# El-Müzill: Sahte Büyüklüklerin Yıkılışı — Başkasının Zulmünden Kendi Hakikatine
İnsan bazen kendisine söylenen tek bir cümlenin gölgesinde yıllarca yaşar. Bir bakışın içinde küçülür, bir aşağılanmanın ağırlığını kalbine taşır, bir başkasının hoyratlığını kendi hakikatine dönüştürür. Zaman geçer, olay geride kalır; fakat o anın sesi içeride yaşamaya devam eder. İnsan artık yalnızca kendisine yapılanı hatırlamaz, kendisine yapılan üzerinden kendisini tanımlamaya başlar. Bir zamanlar duyduğu söz, zihninde kendi sesiyle tekrar eder: “Yetersizsin, değersizsin, sevilmeye layık değilsin.”
İşte insanın en derin yaralarından biri burada açılır. Çünkü bazen bizi inciten yalnızca başkasının davranışı değildir; o davranışın içimizde kurduğu hükümdarlıktır. Birinin bizi küçümsemesi bir olaydır, fakat o küçümsemeyi kendi değerimizin ölçüsü kabul etmek başka bir şeydir. İlki bize yapılmıştır; ikincisi ise zamanla kendimize karşı kurduğumuz bir mahkemeye dönüşebilir.
Esmâü’l-Hüsnâ üzerinde tefekkür ederken bu noktada iki mübarek isim arasındaki anlam ayrımını doğru kurmak gerekir. **El-Muizz**, izzet veren ve şereflendiren; **El-Müzill** ise zillete düşüren, alçaltan anlamıyla anılır. Bu isimler, insana hem izzetin kaynağını hem de kibir, zulüm ve sahte üstünlük iddialarının geçiciliğini düşündürür. El-Müzill ismini yalnızca başkalarının düşüşünü beklemek için okumak, onun üzerinde yapılabilecek en yüzeysel okumadır. Asıl tefekkür, insanın hem dışarıdaki zulümle hem de kendi içindeki kibir ve benlik iddiasıyla yüzleşebilmesinde saklıdır.
Bir insanın başkasına zulmetmesi, onun zulme uğrayan kişinin hakiki değerini belirlediği anlamına gelmez. Birinin bizi hor görmesi, hor görülmeye layık olduğumuzu kanıtlamaz. Bir insanın öfkesi, bizim kim olduğumuza dair kesin bir hüküm değildir. Başkasının davranışını kendi kimliğimizin tanımına dönüştürdüğümüzde, onun sözlerine kalbimizde hak etmediği bir makam vermiş oluruz.
Oysa insanın kıymeti, insanların her zaman adil davranmasına bağlı değildir. Haksızlığa uğramak insanı değersiz kılmaz; ihanete uğramak sevilmeye layık olmadığını göstermez; dışlanmak, insanın varlığının anlamsız olduğunu kanıtlamaz. Yaşananlar can yakabilir, güven duygusunu sarsabilir ve insanın kendisini yeniden toparlamasını zorlaştırabilir. Fakat acının gerçekliği ile acının içinden doğan her düşüncenin doğruluğu aynı şey değildir.
Kalp, yaşadığı bir yarayı bazen kendi ismine dönüştürür. “Beni aşağıladılar” demekle “Ben aşağı bir insanım” demek arasında büyük bir mesafe vardır. İlk cümle yaşanmış bir olayı anlatır; ikincisi ise o olaydan hareketle bütün varlığımıza hüküm verir. İnsanın kendisini yeniden bulabilmesi için önce bu iki cümleyi birbirinden ayırması gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de İbrahim suresinin 42. ayetinde, Allah’ın zalimlerin yaptıklarından habersiz olduğu sanılmaması gerektiği bildirilir. Bu ayet, zulmün Allah’ın bilgisinin dışında kalmadığını hatırlatır. Mazlumun yaşadığı haksızlığın görünmez olması, onun önemsiz olduğu anlamına gelmez. İnsanların görmediği, duymadığı veya önemsemediği bir acı da yaşanmış bir acıdır. Haksızlığın hemen karşılık bulmaması, onun haklı olduğu anlamına gelmez.
Fakat burada bir inceliği de korumak gerekir: İlâhî adaletin varlığına iman etmek, her zalimin dünyada gözümüzün önünde cezalandırılacağını veya her mazlumun hakkını hemen alacağını iddia etmek değildir. Hayatın bütün sonuçlarını kendi gözlerimizle göremeyebiliriz. Bu belirsizlik, adalet arayışından vazgeçmemizi gerektirmez. Aksine, haksızlığı haksızlık olarak tanımayı, hakkımızı meşru yollarla aramayı ve zulmün karşısında imkânlarımız ölçüsünde durmayı daha anlamlı kılar.
İnsanın içini kemiren sorulardan biri de şudur: “Bütün bunlar yaşanırken kimse görmedi mi? Benim acım neden duyulmadı? Haksızlık yapan neden hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor?”
Bu soruların içinde yalnızca öfke yoktur; görülme, anlaşılma ve adalet bulma ihtiyacı da vardır. İnsan, uğradığı haksızlığın yok sayılmasından incinir. Bazen olayın kendisi kadar, sonrasında yalnız bırakılmak da ağır gelir. Yaşadığını anlatacak birini bulamamak, sözünün ciddiye alınmaması veya kendisinden hemen unutmasının beklenmesi, yaranın üzerine yeni bir yük bindirebilir.
İşte böyle zamanlarda insan, kendi acısını küçümsememeyi öğrenmelidir. Her yarayı hemen bir hikmete bağlamak, her kırılışı bir sınavın gizli hediyesi saymak veya her haksızlığa sessizce katlanmayı manevî olgunluk sanmak zorunda değildir. Bazen yapılması gereken, yaşananın yanlış olduğunu kabul etmektir. Bazen mesafe koymak, bazen yardım istemek, bazen hakkını aramak, bazen de güvenliğini koruyacak bir karar vermektir. Sabır, zulmü onaylamak değildir; tevekkül, insanın kendisini korumak için atabileceği adımları terk etmesi anlamına gelmez.
El-Müzill ismi üzerinde düşünürken, başkasının sahte büyüklüğünün bizim iç dünyamızda nasıl bir yer edindiğini de sorgulayabiliriz. Bazı insanlar güçlerini korku salarak kurmaya çalışır. Seslerini yükselterek, başkalarını küçük düşürerek, sürekli eleştirerek veya karşısındakinin kendine güvenini aşındırarak üstünlük sağladıklarını düşünürler. Onların karşısında bulunan kişi zamanla kendi düşüncesinden şüphe etmeye, her kararını sorgulamaya ve sırf yeni bir incinme yaşamamak için kendisini geri çekmeye başlayabilir.
Böylece zulüm, yalnızca yaşandığı anda kalmaz; insanın sonraki seçimlerini de etkileyebilir. Kişi yeni bir ilişkiye başlarken eski yaranın korkusunu taşır, kendisini ifade edeceği zaman geçmişte duyduğu sözleri hatırlar, haklı olduğu bir durumda bile konuşmaktan çekinir. Bir başkasının davranışı, farkında olmadan hayatının farklı alanlarına yayılır.
Bu noktada iyileşme, geçmişte yaşananı inkâr etmekle başlamaz. Önce olanı olduğu gibi görmek gerekir. “Bana haksızlık yapıldı” diyebilmek, insanın kendisini suçlamadan gerçeği tanımasına yardımcı olabilir. Ardından şu sorular gelebilir: Bu olaydan sonra kendim hakkında hangi yanlış hükümlere vardım? Hangi korkuları gerçek kabul ettim? Hangi sınırlarımı korumaktan vazgeçtim? Bugün kendimi daha iyi korumak ve hayatımı yeniden kurmak için ne yapabilirim?
Bu soruların cevapları hemen ortaya çıkmayabilir. Bazı yaralar zamanla hafifler, bazıları için güvenilir bir insanın desteği gerekir, bazılarıysa profesyonel yardımla daha sağlıklı biçimde ele alınabilir. Manevî hayat, insanın bütün duygusal yüklerini tek başına ve sessizce taşıması gerektiğini söylemez. Yardım istemek de bir insanın kendisine karşı sorumluluğunun parçası olabilir.
El-Müzill isminin tefekkürü yalnızca başkasının bize verdiği zararla ilgili değildir. Bu isim, insanın kendi içindeki sahte üstünlük iddialarını da sorgulamasına imkân verir. Çünkü insan bazen başkalarının zulmüne uğrarken kendi nefsinin zulmünü fark etmeyebilir. Kendisi incinmiş olduğu hâlde başkasını incitebilir; kendisine yapılan haksızlığı unutamazken başkasının hakkını kolayca görmezden gelebilir; saygı beklerken başkalarının onurunu küçümseyebilir.
Kibir, yalnızca yüksek sesle konuşmak veya kendisini herkesten üstün görmek değildir. Bazen yanıldığını kabul edememek, özür dilemekten kaçınmak, başkasının başarısını küçümsemek veya her anlaşmazlıkta mutlaka haklı çıkmaya çalışmak biçiminde de ortaya çıkar. İnsan kendi kusurlarını görmemek için ne kadar çok bahane üretirse, hakikate o kadar uzak düşebilir.
Tasavvufî muhasebenin önemli taraflarından biri, insanın bakışını sürekli başkalarının kusurlarına çevirmek yerine kendi nefsinin eğilimlerini de incelemesidir. Bu, başkasının yaptığı yanlışı mazur görmek anlamına gelmez. Bir zulmün sorumluluğu, onu yapan kişiye aittir. Ancak insan kendi yaralarını iyileştirmeye çalışırken kendi davranışlarının sorumluluğunu da unutmamalıdır. Başkasının kötülüğü bize kötülük yapma hakkı vermez.
İnsanın izzeti de tam bu noktada başka bir anlam kazanır. İzzet, herkese üstün gelmek, her tartışmayı kazanmak veya hiçbir zaman incinmemek değildir. Bazen yanlış bir davranış karşısında vakarını korumak, bazen gerektiğinde “Hayır” diyebilmek, bazen haksızlığa uğradığında hakkını aramak, bazen de kendi hatasını kabul edip özür dilemek izzetin bir parçasıdır.
Gerçek vakar, başkalarını küçültmeye ihtiyaç duymadan ayakta kalabilmektir. İnsan kendi değerini ispatlamak için başkasının değerini azaltmak zorunda değilse, başkasının övgüsüyle yükselip eleştirisiyle bütünüyle yıkılmak zorunda da değildir. Elbette insan takdir edilmek ister; anlaşılmak ve sevilmek ister. Bunlar insani ihtiyaçlardır. Fakat bütün varlığını başkalarının onayına bağladığında, kendi iç huzurunun anahtarını da onların eline bırakmış olur.
Bu nedenle insanın kendisine dönüp şu soruyu sorması önemlidir: “Benim kendime verdiğim değer, yalnızca insanların bana nasıl davrandığına mı bağlı?”
Eğer cevap evetse, kalbin başkalarının değişken tutumları karşısında ne kadar yorulduğunu fark etmek gerekir. İnsanların düşünceleri değişebilir, ilişkiler sona erebilir, bazıları bizi yanlış anlayabilir. Bunların hiçbiri, insanın kendi ahlâkî sorumluluğunu ve hakiki değerini bütünüyle başkalarının eline bırakmasını gerektirmez. Kişi kendisini daha doğru tanımayı, kusurlarını kabul etmeyi ve iyi taraflarını küçümsememeyi öğrenebilir.
İşte burada El-Muizz isminin anlamı, El-Müzill ismiyle birlikte başka bir derinlik kazanır. İzzet veren de zillete düşüren de Allah’tır; fakat bu isimleri tefekkür etmek, başımıza gelen her toplumsal düşüşü kesin bir ilâhî hüküm olarak yorumlamayı gerektirmez. Daha ziyade insanın şerefini geçici makamlara bağlamaması, gücü zulüm için kullanmaması ve kendi nefsini mutlak bir otorite gibi görmemesi üzerinde düşünmeye çağırır.
Bir insanın makamını kaybetmesi, bütün ahlâkî değerini yitirdiği anlamına gelmez. Bir başkasının gözünde küçük düşmek, Allah katındaki hâlimiz hakkında tek başına hüküm vermez. Aynı şekilde toplum içinde yükselmek, kişinin ahlâken de yüceldiğini kanıtlamaz. Dışarıdaki itibar ile iç dünyadaki doğruluk her zaman aynı yönde ilerlemez.
İnsan bazen herkesin önünde güçlü görünürken kendi nefsinin arzularına esir olabilir. Bazen de dışarıdan başarısız veya sarsılmış görünürken dürüstlüğünü korur, hatasını kabul eder ve adaletten ayrılmaz. Bu yüzden hayatın ölçüsünü yalnızca görünen yükseliş ve düşüşlerde aramak eksik kalır. Asıl mesele, insanın imkânlarını nasıl kullandığı, gücü eline aldığında nasıl davrandığı ve kendi çıkarıyla hakikat çatıştığında hangi yolu seçtiğidir.
Nefsin esaretinden kurtulmak da kendini cezalandırmak veya kişiliğini yok saymak değildir. İnsan arzularını tanımayı, öfkesini yönetmeyi, başkasının hakkını gözetmeyi ve gerektiğinde kendi isteğinden vazgeçebilmeyi öğrenir. Her arzuya boyun eğmek özgürlük değildir; her düşünceyi sorgulamadan doğru kabul etmek de irade değildir. Bazen özgürlük, insanın kendisini sürükleyen alışkanlığın karşısında durup daha doğru olanı seçebilmesidir.
Böyle bir iç muhasebe, insanı hem başkalarının zulmü karşısında daha sağlam hem de kendi kusurları karşısında daha dürüst kılabilir. Kişi kendisine yapılanı kendi hakikati sanmaktan vazgeçerken, kendi yaptığı yanlışların sorumluluğunu da başkasına yüklememeyi öğrenir. Başkasının hoyratlığını iç dünyasında taht kurdurmadan tanır; fakat kendi nefsinin hoyratlığını da haklılık perdesiyle örtmez.
El-Müzill üzerinde tefekkür etmek, başkasının düşmesini beklemek değildir. Birinin kaybetmesini kendi huzurumuzun şartı hâline getirmek, kalbimizi yine o kişinin etrafında döndürür. Bazen insan adaletin yerini bulmasını isterken bile zihnini kendisine haksızlık eden kişiye bağlayabilir; onun ne zaman pişman olacağını, ne zaman cezalandırılacağını, ne zaman kendi yaptığını anlayacağını bekleyerek yaşamaya başlayabilir.
Adalet talep etmek elbette meşrudur. Ancak hayatımızın bütün anlamını başkasının sonuna bağlamak, yaşadığımız yaranın içimizdeki hâkimiyetini sürdürmesine yol açabilir. İyileşmek, haksızlığı unutmak veya yapılanı doğru kabul etmek zorunda olmak değildir. İyileşmek bazen, olanı unutmadan artık bütün hayatımızı onun yönetmesine izin vermemektir.
İnsanın kalbine yerleşen utanç da böylece yeniden ele alınabilir. Her utanç duygusu haklı bir uyarı değildir. Bazen insan gerçekten bir yanlış yapmıştır ve sorumluluk alması gerekir. Bazen ise başkasının aşağılayıcı davranışı, kişiye kendisinde bir kusur varmış gibi hissettirir. Bu iki durumu ayırmak önemlidir. Gerçek bir hatanın karşısında tövbe, özür ve telafi yolu vardır; haksız yere yüklenen utancın karşısında ise kendine merhamet etmek, sınırlarını korumak ve gerçeği yeniden değerlendirmek gerekir.
İnsan kendi hatasını kabul ettiğinde değersizleşmez. Aksine, hatasını görüp düzeltmeye çalışması onun ahlâkî olgunluğunun bir göstergesi olabilir. Aynı şekilde kendisine yapılan haksızlığı tanıması da kinle yaşamak zorunda olduğu anlamına gelmez. Affetmek isteyen affetmeye yönelebilir; henüz hazır olmayan kişi ise iyileşmek için zamana ihtiyaç duyabilir. Affetmek, zarar veren davranışın sürmesine izin vermek veya güveni hiçbir tedbir almadan yeniden teslim etmek değildir.
Bütün bu düşünceler bizi bir iç kapıya getirir: İnsanların bize biçtiği kimlikten, nefsimizin kendisi için kurduğu sahte tahtlardan ve korkunun kalbimize yazdığı hükümlerden uzaklaşarak daha sahici bir kulluğa yönelmek…
Böyle bir yöneliş, insanın her gün kendisini kusursuz bulmasıyla değil, hakikati aramaktan vazgeçmemesiyle mümkündür. Bazen başkasının sözünden incinir, bazen kendi hatamızla yüzleşiriz. Bazen hakkımızı savunur, bazen özür dileriz. Bazen susmak gerekir, bazen de zulmün karşısında açıkça konuşmak. Bu yolların hangisinin doğru olduğu, içinde bulunduğumuz şartlara ve taşıdığımız sorumluluklara göre değerlendirilmelidir.
Allah’a yönelmek, insanın kendisini insanların bakışlarından bütünüyle koparması değil; insanların bakışlarını nihai ölçü hâline getirmemesidir. Kişi başkalarının sevgisini küçümsemeden, onların övgüsüne mahkûm olmadan yaşayabilir. Kendisine yapılan haksızlığı inkâr etmeden, o haksızlığı kendi varlığının tamamı saymaktan vazgeçebilir. Kendi gücünü tanırken haddini bilir, acziyetini kabul ederken de iradesini ve sorumluluğunu terk etmez.
Belki de kalbe inen sükûnet, tam olarak burada başlar: Artık bize yapılan her şeyi kendimiz hakkında verilmiş bir hüküm gibi okumadığımızda; kendi kusurlarımızı da kimliğimizin değişmez kaderi saymadığımızda… Başkasının zulmünü kendi değerimizle, kendi hatamızı da bütün varlığımızla karıştırmadığımızda…
Allah’ın bildiği bir acının insanlar tarafından görülmemesi, o acının yaşanmadığı anlamına gelmez. İnsanların adaletsizliği, adaletin değerini ortadan kaldırmaz. Başkasının kibri, bizim de kibirle karşılık vermemizi gerektirmez. Kendi nefsimizin kusurları da umutsuzluğa düşmemiz için bir sebep olmak zorunda değildir. İnsan gerçeği gördükçe, sorumluluğunu üstlendikçe ve Rabbine yöneldikçe daha sahici bir iç denge kurabilir.
Öyleyse gelin, başkalarının bize biçtiği değerin peşinde tükenmek yerine kendi kalbimizi hakikatle buluşturmaya çalışalım. Bize yapılan kötülüğü inkâr etmeyelim; fakat onu kendi ismimiz hâline de getirmeyelim. Başkalarının önünde üstün görünmek için ruhumuzu yormayalım; kendi yanlışlarımızı örtmek için haklılık iddiasına sığınmayalım. İzzeti başkalarını küçültmekte değil, adaletten ve merhametten ayrılmadan yaşayabilmekte arayalım.
