık gerekli olduğunu anlar. Kendi hırsının bir ilişkiye zarar verdiğini görebilir. Bazen de uğradığı haksızlık karşısında sessiz kalmanın kendisini nasıl yıprattığını fark ederek sağlıklı sınırlar koymayı öğrenir. Bu farkındalıkların her biri üzerinde düşünmeye değerdir. Fakat acının mutlaka insanı olgunlaştıracağını söylemek de doğru değildir. Acı, bazen insanı daha dikkatli kılabilir; bazen de desteğe, zamana ve iyileşme çabasına ihtiyaç duyurabilir.
El-Müntekim isminin düşündürdüğü adalet, insanın her yaşadığı olayı kendi lehine veya aleyhine verilmiş kesin bir hüküm gibi okumasını gerektirmez. Bir işin bozulması, bir ilişkinin sona ermesi veya bir planın gerçekleşmemesi, tek başına ilâhî cezanın kanıtı değildir. Aynı şekilde, bir zalimin uzun süre rahat yaşaması da onun yaptıklarının haklı olduğu anlamına gelmez. İnsanların dünyadaki şartları birbirinden farklıdır ve her olayın bütün hikmetini kavrayamayız. Fakat adaletin önemini hatırlayabilir, kendi sorumluluklarımızı yerine getirebilir ve haksızlık karşısında meşru yollarla hakkımızı arayabiliriz.
İnsan bazen yaşadığı haksızlığın karşılığını hemen görmek ister. Karşısındaki kişinin pişman olmasını, yaptığının sonucuyla yüzleşmesini ve kendi acısını anlamasını bekler. Bu istek, incinmiş bir kalbin doğal tepkisi olabilir. Ancak bütün huzurumuzu karşı tarafın cezalandırılmasına bağladığımızda, kendi hayatımızı onun davranışlarına teslim etmiş oluruz. O insan özür dilemezse iyileşemeyeceğimizi, yaptığı yanlıştan dolayı bir bedel ödemezse adaletin asla gerçekleşmeyeceğini düşünmeye başlarız. Böylece haksızlığı yapan kişi, hayatımızda bulunmadığı hâlde bile zihnimizi ve duygularımızı yönetmeyi sürdürür.
Adalet istemek ile intikam arzusuna esir olmak arasındaki farkı burada görebiliriz. Adalet, hakkın teslim edilmesini, yanlışın durdurulmasını ve mümkün olduğunda zararın giderilmesini ister. İntikam ise bazen karşı tarafın acısını görmekten başka bir şey düşünemeyecek hâle gelmektir. Adaletin amacı hakkı korumaktır; intikamın yöneldiği amaç ise çoğu zaman acıya acıyla karşılık vermektir. Bu iki yöneliş her zaman aynı değildir.
Elbette insanın kendisini koruması, haksızlığa itiraz etmesi ve gerektiğinde hukukî yollara başvurması mümkündür. Sabır, zulme sessiz kalmak değildir. Affetmek de yapılanı doğru kabul etmek veya aynı zarara yeniden açık hâle gelmek anlamına gelmez. İnsan birini affetmeye çalışırken ondan uzak durabilir, sınır koyabilir ve adalet arayabilir. Çünkü merhamet, sorumluluğun yok sayılması değildir; adalet de öfkenin sınırsızca hareket etmesine izin vermek değildir.
El-Müntekim ismi üzerinde tefekkür, insanın hüküm verme konusundaki sınırlılığını da hatırlatır. Biz bir olayın yalnızca bir kısmını biliriz. Karşımızdaki insanın bütün niyetlerini, geçmişini ve iç dünyasını eksiksiz biçimde kavrayamayız. Bu nedenle kendi öfkemizi mutlak adaletin ölçüsü saymamalıyız. Bir haksızlıkla karşılaştığımızda elimizdeki bilgileri dikkatle değerlendirmeli, aceleyle hüküm vermemeli ve hakkımızı ararken yeni bir haksızlık yapmamaya özen göstermeliyiz.
İnsan, kendisine yapılan kötülüğün aynısını başkasına yapmaya başladığında, mücadele ettiği yanlışın bir benzerini kendi davranışlarında üretme tehlikesiyle karşılaşır. Kendisine hakaret edildiği için hakaret etmek, kendisi aşağılandığı için başkasını aşağılamak, kendisi dışlandığı için başkalarını dışlamak… Bunlar acının insanı nasıl dönüştürebileceğini gösterir. Bir insanın bize yaptığı yanlışı onun gibi davranarak düzeltmiş olmayız. Bazen yalnızca aynı zincirin bir sonraki halkasını oluştururuz.
Bu nedenle insanın kendi nefsine karşı uyanık olması gerekir. “Ben haklıyım.” düşüncesi bazen doğru bir tespittir; fakat bu düşünce, yaptığımız her şeyi otomatik olarak haklı kılmaz. İnsan bir konuda haksızlığa uğramış olabilir ve başka bir konuda kendisi haksız davranabilir. Birinin yanlış yapmış olması, bizim bütün tepkilerimizi doğru hâle getirmez. Adalet duygusunu korumak, kendi tarafımızdaki yanlışı da görebilmeyi gerektirir.
Bazen insanın en büyük mücadelesi, kendisini haklı çıkarmak için kullandığı bahanelerle yüzleşmesidir. “Ben de çok incindim.” diyerek verdiği zararı görmezden gelebilir. “Bunu hak etti.” diyerek karşısındakini aşağılamayı meşru sayabilir. “Herkes böyle yapıyor.” diyerek kendi sorumluluğunu azaltmaya çalışabilir. Oysa başkasının yanlışı, bizim yanlışımızı ortadan kaldırmaz. İnsan kendi davranışının sorumluluğunu üstlendiğinde zayıflamış olmaz; aksine, nefsinin her isteğini hakikat sanmaktan uzaklaşır.
İlâhî adalet üzerinde düşünmek, insanın kendi hesabını da hatırlamasına yardımcı olur. Başkalarının yaptıklarının hesabını düşünürken kendi sözlerimizi, kararlarımızı ve davranışlarımızı da değerlendirebiliriz. Birinin arkasından konuştuğumuzda, hakkı olmayan bir şeyi aldığımızda, güçsüz birini küçümsediğimizde veya öfkemizi masum birine yönelttiğimizde yalnızca o anki duygumuzu değil, davranışımızın ahlâkî sonucunu da düşünmeliyiz. Çünkü kulluk, sadece Allah’tan adalet beklemek değil, kendi hayatımızda adaleti gözetmeye çalışmaktır.
El-Müntekim isminin celâlini düşünürken Allah’ın rahmetini ve kullarına tanıdığı tövbe imkânını da göz ardı etmemek gerekir. Kur’ân’ın genel çağrısı, insanın hatasından dönmesine, pişmanlık duymasına ve doğru davranışlara yönelmesine imkân tanır. İnsan yaptığı yanlışta ısrar etmek zorunda değildir. Bir haksızlığın ardından durabilir, davranışını değiştirebilir, zararı giderebilir ve adaletli bir tutum benimseyebilir. Bu, geçmişte yapılanın önemsiz olduğu anlamına gelmez; fakat geleceğin de geçmişteki yanlışla bütünüyle belirlenmek zorunda olmadığını gösterir.
Burada insanın başkalarına tanıdığı değişim imkânı da önemlidir. Bir kişi hatasını kabul ediyor, sorumluluk üstleniyor ve davranışlarını düzeltmek için tutarlı bir gayret gösteriyorsa, onun değişme ihtimalini peşinen reddetmemek gerekir. Bununla birlikte, yalnızca sözlere dayanarak güvenmek zorunda da değiliz. Güvenin yeniden kurulması zaman, tutarlılık ve sorumluluk gerektirir. Merhametli olmak, kendimizi korumasız bırakmak değildir. İnsan hem karşısındakinin değişim imkânını kabul edebilir hem de kendi sınırlarını koruyabilir.
Bazen insanın içinde taşıdığı en ağır yük, kendisine yapılan haksızlığın hatırasıdır. Yaşananları tekrar tekrar düşünür, söyleyemediği sözleri zihninde yeniden kurar, karşısındaki insanın bir gün pişman olacağı anı bekler. Bu düşünceler bir süre sonra hayatının diğer alanlarını da daraltabilir. İnsan, bugünkü imkânlarını göremez hâle gelebilir; geçmişte yaşanan bir olay, henüz gerçekleşmemiş geleceğinin de sahibi olur.
Böyle bir durumda yaşananı unutmak zorunda değilsin. Unutmak her zaman mümkün olmayabilir. Fakat hatırladığın şeyin bütün kararlarını yönetmesine izin vermemeyi öğrenebilirsin. Yaşadığın haksızlığı adlandırabilir, gerektiğinde destek alabilir, hakkını arayabilir ve kendini korumak için yeni sınırlar koyabilirsin. Acının içinden geçerken kendine zaman tanıyabilirsin. Bütün bunları yaparken karşı tarafın ne zaman cezalandırılacağını beklemek yerine kendi hayatını yeniden kurmaya da başlayabilirsin.
Bu, yapılan haksızlığı önemsizleştirmek değildir. Tam tersine, haksızlığın hayatının tamamını ele geçirmesine izin vermemektir. Senin hayatın, sana yanlış yapan kişinin davranışından daha geniştir. Değerin, onun sana nasıl davrandığıyla belirlenmez. Hakkını araman, kendini koruman ve yeniden huzur bulmak için çabalaman, karşı tarafın pişman olup olmamasına bağlı olmak zorunda değildir.
El-Müntekim ismi üzerinde tefekkür, insanın kendi içindeki sahte üstünlük duygularını da sorgulamasına vesile olabilir. Bazen insan, başkasının hatasını gördüğünde kendisini bütünüyle kusursuz sanmaya başlar. Kendi öfkesini adalet, kendi sertliğini haklılık, kendi kırıcı sözlerini ise karşılık verme hakkı olarak görür. Oysa adalet, insanın yalnızca başkalarının kusurunu teşhis etmesiyle tamamlanmaz. Kendi gücünü nasıl kullandığını, kendisine emanet edilen sorumlulukları nasıl taşıdığını ve zayıf durumda olan insanlara nasıl davrandığını da değerlendirmesi gerekir.
Gerçek bir iç muhasebe, insanı başkalarının hayatına hükmetmeye değil, kendi sorumluluğunu üstlenmeye götürür. Birine karşı haksızlık yaptıysan bunu kabul etmek, özür dilemek ve zararı telafi etmeye çalışmak gerekir. Bir başkasının hakkını ihlal ettiysen, yalnızca kendi içinde pişmanlık duymakla yetinmemelisin. Eğer bir alışkanlığın sürekli başkalarını incitmene yol açıyorsa, o alışkanlığı değiştirmek için çaba göstermelisin. Çünkü adalet, sadece zihinde doğruyu bilmek değil, doğruyu davranışa dönüştürmektir.
Bütün bunların sonunda El-Müntekim isminin bize düşündürdüğü hakikat, insanın kendi öfkesini ilâhî hükmün yerine koymaması ve adalet ararken adaletsizliğe düşmemesidir. Allah’ın adaletine iman etmek, dünyada hiçbir haksızlıkla karşılaşmayacağımız anlamına gelmez. Fakat haksızlık karşısında doğruyu savunmanın, hakları korumanın ve kendi davranışlarımızda adil olmanın değerini hatırlatır. İnsan her olayın sonucunu kontrol edemez; fakat kendisine düşen sorumluluğu yerine getirmek için gayret gösterebilir.
Sevgili dinleyenim, eğer birinin sana yaptığı haksızlık hâlâ kalbinde duruyorsa, kendine şu soruyu sor: Ben adalet mi istiyorum, yoksa onun da benim kadar acı çekmesini mi? Bu iki duygunun birbirine karışması mümkündür. Kendini suçlamadan, fakat kendine karşı dürüst olarak cevap vermeye çalış. Hakkını araman gerekiyorsa aramaktan vazgeçme. Kendini koruman gerekiyorsa sınırlarını koru. Fakat bütün hayatını karşı tarafın pişman olacağı günü bekleyerek geçirme.
Ardından bir başka soruya yönel: Ben kendi hayatımda adaleti ne kadar gözetiyorum? Öfkelenince ne söylüyorum? Güç sahibi olduğumda başkalarına nasıl davranıyorum? Bir insanın zayıflığını gördüğümde onu koruyor muyum, yoksa bundan yararlanıyor muyum? Kendimden özür dilenmesini beklerken başkasından özür dilemekten kaçıyor muyum? Bu sorular, yaşadığın haksızlığı inkâr etmek için değil, o haksızlığın seni de adaletsizliğe sürüklemesini önlemek için önemlidir.
Belki de bazen insanın aşması gereken en büyük engel, karşısındaki kişiyi cezalandırma isteğinden önce kendi içindeki öfkenin bütün hayatına hükmetmesine izin vermemektir. Bu, bir anda gerçekleşmeyebilir. Kırgınlık zaman alabilir; güvenin yeniden kurulması mümkün olmayabilir. Fakat insan, kendi iyiliği ve sorumlulukları için yeni bir yol seçebilir. Adaleti ararken merhameti, merhameti gözetirken de hakkı unutmamaya çalışabilir.
El-Müntekim ismi, Allah’ın adaletini hatırlatırken insana kendi sınırlarını da gösterir. Biz her şeyi bilemeyiz, her hükmü veremeyiz ve her sonuca müdahale edemeyiz. Fakat doğruyu aramak, haksızlığa karşı durmak, kendi nefsimizi sorgulamak ve başkasının hakkını gözetmek bize düşen sorumluluklardandır. İlâhî adalete güvenmek, kendi adalet görevimizi terk etmek değil; onu öfkenin ve kibrin elinden kurtarmaya çalışmaktır.
Rabbim, bizi nefsimizin zulmünden ve öfkemizin ölçüsüzlüğünden korusun. Haksızlığa uğradığımızda hakkımızı doğru yollarla aramayı, başkalarına karşı haksızlık yaptığımızda ise bunu kabul edip düzeltmeyi nasip etsin. Bize adalet ile intikamı, sabır ile sessizce boyun eğmeyi, merhamet ile yanlışları görmezden gelmeyi birbirinden ayıracak bir basiret ihsan eylesin. Kalplerimizi kibirden, dillerimizi kırıcı sözlerden, davranışlarımızı zulümden uzak tutsun. Başkasının kusurunu görürken kendi kusurumuzu da görebilmeyi, gücümüz olduğunda adaleti korumayı, acı çektiğimizde ise merhametimizi bütünüyle kaybetmemeyi nasip etsin.
Allah’ım, bize haksızlık edenlerin hükmünü Sana bırakırken kendi sorumluluğumuzu unutanlardan eyleme. Bizi hakkı gözeten, emanete riayet eden, zulme razı olmayan ve öfkesini adaletin önüne geçirmeyen kullarından kıl. İçimizdeki kibri fark edecek idrak, yanlışlarımızdan dönecek cesaret ve doğru yolda sebat edecek irade ver. Âmin.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ programında yeniden buluşuncaya dek Allah’a emanet olun. Sevgiyle ve gönül huzuruyla kalın.
