İnsan kendi büyüklük iddiasından vazgeçtiğinde neyi keşfeder?
İnsanın hayatında bazı kırılmalar vardır. Bir söz, bir bakış, bir eleştiri ya da beklemediği bir terk ediliş, gönlünde uzun süre taşıyacağı bir iz bırakabilir. Bazen insanın canını acıtan yalnızca yaşanan olay değildir. O olayın, kendisi hakkında kurduğu düşünceleri sarsmasıdır.
Değerli olduğunu düşündüğü yerde değersiz hissetmek, haklı olduğuna inandığı bir meselede anlaşılmamak ya da büyük emek verdiği bir işte karşılık bulamamak, insanın iç dünyasında fırtınalar koparabilir. Kişi kendisini savunmak, haklılığını ispatlamak ve kaybettiğini düşündüğü itibarı yeniden kazanmak ister.
Fakat insanın kendisine sorması gereken daha derin bir soru vardır: Beni asıl inciten yaşadığım olay mı, yoksa o olayın benim hakkımdaki düşüncelerimi sarsması mı?
Tasavvuf, insanı bu sorunun üzerinde düşünmeye davet eder. Çünkü bazen bir olayın kendisinden daha fazla acı veren şey, nefsin o olay karşısında aldığı tavırdır. İnsan yalnızca haksızlığa uğradığı için değil, haklılığının görülmesini istediği için de yorulabilir. Yalnızca eleştirildiği için değil, kusursuz görünme arzusunun sarsılması nedeniyle de incinebilir.
İşte El Mütekebbir ismi, bu noktada derin bir tefekkür kapısı açar. Allah’ın güzel isimlerinden El Mütekebbir, büyüklük ve ululuğun mutlak anlamda yalnızca Allah’a ait olduğunu ifade eder. Allah’ın azameti, yaratılmışların büyüklük iddialarına benzemez. İnsanların birbirinden üstün görünmeye çalışmasıyla ortaya çıkan kibirden bütünüyle farklıdır.
Bu ismi anlamak, yalnızca Allah’ın yüceliğini düşünmek değil, insanın kendi benliğine yüklediği büyüklük iddialarını da gözden geçirmektir.
1. El Mütekebbir isminin hakikati
El Mütekebbir, Allah’ın mutlak büyüklük ve ululuk sahibi olduğunu bildiren isimlerindendir. Kur’an-ı Kerîm’de Haşr suresinin 23. ayetinde Allah’ın güzel isimleri arasında zikredilir:
*“O, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr ve Mütekebbir olan Allah’tır. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir.”*
Bu ayet, Allah’ın yüceliğini ve yaratılmışlara ait eksikliklerden münezzeh oluşunu hatırlatır. İnsan için kibir çoğu zaman kendisini başkalarından üstün görmek, başkalarını küçümsemek ve kendi değerini başkalarının değerinden daha yüksek kabul etmek biçiminde ortaya çıkar. Allah’ın büyüklüğü ise böyle bir karşılaştırmaya ihtiyaç duymaz.
İnsan başkalarını küçülterek büyüyemez. Başkasının başarısız olması, kendi değerini artırmaz. Bir insanın övgü alması, diğerinin değerinden bir şey eksiltmez. Hakiki büyüklük, başkalarını küçük düşürmeye dayanmaz.
El Mütekebbir ismi üzerinde tefekkür ederken insan, büyüklüğün gerçek sahibini hatırlar. Böylece kendi değerini korumak için sürekli başkalarıyla yarışmak zorunda olmadığını fark edebilir.
İnsanın kulluk içindeki yeri, başkalarından üstün olduğunu kanıtlamaya çalışmakta değil, hakikati tanımakta, sorumluluğunu yerine getirmekte ve kendi nefsini terbiye etmeye gayret etmektedir.
2. Kırılan ayna: Benlik iddiası ve iç dünyamız
Kalbi kırılmış bir aynaya benzetebiliriz. Her parça, başka bir görüntüyü yansıtır. Bir parçada öfke, diğerinde üzüntü, bir başkasında pişmanlık ve başka bir parçada haklı çıkma arzusu belirir.
İnsan böyle zamanlarda kendi içindeki sesleri birbirinden ayırmakta zorlanabilir.
“Bunu bana nasıl yapabildi?”
“Ben bunu hak etmedim.”
“Beni yanlış anladılar.”
“Mutlaka kendimi anlatmalıyım.”
Bu düşüncelerin her biri, yaşanan olayın farklı bir yönüne işaret edebilir. Bazen gerçekten haksızlığa uğramışızdır. Bazen karşımızdaki insan bizi yanlış anlamıştır. Bazen de eleştirinin içinde kabul etmemiz gereken bir hakikat vardır.
Tasavvufi muhasebe, insanın bütün bu ihtimallere dikkatle bakmasını ister. Amaç, yaşanan her acıyı kişinin kendi kibrine bağlamak değildir. Çünkü her kırgınlık kibirden doğmaz; gerçek bir haksızlık, kayıp veya incitici davranış da insanı yaralayabilir.
Asıl mesele, yaşadığımız olay karşısında kendi iç dünyamızı da görebilmektir.
Bir eleştiriyle karşılaştığımızda yalnızca eleştiriyi yapan kişiye odaklanmak yerine, kendimize de şu soruyu sorabiliriz: Bu sözün hangi tarafı beni bu kadar incitti? Haksızlığa mı uğradım, yanlış mı anlaşıldım, yoksa kendim hakkında korumaya çalıştığım bir düşünce mi sarsıldı?
Bu soruların cevabı, insanın kendisini suçlaması için değil, kendisini daha iyi tanıması için önemlidir.
El Mütekebbir ismi üzerinde tefekkür etmek, kalpteki büyüklük iddialarını fark etmeye ve gerçek değerimizi sürekli başkalarının onayına bağlamamaya yardımcı olabilir.
3. Nefis neden haklı çıkmak ister?
İnsan çoğu zaman haklı olmayı ister. Bu, tek başına yanlış değildir. Haksızlığa karşı çıkmak, gerçeği savunmak ve hakkını aramak gerekli olabilir. Fakat haklılık arzusu bazen başka bir şeye dönüşür: İnsan artık hakikatin ortaya çıkmasını değil, kendisinin üstün gelmesini istemeye başlar.
Tartışmanın konusu unutulur, geriye kazanılması gereken bir mücadele kalır. Karşı tarafın ne söylediğinden çok, son sözü kimin söyleyeceği önem kazanır. İnsan doğruyu bulmak yerine yenilmemeye çalışır.
Nefsin inceliklerinden biri de burada belirir. İnsan kendi öfkesini adalet, inatçılığını kararlılık ve üstünlük arzusunu haklılık olarak görebilir. Bu nedenle insanın kendi niyetini sorgulaması önemlidir.
Kendimize şu soruları sorabiliriz:
Bir tartışmada gerçekten gerçeği mi savunuyorum, yoksa yenilmiş görünmekten mi korkuyorum?
Bir eleştiriyi değerlendirirken içindeki doğru payını görebiliyor muyum?
Haksız olduğumu fark ettiğimde özür dileyebiliyor muyum?
Haklı olduğum hâlde karşımdakini küçük düşürmekten kaçınabiliyor muyum?
Bu sorular, insanın kendi iç dünyasında daha dürüst bir muhasebe yapmasına yardımcı olur.
El Mütekebbir ismi, mutlak büyüklüğün Allah’a ait olduğunu hatırlatırken insanın kendisini her durumda üstün göstermek zorunda olmadığını da düşündürür. İnsan yanılabilir, eksik kalabilir ve hatasını kabul edebilir. Bunlar onun değerini ortadan kaldırmaz.
Bazen insanın gerçek gücü, kendi yanılgısını kabul edebildiği yerde ortaya çıkar.
4. Eleştiri karşısında öfke yerine hikmet
Bir arkadaşın sitemi, bir yabancının sert sözü veya beklemediğimiz bir eleştiri, içimizde güçlü tepkiler doğurabilir. İlk anda kendimizi savunmak, karşılık vermek ya da karşımızdakine aynı sertlikle cevap vermek isteyebiliriz.
Fakat her tepki, bizi hakikate yaklaştırmaz.
Bazen susmak, öfkenin geçmesini beklemek ve düşünmeden cevap vermemek daha doğru olabilir. Bazen de yanlış bir iddiaya karşı sakin ama kararlı biçimde konuşmak gerekir. Tasavvufi edep, insanın her durumda sessiz kalması demek değildir. Hakkı savunmakla nefsin üstünlük arzusuna kapılmak arasındaki farkı gözetebilmektir.
Kur’an-ı Kerîm’de Fussilet suresinin 34. ayetinde, kötülüğün en güzel olanla savılması öğütlenir. Ayetin devamında düşmanlık içinde bulunulan kişinin yakın bir dost gibi olabileceği bildirilir. Bu öğüt, insanın kötü davranışa aynı kötülükle karşılık vermek yerine daha güzel bir yol aramasını teşvik eder.
Ancak güzel davranmak, haksızlığı kabul etmek veya kişinin kendisini zarardan korumaktan vazgeçmesi anlamına gelmez. Bazen en doğru davranış, açık bir sınır koymak ve adaleti uygun yollarla aramaktır.
Önemli olan, verdiğimiz karşılığın öfkemiz tarafından mı yoksa aklımız, vicdanımız ve değerlerimiz tarafından mı belirlendiğini fark etmektir.
Bir söz bizi incittiğinde hemen cevap vermek yerine kısa bir süre durabiliriz. Nefesimizi sakinleştirebilir, ne hissettiğimizi anlamaya çalışabilir ve söyleyeceğimiz sözün amacını belirleyebiliriz.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Bu cevabı gerçeği açıklamak için mi vereceğim, yoksa karşımdakini inciterek kendi acımı hafifletmek için mi?
Bu küçük muhasebe, insanın hem hakkını korumasına hem de kalbini gereksiz bir öfkenin esiri olmaktan uzak tutmasına yardımcı olabilir.
5. Her eleştiri bir hakikat değildir
İnsanın kendisini tanıması kadar önemli bir başka konu da başkalarının sözlerini doğru değerlendirebilmesidir. Çünkü her eleştiri haklı olmadığı gibi her eleştiri de kötü niyetle yapılmaz.
Bazen biri bize görmediğimiz bir kusurumuzu gösterebilir. Bazen de karşımızdaki insan kendi öfkesini, önyargısını veya yanlış değerlendirmesini bizim üzerimizden ifade edebilir.
Bu nedenle her sözü sorgulamadan kabul etmek de her sözü düşmanca görmek de sağlıklı bir yaklaşım değildir.
El Mütekebbir ismi üzerinde tefekkür eden insan, kendi büyüklük iddiasını sorgularken başkalarının sözlerini de ölçülü biçimde değerlendirebilir. Bir eleştirinin doğru tarafı varsa onu kabul etmek, yanlış tarafı varsa bunu sakinlikle ifade etmek mümkündür.
Kişinin hatasını kabul etmesi, başkasının bütün değerlendirmelerini doğru sayması anlamına gelmez. Aynı şekilde kendi hakkını savunması da her zaman kibirli olduğu anlamına gelmez.
Tasavvufi muhasebenin amacı, insanı kendisine karşı acımasız hâle getirmek değil, daha adil ve daha dürüst bir iç dünyaya yöneltmektir.
İnsan kendisini ne olduğundan büyük görmemeli, fakat ne olduğundan küçük de saymamalıdır. Kendisine verilen imkânları, yetenekleri ve sorumlulukları tanımalı; bunları başkalarını küçümsemek için değil, iyilik ve fayda üretmek için kullanmalıdır.
Gerçek tevazu, insanın kendi değerini inkâr etmesi değil, değerini başkalarının değerini azaltmadan taşıyabilmesidir.
6. Tasavvufta zühd: Dünyadan kaçmak değil, kalbin yönünü bilmek
El Mütekebbir ismini anlamaya çalışırken zühd kavramı üzerinde de düşünmek gerekir. Zühd, tasavvuf geleneğinde dünyaya ve geçici menfaatlere aşırı bağlanmamak, kalbin yönünü Allah’a çevirmek ve insanı hakikatten uzaklaştıran bağımlılıkları fark etmekle ilişkilendirilir.
Bu anlayış, dünyadaki bütün nimetleri reddetmek veya sorumluluklardan uzaklaşmak anlamına gelmez. İnsan çalışabilir, mal sahibi olabilir, ailesine bakabilir, başarı elde edebilir ve hayatın güzelliklerinden yararlanabilir. Önemli olan, bunların insanın kalbinde nasıl bir yer tuttuğudur.
Mal insanın elinde bir imkân olabilir; fakat bütün değerini belirleyen bir ölçüye dönüşürse insanı esir alabilir. Başarı güzel bir sonuç olabilir; fakat insanın kendisini başkalarından üstün görmesine yol açarsa nefsin beslenme aracına dönüşebilir. İnsanların takdiri sevindirici olabilir; fakat bütün huzurunu başkalarının övgüsüne bağlamak, onu sürekli onay arayan bir hâle getirebilir.
Zühdün bu açıdan düşündürdüğü temel soru şudur: Sahip olduğum şeyler hayatıma hizmet mi ediyor, yoksa hayatımın ve kalbimin yönünü bütünüyle onlar mı belirliyor?
Tasavvufi anlayışta asıl mesele, dünyayı bütünüyle terk etmekten çok, dünyanın kalbi bütünüyle ele geçirmesine izin vermemektir. İnsan elindeki nimeti kullanırken onun mutlak sahibi olmadığını hatırlayabilir. Başarılı olduğunda şükredebilir, kaybettiğinde ise bütün varlığını kaybetmiş gibi düşünmekten uzaklaşmaya çalışabilir.
Bu bakış, insanı hem sorumluluk sahibi olmaya hem de sahip olduklarına aşırı bağlanmamaya çağırır.
7. İbadeti bir alışverişe dönüştürmemek
İnsan bazen manevi hayatında bile fark etmeden bir hesap yapabilir. Bir iyilik yaptığında karşılığında mutlaka istediği sonucun gerçekleşmesini bekleyebilir. Bir fedakârlıkta bulunduğunda bunun kendisine belirli bir kazanç sağlaması gerektiğini düşünebilir.
Oysa ibadetin ve kulluğun anlamı yalnızca bir karşılık elde etmekten ibaret değildir. Mümin, Allah’ın rahmetini ve cennetini umar; aynı zamanda Allah’a kulluğu bir sevgi, bağlılık, teslimiyet ve sorumluluk olarak da yaşar.
Burada önemli olan, Allah’tan bir şey dilemeyi yanlış görmek değildir. Dua etmek, ihtiyaçlarını Allah’a arz etmek ve O’nun rahmetini ummak kulluğun doğal bir parçasıdır. Mesele, bütün manevi hayatı kendi beklentilerimizi gerçekleştirecek bir pazarlığa indirgememektir.
İnsan iyilik yaparken yalnızca takdir edilmek için mi hareket ettiğini, yoksa iyiliğin kendisini de değerli bulup bulmadığını sorgulayabilir. Bir ibadeti yerine getirirken insanların kendisini görmesine mi önem verdiğini, yoksa Allah’a yönelişini mi öncelediğini düşünebilir.
Bu soruların amacı, insanın niyetini sürekli kuşkuyla yargılamak değildir. Niyeti arındırma çabasını canlı tutmaktır.
El Mütekebbir ismi, mutlak büyüklüğün Allah’a ait olduğunu hatırlatır. Bu idrak, insanın kendi iyiliklerini, ibadetlerini ve fedakârlıklarını bir üstünlük belgesine dönüştürmemesine yardımcı olabilir.
İnsan yaptığı iyilikle başkasını küçümsememeli, ibadetiyle kendisini diğer kullardan üstün görmemeli ve manevi tecrübesini bir övünme aracına çevirmemelidir.
Kulluğun özü, insanın kendisini büyütmesi değil, hakikati tanıdıkça kendi yerini daha iyi anlamasıdır.
8. Benlikten arınmak, insanlığından vazgeçmek değildir
Tasavvufta nefsin terbiyesi ve benlik iddiasının azalması önemli bir yere sahiptir. Fakat bu kavramları yanlış anlamamak gerekir. Benliği terbiye etmek, insanın kişiliğini yok sayması, kendi haklarını önemsememesi veya her türlü haksızlığa boyun eğmesi demek değildir.
İnsan kendi sınırlarını koruyabilir. Gerektiğinde hayır diyebilir. Haksızlığa itiraz edebilir. Kendisine zarar veren bir ilişkiden uzaklaşabilir. Bunları yaparken başkalarını küçümsememeyi ve intikam duygusuyla hareket etmemeyi öğrenebilir.
Nefsin terbiye edilmesi, insanın kendisini bütünüyle değersiz görmesi değil, kendisini hayatın merkezindeki mutlak ölçü olarak kabul etmekten uzaklaşmasıdır.
Bir konuda başarılı olduğunda bunu yalnızca kendi üstünlüğünün kanıtı saymak yerine, yeteneklerinin, emeğinin, imkânlarının ve kendisine verilen fırsatların da farkına varabilir. Bir konuda başarısız olduğunda ise bu sonucu bütün kişiliğine yöneltilmiş bir hüküm gibi değerlendirmek zorunda değildir.
İnsan ne övgü karşısında kendisini kaybetmeli ne de eleştiri karşısında bütünüyle dağılmalıdır.
El Mütekebbir ismi üzerinde düşünmek, kalbin bu iki uç arasında daha dengeli bir yerde durmasına yardımcı olabilir. İnsan kendi değerini tanırken büyüklüğün mutlak sahibinin Allah olduğunu hatırlar. Böylece ne başkalarını küçültmeye ihtiyaç duyar ne de başkalarının her sözüyle kendi değerini yeniden belirlemek zorunda kalır.
9. Dağınık kalpten iç huzura
Kalbin dağınıklığı bazen dışarıdan gelen olaylardan, bazen geçmişten taşınan yaralardan, bazen de insanın kendi içinde çözemediği çatışmalardan kaynaklanır. Bir yanımız affetmek isterken diğer yanımız öfkeyi bırakmak istemeyebilir. Bir yanımız hakikati ararken diğer yanımız haklı görünmeye tutunabilir. Bir yanımız sadeleşmek isterken diğer yanımız daha fazlasına sahip olmayı arzulayabilir.
Bu iç çatışmalar, insanın kendisini tanıması için bir fırsata dönüşebilir.
El Mütekebbir ismi üzerinde tefekkür ederken insan, kendi içindeki dağınıklığı fark etmeye ve kalbin yönünü yeniden belirlemeye çalışabilir. Bunu bir anda tamamlanacak bir dönüşüm olarak değil, devam eden bir kulluk ve muhasebe yolculuğu olarak görmek gerekir.
Bazen iç huzur, dışarıdaki bütün sorunların çözülmesiyle değil, insanın sorunlar karşısındaki tavrının değişmesiyle başlar. Her söze cevap vermek zorunda olmadığını, her yanlış anlaşılmayı hemen düzeltemeyebileceğini ve herkesin kendisi hakkında aynı düşünceye sahip olmasını sağlayamayacağını kabul etmek, insanın üzerindeki yükü hafifletebilir.
Bu kabul, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez. Yalnızca insanın kontrol edebildiği şeylerle edemediği şeyleri ayırt etmesine yardımcı olur.
Kendi davranışını, niyetini ve verdiği karşılığı gözden geçirebilirsin. Fakat başkalarının bütün düşüncelerini yönetemezsin. Kendi sorumluluğunu yerine getirebilirsin. Fakat her sonucun istediğin gibi gerçekleşmesini garanti edemezsin.
Bunu kabul etmek, insanın elinden geleni yaparken sonucu bütünüyle kontrol etme arzusunu hafifletebilir.
Kalbin toparlanması da bazen böyle başlar. İnsan, kendisini sürekli kanıtlama çabasından biraz uzaklaşır ve dikkatini daha anlamlı bir sorumluluğa yöneltir: Bugün daha dürüst, daha merhametli ve daha adil nasıl davranabilirim?
Sonuç: Büyüklüğü sahibine bırakmak
El Mütekebbir ismi, Allah’ın mutlak azametini ve yüceliğini hatırlatır. İnsan bu isim üzerinde tefekkür ettikçe kendi büyüklük iddialarını, haklı çıkma arzusunu ve başkalarının gözündeki yerini koruma çabasını yeniden değerlendirebilir.
Bu tefekkürün amacı, insanı değersiz hissettirmek değildir. Aksine, değerini sürekli başkalarına kanıtlamak zorunda olmadığı bir anlayışa yaklaşmasına yardımcı olmaktır.
Bir eleştiri geldiğinde hemen öfkelenmek zorunda değilsin. Haklı olduğunda karşındakini küçültmek zorunda değilsin. Hata yaptığında kendini savunmak için gerçeği eğip bükmek zorunda değilsin. Başarılı olduğunda başkalarının başarısını küçümsemek zorunda değilsin.
İnsan, kendi değerini korurken tevazu sahibi olabilir. Hakkını ararken adil davranabilir. Kendisini savunurken merhameti elden bırakmayabilir.
Büyüklük Allah’a aittir. Kula düşen ise kendi sorumluluğunu bilmek, nefsini tanımak ve kalbini hakikate açık tutmaya çalışmaktır.
Belki de kalbin dağınıklığı içindeki en önemli dönüşüm, her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığını fark ettiğin yerde başlar. Çünkü bazen insan, karşısındakine üstün gelmeye çalışırken kendi iç huzurunu kaybeder. Bazen de nefsinin üstünlük arzusunu fark edip geri çekildiğinde, daha derin bir anlayışa yer açar.
Her kırılma bir kayıp değildir. Bazı kırılmalar, insanın kendisi hakkında kurduğu katı düşünceleri gözden geçirmesine vesile olabilir. Fakat her acıyı bir ilahî mesaj veya her eleştiriyi bir terbiye aracı olarak yorumlamak da doğru değildir. Asıl olan, yaşananları hikmetle değerlendirmek, gerçek haksızlıkları görmezden gelmemek ve her durumda daha adil bir insan olmaya gayret etmektir.
**Dua**
Allah’ım, Ya Mütekebbir!
Büyüklüğü kendimize mal ettiğimiz, nefsimizi hakikatin önüne geçirdiğimiz her yeri bize göster. Kalbimizde gizlenen kibri fark etmeyi, hatalarımızı kabul etmeyi ve başkalarının değerini kendi değerimizden ayrı görmeyi bize nasip eyle.
Haksızlık karşısında hakkı koruyacak dirayet, öfke karşısında hikmet, haklı olduğumuzda tevazu ve yanıldığımızda özür dileyecek cesaret ver.
Bizi insanlara karşı büyüklük taslayanlardan da haksızlık karşısında kendi değerini unutanlardan da eyleme. Kalbimizi gösterişten, üstünlük arzusundan ve başkalarını küçümsemekten arındır. İyiliğimizi samimiyetle, bilgimizi edep ile, gücümüzü merhametle taşımayı nasip eyle.
Dağınık gönüllerimizi hakikate yönelt. Bizi yalnız Senin azametin karşısında eğilen, kullarına karşı merhametli ve kendi nefsine karşı uyanık olan kullarından eyle.
Âmin.
Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîn.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ sohbetinde yeniden buluşmak dileğiyle. Hepinizi Allah’a emanet ediyor, gönlünüze huzur diliyorum.
