# Er-Râfi‘: Ruhun Yükselişi — İnsan Kendinden Hafifledikçe Hakikate Yaklaşır
İnsan, hayatı boyunca yükselmek ister. Daha iyi bir yerde bulunmak, daha fazla imkâna sahip olmak, insanların gözünde değer kazanmak, adının anılmasını ve emeğinin görülmesini arzu eder. Bazen bu arzu onu çalışmaya, öğrenmeye ve olgunlaşmaya yöneltir; bazen de farkına varmadan kalbinin bütün yükünü bir merdivene dönüştürür. Her basamağa çıktığında biraz daha huzurlu olacağını düşünür. Bir kapı açılır, ardından başka bir kapının özlemi başlar. Bir hedef gerçekleşir, fakat sevinci uzun süre kalmaz. İnsan kendisini bir an için tamamlanmış hisseder; sonra içindeki o tanıdık eksiklik yeniden konuşmaya başlar. Daha fazlasını ister, daha yükseğe çıkmak ister, birilerinin gözünde daha önemli olmak ister. Fakat bütün bu yükselişlerin ortasında kendisine sormayı unuttuğu bir soru vardır: Ben gerçekten yükseliyor muyum, yoksa yalnızca başkalarının ölçülerine göre yer mi değiştiriyorum?
Belki de insanın en büyük yorgunluğu, durmadan bir yerlere ulaşmaya çalışırken kendi kalbinden uzaklaşmasıdır. Bir ömür boyunca kendisini ispat etmeye çalışır; yeterince başarılı olduğunu, yeterince güçlü olduğunu, yeterince değerli olduğunu göstermek ister. Bazen bir başkasının takdirini kazanmak için kendi hakikatini susturur. Bazen sahip olduğu şeyleri kaybetmemek için kendisini unutur. Bazen de herkesin önünde yükselirken iç dünyasında ağır ağır çöker. Dışarıdan bakıldığında hayatı ilerliyor gibidir; fakat ruhu, nereye gittiğini bilmeden yürüyen bir yolcuya dönüşmüştür. İşte Er-Râfi‘ ismi üzerinde tefekkür etmek, yükselişin anlamını yeniden düşünmek için insana böyle bir kapı açar.
Er-Râfi‘, yükselten, dereceleri yükselten demektir. Bu isim, insanın yükselişi yalnızca makam, mevki, servet ve görünür başarı üzerinden değerlendirmemesini hatırlatır. Çünkü her yükseliş insanı olgunlaştırmaz; her kazanç insanı zenginleştirmez; her görünür başarı kalbe ferahlık getirmez. İnsan bir makam kazanırken tevazusunu kaybedebilir. Bir imkâna kavuşurken şükrünü unutabilir. Başkalarının gözünde büyürken kendi kusurlarını görmez hâle gelebilir. Buna karşılık, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir insan; merhametiyle, dürüstlüğüyle, sabrıyla ve hakkaniyetiyle iç dünyasında büyük bir mesafe katetmiş olabilir. Demek ki yükselmenin yalnızca gözle görülen bir tarafı yoktur. İnsanın neye dönüştüğü, neyi terk ettiği ve hangi değerlere bağlı kaldığı da bu yolculuğun bir parçasıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Âl-i İmrân sûresinin 55. ayetinde Hz. Îsâ’ya yönelik olarak, Allah’ın onu alacağı ve kendisine yükselteceği bildirilir. Ayetin bu bölümü, Er-Râfi‘ isminin anlam dünyası üzerinde düşünürken hatırlanabilecek önemli bir ilahî hitaptır. Ancak ayetin ilk muhatabı Hz. Îsâ’dır; ayetin anlamını yalnızca insanın iç dünyasındaki değişime indirgemek doğru olmaz. Bununla birlikte, ayetin çağrıştırdığı yükseliş fikri üzerinde tefekkür ederek insan kendi hayatına şu soruyu yöneltebilir: Beni gerçekten yücelten şey nedir? İnsanların bana verdiği yer mi, yoksa Allah’ın razı olduğu bir hayatı yaşayabilmek için gösterdiğim gayret mi?
Bu soru, insanın iç dünyasında sessiz bir dönüşüm başlatabilir. Çünkü yükselmek, her zaman daha fazla şey elde etmek anlamına gelmez. Bazen insanın yükselişi, kendisini başkalarından üstün görme ihtiyacından kurtulmasıdır. Bazen her tartışmayı kazanmak zorunda olmadığını öğrenmesidir. Bazen haklı olduğunu ispatlamak yerine yanlışını kabul edebilmesidir. Bazen birinin kendisini beğenmemesine rağmen kendi doğrularını terk etmemesidir. Bazen de yıllardır taşıdığı bir öfkeyi, onu besleyen alışkanlıkları fark ederek dönüştürmeye başlamasıdır. Bunların hiçbiri dışarıdan büyük bir zafer gibi görünmeyebilir. Fakat insanın kendi nefsini tanıması, zaaflarını görmesi ve davranışlarını daha iyi bir istikamete yöneltmesi, sessiz fakat kıymetli bir ilerleyiştir.
Tasavvuf geleneğinde sıkça üzerinde durulan benlik meselesi de burada anlam kazanır. İnsan, kendisini yalnızca başarılarıyla, sahip olduklarıyla, bedeniyle, toplumsal kimliğiyle veya başkalarının kendisine biçtiği rollerle tanımlamaya başladığında varlığının daha derin boyutlarını gözden kaçırabilir. Elbette insanın bedeni, ihtiyaçları, sorumlulukları ve dünyadaki yeri gerçektir; bunları yok saymak manevî olgunluk değildir. Fakat insanın bütün varlığını bunlara indirgemesi de kendi iç dünyasını daraltabilir. İnsan yalnızca sahip olduğu şeylerden ibaret değildir. Yalnızca geçmişte yaptığı hatalardan, aldığı başarısız sonuçlardan veya başkalarının kendisi hakkında verdiği hükümlerden de ibaret değildir. O, kendisini tanıyabilen, davranışlarını değiştirebilen, iyiliğe yönelebilen ve hayatına anlam kazandırabilen bir varlıktır.
Yunus Emre’nin şiirlerinde karşılaştığımız içe dönüş çağrısı, bu noktada anlamlıdır. Yunus’un şiir dünyasında insanın kendisini tanıması, nefsini sorgulaması ve görünüşün ötesindeki manayı araması önemli bir yer tutar. Ona atfedilen ve farklı biçimlerde aktarılan “Bir ben vardır bende benden içeri” dizesi de insanın kendisine dair bildiklerinden daha derin bir iç yolculuğun mümkün olduğunu hatırlatır. Buradaki çağrı, insanın dünyadan kaçması ya da kendi varlığını bütünüyle reddetmesi değildir. Asıl mesele, insanın kendisi hakkında kurduğu dar hikâyeyi sorgulayabilmesidir. “Ben başarılı olursam değerliyim”, “Herkes beni severse huzurluyum”, “Bir şey kaybedersem artık hiçbir şeyim kalmaz” gibi hükümler, insanın iç dünyasını daraltabilir. Kişi bunların değişmez hakikatler olmadığını fark ettikçe kendisine başka bir yerden bakmayı öğrenebilir.
Nefsin terbiyesi de insanın kendisine düşman olması değildir. Nefsi terbiye etmek, insanî ihtiyaçları yok saymak, sevinçleri bastırmak veya kendini sürekli cezalandırmak anlamına gelmez. Daha çok, her arzunun peşinden gitmek zorunda olmadığını anlamak; bir isteğin doğru olup olmadığını, kendisine ve başkalarına ne getireceğini düşünerek hareket etmektir. Öfkelendiğinde hemen incitici sözler söylememek, kıskançlık duyduğunda bu duyguyu başkasına zarar vermek için kullanmamak, bir menfaat uğruna vicdanını susturmamak, kendi kusurlarını kabul edebilmek… Bunlar nefsin terbiyesine dair gündelik ve somut adımlardır. İnsan kendisini her şeyin merkezine koymaktan uzaklaştıkça, başkalarının varlığına da daha adil ve merhametli bir gözle bakabilir.
Er-Râfi‘ ismi üzerinde tefekkür, insanın kendi hayatındaki ağırlıkları da fark etmesine yardımcı olabilir. Bazen bizi aşağı çeken şey, sahip olmadıklarımızdan çok, vazgeçemediğimiz düşüncelerdir. Geçmişte söylenmiş bir sözün etrafında yıllarca dönüp dururuz. Birinin bizi yanlış anlamasını, bizi takdir etmemesini veya bize haksızlık etmesini zihnimizde tekrar tekrar yaşarız. Bazen başkalarının hayatlarını kendimize ölçü alır, onların başarılarını kendi eksikliğimizin kanıtı gibi görürüz. Bazen de gelecekte olabilecek her ihtimali kontrol etmeye çalışırken bugünün huzurunu kaybederiz. Kalp, taşıdığı bu yüklerle yorulur. İnsan her zaman bu yükleri bir anda bırakamaz; fakat onları fark etmek, onlarla arasına mesafe koymayı öğrenmenin ilk adımıdır.
Bir düşüncenin zihnimize gelmesi, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Kendimizi başarısız hissetmemiz, gerçekten hiçbir şeyi başaramadığımızı göstermez. Bir insanın bizi reddetmesi, sevilmeye layık olmadığımızın kanıtı değildir. Bir hata yapmış olmamız, bundan sonra doğru bir hayat kuramayacağımız anlamına gelmez. İnsan bazen kendi içindeki en sert yargıcı yine kendisi olur. Başkalarına tanıyacağı anlayışı kendisine tanımaz; başkasının hatasını bir yanlış olarak görürken kendi hatasını bütün kimliğine dönüştürür. Oysa sorumluluk almakla kendini mahkûm etmek aynı şey değildir. İnsan yaptığı yanlışı kabul edebilir, sonuçlarını mümkün olduğu ölçüde onarabilir ve bundan sonra farklı davranmayı öğrenebilir. Bu, geçmişi inkâr etmek değil; geçmişin bütün geleceği belirlemesine izin vermemektir.
Bazen insanın ruhunda beliren anlamsızlık hissi de kendisine önemli sorular sordurabilir. Elinde imkânlar bulunduğu hâlde neden huzur bulamadığını, neden sürekli bir şeylere yetişmeye çalıştığını, neden dinlenirken bile zihninin durmadığını sorgulayabilir. Bu soruların hepsini tek bir manevî sebeple açıklamak doğru değildir. Mutsuzluk ve yorgunluk; yaşam şartları, ilişkiler, kayıplar, bedensel durumlar ve ruhsal güçlükler gibi birçok etkenle bağlantılı olabilir. Her sıkıntıyı bir iman eksikliği olarak görmek de insanı gereksiz yere suçlayabilir. Bununla birlikte, bu hisler bazen hayatın yönünü gözden geçirmek, öncelikleri yeniden belirlemek, destek istemek ve kalbin ihtiyaçlarını daha dikkatle dinlemek için bir vesile olabilir.
İnsan dünyaya ait olduğu her şeyi terk ederek değil, onlarla kurduğu ilişkiyi düzenleyerek de olgunlaşabilir. Çalışmak, kazanmak, aile kurmak, üretmek, öğrenmek ve hedefler belirlemek hayatın doğal parçalarıdır. Bunların kendiliğinden manevî yükselişe engel olduğunu düşünmek gerekmez. Önemli olan, bunların insanın kalbinde hangi yeri tuttuğudur. Bir meslek insanın başkalarına fayda sağlamasına vesile olabilir; fakat kişi mesleğini bütün değerinin tek ölçüsü hâline getirirse her başarısızlıkta kendisini bütünüyle yetersiz görebilir. Mal, ihtiyaçları karşılayabilir ve hayırlı işlere imkân sağlayabilir; fakat insan bütün güvenini mala bağladığında kaybetme korkusuyla yaşayabilir. İlişkiler insana sevgi ve dayanışma sunabilir; fakat bir başkasının varlığını kendi varlığının tek temeli hâline getirmek, insanı kırılgan bir bağımlılığa sürükleyebilir.
Manevî denge, dünyadaki sorumluluklardan kaçmak değil, onları daha doğru bir niyetle yerine getirmeyi öğrenmektir. İnsan çalışırken dürüstlüğünü koruyabilir, kazanırken şükredebilir, kaybettiğinde yeniden toparlanmak için gayret gösterebilir. Başarıyı kendisini başkalarından üstün görmenin bahanesi yapmadan yaşayabilir. Bir hedefe ulaşamadığında da kendisine düşen payı değerlendirebilir: Eksik olan neydi, neyi değiştirebilirim, hangi imkânları gözden kaçırdım? Sonra elinden geleni yapmaya devam edebilir. Böylece tevekkül, hareketsizliğe dönüşmez; gayret de her şeyi kontrol etme iddiasına dönüşmez. İnsan çabasını ortaya koyar, fakat sonucun bütün şartlarını yönetemeyeceğini de kabul eder.
Er-Râfi‘ isminin bize hatırlattığı yükseliş, başkalarının üzerinde yer edinmekten çok, kendi ahlâkî sorumluluğumuzun bilincine varmakla ilgilidir. Bir insanın gerçek değeri, başkalarını ne kadar etkilediğiyle sınırlanamaz. İnsan, kimsenin görmediği yerde de dürüst kalmayı seçtiğinde; güç sahibi olduğunda adaletten ayrılmadığında; bir başkasının zayıflığını istismar etmek yerine onu koruduğunda; hata yaptığında özür dileyebildiğinde; kendisine yapılan iyiliği unutmadan şükrettiğinde daha olgun bir insan olma yolunda ilerler. Bu adımların her biri, dışarıdan alkışlanmasa da insanın karakterini şekillendirir.
Bazen yükselmek, kendini savunmak için her kapıyı çalmaktan vazgeçmek değildir; hangi kapının önünde durduğunu anlamaktır. Bazen yükselmek, herkese kendini anlatmayı bırakıp hayatını davranışlarınla göstermektir. Bazen de haksızlığa uğradığında susup içine gömülmek yerine, incitmeden ama kararlılıkla hakkını aramaktır. Tevazu, kendini değersiz saymak değildir. Hiçlik düşüncesi de insanın onurunu yok sayması için kullanılmamalıdır. Tasavvufî anlamda benliğin terbiyesi, insanın kendisini mutlak merkeze koymaktan vazgeçmesiyle ilgilidir; insanın kendisine ve başkalarına karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmakla değil.
Bu yolculukta insanın kendi sınırlarını kabul etmesi de önemlidir. Her şeyi bilmek, her şeyi başarmak, herkesi memnun etmek veya bütün acıları tek başına aşmak zorunda değildir. Bazen yardım istemek gerekir. Bazen bir dostla konuşmak, bazen bir uzmandan destek almak, bazen de uzun zamandır ertelenen bir sorumluluğu yerine getirmek gerekir. İnsan kendisine emanet edilen hayatı daha iyi yaşamak için sebeplere başvurabilir. Maneviyat, bu sebepleri küçümsemeyi değil, onları yerli yerinde kullanmayı öğretebilir. Dua etmekle tedbir almak, Allah’a güvenmekle insanlardan destek istemek birbirinin zıddı değildir.
Öyleyse Er-Râfi‘ ismi üzerinde düşünürken kendimize şu soruyu yöneltebiliriz: Beni aşağı çeken şey gerçekten şartlarım mı, yoksa şartlarımı yorumlama biçimim mi? Elbette bazı şartlar ağırdır; bazı kayıplar insanı derinden sarsar, bazı haksızlıklar uzun süre iz bırakır. Her şeyi yalnızca bakış açısını değiştirerek çözmek mümkün değildir. Fakat şartların değiştirilmesi mümkün olmadığında bile, insanın kendisine nasıl davrandığını, kimden destek istediğini, hangi değerleri koruduğunu ve bir sonraki adımını nasıl belirlediğini gözden geçirmesi mümkündür. Bazen yükseliş, büyük bir kapının açılmasıyla değil, bugün atılabilecek küçük ama doğru bir adımla başlar.
Belki de insanın kendisine sorması gereken en derin soru şudur: Yükseldiğimde nasıl birine dönüşüyorum? Başarım beni daha merhametli mi kılıyor, yoksa başkalarını küçümsememe mi yol açıyor? Kaybettiğimde kendi değerimi bütünüyle unutuyor muyum? Bir başkasının başarısını gördüğümde onun sevincine ortak olabiliyor muyum? Kendi hatamı kabul edebiliyor, gerektiğinde özür dileyebiliyor muyum? Bunlar, insanın yükselişini yalnızca sonuçlarla değil, karakterindeki değişimle de değerlendirmesine yardımcı olur.
Er-Râfi‘ üzerinde tefekkür etmek, her zorluğun mutlaka bizi daha yüksek bir makama çıkaracağına dair kesin bir vaat değildir. Her acının ardından daha güçlü olmak zorunda da değiliz; bazen iyileşmek zaman alır, bazen insanın desteğe ve dinlenmeye ihtiyacı vardır. Fakat yaşadığımız hayatın içinde daha bilinçli, daha adil, daha merhametli ve daha sahici bir insan olabilmek için her zaman bir çaba alanı bulunabilir. İnsan düştüğünde kendisini bütünüyle terk etmez; ayağa kalkmak için elinden geleni yapar. Yanıldığında kendisini inkâr etmez; yanlışını düzeltmeye çalışır. Başarıya ulaştığında kendisini mutlak görmez; nimetin sorumluluğunu hatırlar. İşte bu tutum, yükselişi bir gösteriden çıkarıp ahlâkî bir yolculuğa dönüştürür.
Ya Râfi‘… Yükselten Rabbimiz, kalplerimizi yalnızca dünyanın ölçüleriyle yaşamaktan koru. Bize başkalarının gözünde büyümek için kendimizi kaybetmemeyi, hakikatin karşısında tevazu gösterebilmeyi ve bize emanet edilen ömrü iyilikle değerlendirmeyi nasip eyle. Bizi makamın, malın, övgünün ve geçici başarıların esiri olmaktan muhafaza et. Sahip olduğumuz imkânları hayra vesile kıl; imkânlarımız azaldığında ise kendimizi bütünüyle değersiz saymaktan koru.
Allah’ım, içimizde bizi aşağı çeken kibri, kıskançlığı, gösteriş arzusunu ve sürekli kendimizi ispat etme ihtiyacını fark edebilmeyi nasip et. Nefsimizi terbiye ederken kendimize zulmetmekten, tevazu ararken haysiyetimizi unutmakta düşmekten, sabır ararken haksızlığa sessizce razı olmaktan bizi koru. Bize doğruyu söyleyecek cesaret, yanlışımızı kabul edecek olgunluk, başkasının iyiliğine sevinmeyi öğrenecek genişlik ver.
Ya Rabbi, geçmişin yükleriyle yorulan kalplerimize ferahlık ver. Değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirmek için gayret, değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmek için hikmet, ikisi arasındaki farkı anlayabilmek için basiret ihsan eyle. Başarımızı kibir sebebi, başarısızlığımızı ümitsizlik sebebi hâline getirme. Her iki durumda da bizi sorumluluğumuza, doğruluğa ve merhamete yönelt.
Ey dereceleri yükselten Rabbimiz, bizi insanların gözünde büyümeye çalışırken kendi iç dünyasını ihmal edenlerden eyleme. Bizi güç bulduğumuzda adaletten ayrılmayan, zayıf düştüğümüzde umudunu bütünüyle kaybetmeyen, başkasının acısını gördüğünde yüzünü çevirmeyen kullarından eyle. Kalbimizi gösterişten arındır, niyetimizi güzelleştir, sözümüzü doğru, davranışımızı hayırlı kıl. Yükselişimizi başkalarının küçülmesine değil, kendi ahlâkımızın güzelleşmesine bağla.
Allah’ım, bizi kendimize karşı dürüst, insanlara karşı merhametli, nimetlerine karşı şükreden, sorumluluklarına karşı uyanık kullarından eyle. Her adımımızı Senin razı olacağın bir istikamete yönelt. Düştüğümüzde yeniden doğrulmayı, yanıldığımızda geri dönmeyi, yorulduğumuzda yardım istemeyi ve bütün bunların içinde umudumuzu korumayı nasip et.
Ya Râfi‘, bizi yalnızca dünyada yükselmeyi isteyenlerden değil, yükseldikçe daha fazla sorumluluk alanlardan eyle. Kalplerimizi hakikate yaklaştır, ahlâkımızı güzelleştir, ömrümüzü hayırla bereketlendir. Bize, dışarıdan nasıl göründüğümüzden önce içimizde nasıl bir insan yetiştirdiğimizi önemseyen bir basiret ver.
Âmin. Velhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Sesli Terapi’de bir başka esma tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle… Rabbimizin lütfuyla kalbimizde, ahlâkımızda ve hayatımızda hayırlı bir yükselişe erişebilmek duasıyla. Allah’a emanet olun.
