# ER-REZZÂK: NE YAPARSAM OLMUYOR DEDİĞİN YERDE — RIZKIN GECİKEN YÜZÜNDEN KALBİN METANETİNE
İnsan bazen bütün kapıları çaldığını düşünür. Elinden geleni yapar, gayret eder, bekler; fakat beklediği haber gelmez. Umut bağladığı iş sonuçlanmaz, emek verdiği yol bir türlü açılmaz. Günler geçer, aynı sorular zihninde dönüp durur: Ben nerede eksik kaldım? Daha ne yapmalıyım? Neden neye yönelsem bir türlü olmuyor? Başkalarının hayatı ilerlerken ben neden aynı yerde bekliyorum?
İşte insanın içini daraltan o an vardır ya… Bütün çabalarına rağmen neticenin geciktiği, geleceğin belirsizleştiği, yarının bugünden daha ağır görünmeye başladığı o an. Tasavvuf dilinde kabz hâliyle ilişkilendirebileceğimiz bu sıkışma, insanın yalnızca dış dünyasında yaşadığı bir güçlük değildir. Bazen zihni daraltır, bazen kalbi yorar, bazen de insanın kendisine ve hayata bakışını değiştirir. İnsan, elindeki imkânlar azaldıkça geleceğinin de bütünüyle kapandığını zannetmeye başlayabilir.
Fakat tam da böyle zamanlarda kendimize başka bir soru sormamız gerekir: Ben rızkı gerçekten nerede arıyorum? Rızkın kendisini mi bekliyorum, yoksa rızkın bana ulaşacağını düşündüğüm belirli bir yolu mu?
Esmâü’l Hüsnâ ile Kişisel Dönüşüm yolculuğumuzda bugün Er-Rezzâk isminin eşiğindeyiz. Bu isim, rızkı yalnızca kazanç ve mal üzerinden değil, insanın bütün varlığına yayılan bir nimet olarak düşünmeye davet ediyor. Aynı zamanda gayret ile tevekkülün, sebeplere sarılmak ile kalbi sebeplere esir etmemek arasındaki ince dengeyi hatırlatıyor.
Çünkü rızık, yalnızca soframıza gelen bir lokma veya cebimize giren bir para değildir. Bedenin besine ihtiyacı vardır; akıl bilgiye, kalp sevgiye, insan ruhu ise anlam ve manevi huzura yönelir. Sağlık, güven, öğrenme imkânı, güzel bir söz, samimi bir dostluk, bir yanlıştan dönme fırsatı ve insanın hakikati kavramasına vesile olan bir tecrübe de hayatımızdaki nimetler arasında düşünülebilir. Bunların her biri aynı türden değildir; fakat hepsi insanın sahip olduklarını yeniden fark etmesine imkân verir.
Bazen insan, elinde olmayanlara öylesine odaklanır ki elinde bulunanları göremez olur. Henüz kazanamadığı parayı düşünürken sahip olduğu sağlığı, karşısına çıkan bir imkânı veya kendisini ayakta tutan insanları fark etmeyebilir. Bir işin gerçekleşmemesine öylesine üzülür ki o süreçte edindiği tecrübeyi, öğrendiği beceriyi ve yeniden deneme imkânını küçümseyebilir.
Elbette bunları hatırlamak, geçim sıkıntısını önemsiz görmek anlamına gelmez. Maddi güçlük yaşayan birine yalnızca elindekilere şükretmesini söylemek, onun gerçek ihtiyacını karşılamaz. İnsan bazen gerçekten iş bulmaya, borcunu ödemeye, ailesini geçindirmeye ve güvenli bir hayat kurmaya ihtiyaç duyar. Böyle zamanlarda dua etmek kadar plan yapmak, araştırmak, yardım istemek ve somut adımlar atmak da önemlidir.
Manevi bakışın kıymeti, insanın yaşadığı güçlüğü inkâr etmesinde değil; o güçlüğün içinde bütün ümidini kaybetmemesine yardımcı olmasındadır. Er-Rezzâk ismini anmak, ihtiyaçlarımızı küçümsemek değil, ihtiyaçlarımızı ararken kalbimizi korkunun ve çaresizliğin bütünüyle yönetmesine izin vermemeye çalışmaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de Zâriyât sûresinin 58. ayetinde şöyle buyrulur:
“Şüphesiz rızık veren, güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.”
Bu ayet, rızkın nihai kaynağını Allah olarak bildirirken insanın güven duygusunu da yeniden düşünmesine imkân verir. İnsan hayatında pek çok vesile vardır. Bir işveren, bir meslek, bir müşteri, bir iş anlaşması, bir eğitim fırsatı veya insanın yıllar boyunca geliştirdiği beceriler, geçiminin oluşmasında etkili olabilir. Fakat bu vesilelerin hiçbiri tek başına bütün hayatın kontrolüne sahip değildir.
Bugün düzenli görünen bir iş, yarın değişebilir. Uzun zamandır güvenilen bir imkân ortadan kalkabilir. İnsan bütün hesabını tek bir ihtimale bağladığında, o ihtimal sarsıldığı anda kendisini de bütünüyle sarsılmış hissedebilir.
Burada ince bir ayrım vardır: Sebeplere sarılmak başka, sebepleri mutlaklaştırmak başkadır.
Bir iş bulmak için özgeçmiş hazırlamak, yeni beceriler öğrenmek, insanlarla iletişim kurmak ve fırsatları araştırmak sebeplere sarılmaktır. Fakat bütün umudunu tek bir iş görüşmesine bağlamak, o görüşmeden olumsuz cevap aldığında artık hiçbir yol kalmadığına inanmak başka bir şeydir. Bir işe emek vermek sorumluluktur; fakat emeğin sonucunu her ayrıntısıyla kontrol edebileceğini düşünmek, insanı tükenmişliğe sürükleyebilir.
Tevekkül, çalışmamak değildir. Tevekkül, insanın üzerine düşeni yaparken kendi gücünün sınırlarını bilmesidir. Gayret etmek, plan kurmak, tedbir almak ve doğru fırsatları araştırmak kulun sorumluluğundadır. Sonucun her ayrıntısını belirleyemeyeceğini kabul etmek ise bu sorumluluğun içindeki kulluk bilincidir.
Cuma sûresinin 10. ayeti, bu dengeyi son derece açık bir biçimde hatırlatır. Namaz tamamlandıktan sonra yeryüzüne dağılmak, Allah’ın lütfundan nasip aramak ve Allah’ı çokça anmak emredilir. Burada çalışma ile zikir birbirinin karşısına yerleştirilmez. İnsan hayatın içine döner; rızkını arar, çaba gösterir, işini yapar. Fakat bütün bunları yaparken Allah’ı hatırında tutmaya da devam eder.
Elimiz çalışırken kalbimiz de yönünü koruyabilir. İnsan bir iş kurabilir, para kazanabilir, mesleğinde ilerleyebilir; fakat bunları yaparken haramdan uzak durmayı, başkasının hakkını gözetmeyi ve kazancının kendisini kibirli bir insana dönüştürmemesini önemseyebilir. Kazandığında şükretmeyi, kaybettiğinde yeniden değerlendirme yapmayı, gecikme yaşadığında sabırla yeni yollar aramayı öğrenebilir.
Zikir, insanın sorumluluklarını ortadan kaldıran bir bekleyiş değildir. Kalbin yönünü hatırlamasına, niyetini gözden geçirmesine ve hırs karşısında ölçüsünü korumasına yardımcı olan bir kulluk biçimidir. Dua da emek vermenin yerine geçmez; insanın emek verirken Allah’a yönelmesinin bir yoludur.
Rızkı yalnızca sebeplerin içinde aradığımızda, o sebeplerin her birine hayatımız üzerinde gereğinden fazla güç verebiliriz. Bir insanın bizi işe almasını beklerken onun kararını kendi değerimizin ölçüsü hâline getirebiliriz. Bir müşterinin bizi tercih etmemesini bütün emeğimizin değersizliği olarak yorumlayabiliriz. Bir yatırımın sonuç vermemesini, geleceğimizin bütünüyle karardığı şeklinde algılayabiliriz.
Oysa bir fırsatın gerçekleşmemesi, insanın bütün imkânlarının tükendiği anlamına gelmez. Bir işin sonuçlanmaması, başka hiçbir işin mümkün olmayacağını göstermez. Bir başvurudan olumsuz cevap almak, insanın değersiz olduğunu kanıtlamaz. Her olumsuz sonuç üzerinde düşünülmesi gereken bir bilgi taşıyabilir; fakat bu bilgi, bütün hayat hakkında verilmiş nihai bir hüküm değildir.
İnsan bazen kendisine gelen cevabı hayatın tamamının cevabı sanır. Bir kapı kapanır ve içinden şu ses yükselir: “Artık olmayacak.” Bir iş bozulur ve insan kendi kendine, “Ben ne yaparsam yapayım başaramıyorum,” demeye başlar. Oysa bu cümlelerin çoğu, gerçeğin kendisinden çok, yorgunluğun içinden konuşur.
Yorgun bir zihin, seçenekleri daraltabilir. Kaygı, henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri kesin bir felaket gibi gösterebilir. Ümitsizlik, insanın önündeki yolları görmesini zorlaştırabilir. Böyle zamanlarda kişinin kendisine hemen kesin hükümler vermek yerine biraz durması, mevcut şartları yeniden değerlendirmesi ve güvendiği insanlardan destek alması faydalı olabilir.
Er-Rezzâk ismi üzerinde tefekkür ederken, insanın yalnızca rızkın miktarını değil, rızkı beklerken içine düştüğü hâli de düşünmesi gerekir. Çünkü bazen insanı en fazla yoran şey, mevcut ihtiyacından bile önce geleceğin belirsizliğidir.
Bugün geçimimizi sağlıyor olabiliriz; fakat yarın ne olacağını bilemediğimiz için huzurumuzu kaybedebiliriz. Bir işimiz vardır ama işimizi kaybetmekten korkarız. Bir imkânımız vardır ama daha fazlasına ulaşamama endişesiyle mevcut imkânın tadını çıkaramayız. Birikimimiz vardır fakat hiçbir miktarın bizi bütünüyle güvence altına alamayacağını düşündüğümüz için sürekli daha fazlasını biriktirmek isteriz.
Tedbir almak elbette gereklidir. Geleceği düşünmek, bütçe yapmak ve beklenmedik durumlara hazırlanmak akıllıca davranışlardır. Ancak tedbir ile sürekli kaygı içinde yaşamak aynı şey değildir. Tedbir, insanı harekete geçirir; kaygı ise bazen aynı düşüncelerin etrafında dönüp durmasına neden olur. Tedbir, yapılabilecekleri belirlemeye yardım eder; aşırı kaygı, yapılabilecekleri bile görünmez hâle getirebilir.
İşte insanın kalbini yoklaması gereken yerlerden biri burasıdır: Ben geleceğim için sorumluluk mu alıyorum, yoksa geleceğin bütün ihtimallerini bugünden çözmeye mi çalışıyorum? Yapabileceğim adımları atıyor muyum, yoksa zihnimdeki korkularla mücadele ederken hareket etme gücümü mü tüketiyorum?
Er-Rezzâk isminin hatırlattığı güven, geleceğe ilişkin hiçbir kaygı yaşamamak değildir. İnsan endişelenebilir, korkabilir ve zorlanabilir. Fakat bu duyguların varlığı, onun Allah’a güvenemediği anlamına gelmez. Güven bazen korkunun hiç ortaya çıkmaması değil, korku varken de doğru olanı yapmaya devam edebilmektir.
İnsan rızkını ararken bazen gecikmeyle karşılaşır. Emek verir ama istediği sonuç hemen gelmez. Bir fırsatı bekler, beklediği haber bir türlü ulaşmaz. Bu noktada nefsin aceleciliği devreye girebilir. İnsan, gecikmeyi hemen reddedilmekle eş tutar. Henüz gerçekleşmemiş bir ihtimali, gerçekleşmeyecek kesin bir sonuç gibi görmeye başlar.
Oysa gecikmenin nedenini her zaman bilemeyiz. Bazen şartlar uygun değildir. Bazen yeterli hazırlık yapılmamıştır. Bazen başka bir yol denemek gerekir. Bazen de elimizdeki bilgiler, sonucun neden geciktiğini anlamaya yetmez. Bu sebeple her gecikmeyi kesin bir ilahî mesaj olarak yorumlamak doğru değildir.
Bir kapının açılmaması, mutlaka o kapının bizim için kötü olduğu anlamına gelmez. Bir fırsatın gecikmesi, mutlaka daha hayırlı bir şeyin hazırlanmakta olduğunu da kanıtlamaz. Bunlar mümkün olabilecek yorumlardır; fakat her olayın arkasındaki hikmeti bildiğimizi söyleyemeyiz. İnanan insan, bilmediği şeyler hakkında kesin hükümler vermeden de Allah’a güvenebilir.
Belki burada öğrenmemiz gereken, gecikmenin nedenini her zaman çözmek değil; gecikme sırasında nasıl davranacağımızı belirlemektir.
Beklerken umutsuzluğa kapılmadan çalışmayı sürdürebilir miyiz? Sonuç alamadığımızda yöntemimizi gözden geçirebilir miyiz? İhtiyaç duyduğumuzda yardım isteyebilir miyiz? Geçim sıkıntısı içindeyken harama yönelmek yerine helal yolları araştırmayı sürdürebilir miyiz? Bir kapının önünde beklerken başka imkânları görmezden gelmekten vazgeçebilir miyiz?
İşte bu sorular, rızık konusunu yalnızca dışarıda gerçekleşecek bir olay olmaktan çıkarıp insanın kendi sorumluluğuyla buluşturur.
Tasavvuf dilinde bazen bir hâlin zahirde daralma, bâtında ise muhasebe imkânı doğurabileceği anlatılır. Kabz, insanın iç dünyasında daralma ve sıkışma yaşadığı hâlleri ifade etmek için kullanılan kavramlardan biridir. Bast ise ferahlık, genişlik ve iç açıklığıyla ilişkilendirilir. Bu kavramları düşünürken her sıkıntının mutlaka gizli bir müjde taşıdığını veya her daralmanın kesin olarak belirli bir manevi mertebeye işaret ettiğini söylemekten kaçınmalıyız. Fakat insan, yaşadığı güçlüğün içinde kendisini daha yakından tanımaya ve doğru adımlarını gözden geçirmeye davet bulabilir.
Bazen bir imkânın ortadan kalkması, insanı yeni seçenekler aramaya yöneltir. Bazen bir işin başarısızlıkla sonuçlanması, eksik kalan yönlerini görmesine yardım eder. Bazen de insanın elinden geleni yapmasına rağmen sonuç alamaması, her şeyi kendi gücüyle belirleyemeyeceğini kabul etmesine vesile olur.
Bunların hiçbiri, yaşanan kaybın kendiliğinden iyi olduğu anlamına gelmez. Bir kayıp acıtabilir; bir başarısızlık maddi zarar doğurabilir; bir belirsizlik insanı yorabilir. Fakat insan, bunların ardından ne yapacağı konusunda yeniden seçimlerde bulunabilir. Yaşananı inkâr etmeden, kendisini bütünüyle suçlamadan ve bütün geleceğini tek bir sonuca bağlamadan yoluna devam etmeye çalışabilir.
Belki de rızık konusundaki en büyük yanılgılarımızdan biri, onu yalnızca gözümüzün önünde beliren şeylerle ölçmemizdir. Para geldiğinde rızkımızın açıldığını, para geciktiğinde rızkımızın kesildiğini düşünürüz. Bir işimiz olduğunda kendimizi güvende hisseder, işimizi kaybettiğimizde bütün geleceğimizi kaybetmiş gibi olabiliriz.
Oysa rızık arayışında görünen sonuçlar kadar, o sonuçlara ulaşmak için geliştirdiğimiz tutumlar da önemlidir. Bir kazancın helal olup olmadığı, nasıl elde edildiği, bizi nasıl bir insana dönüştürdüğü ve başkalarının hakkına zarar verip vermediği göz ardı edilemez. Çok kazanmak her zaman huzur getirmeyebilir; az kazanmak da insanın değerini azaltmaz. Elbette insanın maddi ihtiyaçlarını karşılaması, ailesine bakması ve daha iyi şartlar için gayret etmesi kıymetlidir. Ancak kazancın miktarı, insanın bütün ahlaki ve manevi değerini belirleyen tek ölçü olamaz.
Bir kazanç insanı başkasının hakkını çiğnemeye götürüyorsa, onun büyüklüğü üzerinde düşünmek gerekir. Bir fırsat ancak yalan söyleyerek veya başkasını zarara uğratarak elde edilebiliyorsa, insanın önünde yalnızca maddi bir hesap değil, ahlaki bir tercih de vardır. Helal rızık arayışı, sadece ne kadar kazandığımızla değil, nasıl kazandığımızla da ilgilidir.
Er-Rezzâk ismiyle dua eden bir insan, yalnızca daha çok mal istemekle yetinmeyebilir. Helal kazanç, kanaat, bereket, doğru kararlar, emek verebilme gücü ve elde ettiğini yerli yerinde kullanabilme bilinci de isteyebilir. Çünkü bazen insanın ihtiyacı yalnızca daha fazla kazanmak değil, kazandığıyla daha doğru bir ilişki kurmayı öğrenmektir.
Kanaat, çalışmayı bırakmak değildir. İnsanın sahip olduklarını görmesi ve daha fazlasını ararken elindekileri küçümsememesidir. Şükür, bütün sorunların çözüldüğünü söylemek değildir. İnsanın güçlükleriyle yüzleşirken hayatındaki nimetleri de unutmamasıdır. Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Zor bir süreçte doğru adımları atmayı sürdürürken aceleyle yanlış kararlar vermemeye çalışmaktır.
İnsan bazen rızkı yalnızca eline geçen miktarla ölçtüğünde, elindeki her şeyi yetersiz bulabilir. Daha çok kazanan birini görür, kendisini geride kalmış hisseder. Başkasının işinin büyüdüğünü görür, kendi çabasını değersiz sayar. Birinin hayatındaki kolaylıkları fark eder, kendi mücadelesini başarısızlık olarak yorumlar.
Oysa herkesin şartları, imkânları, sorumlulukları ve başlangıç noktası aynı değildir. Başkasının hayatını kendi hayatımızın ölçüsü hâline getirdiğimizde, çoğu zaman kendimize haksızlık ederiz. Başkasının kazancı bizim rızkımızı eksiltmez; onun başarısı bizim değerimizi azaltmaz. Elbette başkalarından öğrenebilir, onların tecrübelerinden yararlanabiliriz. Fakat kıyaslamayı kendi hayatımıza karşı bir mahkemeye dönüştürmemeliyiz.
Bazen insanın kendisine söylemesi gereken en önemli cümle şudur: Ben bugün yapabileceğim şeyi yapacağım; fakat kendi değerimi yalnızca sonuca göre belirlemeyeceğim.
Bu cümle, sorumluluktan kaçmak için söylenmez. Tam tersine, insanın gayretini daha sağlıklı bir yere yerleştirmesine yardım eder. Başarısızlık varsa ondan öğrenmeye, eksiklik varsa gidermeye, yanlış karar varsa düzeltmeye yönelir. Fakat bütün bunları yaparken kendisini aşağılamaz. Bir sonuç istediği gibi gerçekleşmediğinde, bunu bütün hayatının değişmez hükmü olarak kabul etmez.
Er-Rezzâk ismi üzerine tefekkürün kalbe açabileceği kapılardan biri de budur: Rızkı ararken kendimizi kaybetmemek.
Çünkü insan bazen daha iyi bir hayat kurmak isterken hayatının kendisini ertelemeye başlar. “Biraz daha kazanayım, sonra huzur bulacağım.” “Şu borç bitsin, sonra rahatlayacağım.” “Bu iş gerçekleşsin, sonra kendime zaman ayıracağım.” Elbette borçların ödenmesi, ihtiyaçların karşılanması ve işlerin yoluna girmesi önemlidir. Fakat insan bütün huzurunu gelecekteki tek bir sonuca bağladığında, bugünün imkânlarını yaşayamadan tüketebilir.
Huzur, bütün ihtiyaçların eksiksiz biçimde karşılanacağı bir günü beklemekten ibaret değildir. İnsan zorluklarını çözmeye çalışırken de bir an durup nefes alabilir, ailesiyle vakit geçirebilir, dua edebilir, bir dostundan destek isteyebilir. Bunlar maddi sorunları kendiliğinden ortadan kaldırmaz; fakat insanın yalnızca sorunlarından ibaret olmadığını hatırlamasına yardımcı olabilir.
Rızık arayışının içinde bedenimizin de hakkı vardır. Yorulduğumuzda dinlenmek, sağlığımızı korumak, gerekirse yardım almak ve sürdürülebilir bir çalışma düzeni kurmak önemlidir. Kendimizi sürekli tükenmeye zorlamak, her zaman daha çok gayret etmek anlamına gelmez. Bazen daha doğru bir yöntem bulmak, bazen işimizi planlamak, bazen de yardım istemek, yolumuzu daha sağlam kılabilir.
Er-Rezzâk ismi, insanı sebepleri küçümsemeye değil, sebeplerin ardındaki sınırlılığı fark etmeye çağırır. Bir işin gerçekleşmesi için insanlarla görüşürüz; fakat bütün insanların kararlarını kontrol edemeyiz. Bir ürün geliştiririz; fakat piyasanın bütün şartlarını belirleyemeyiz. Bir sınava hazırlanırız; fakat sınavın her ayrıntısını önceden bilemeyiz. Yine de elimizden geleni yapabilir, eksiklerimizi giderebilir ve sonuç ne olursa olsun sonraki adımımızı düşünmeye devam edebiliriz.
Bu bakış, insanı pasifleştirmez. Aksine, gereksiz korkuların altında ezilmeden hareket edebilmesine yardım eder. Kişi artık her olumsuzluğu kendisine yöneltilmiş mutlak bir hüküm gibi görmek zorunda kalmaz. Bir yol sonuç vermediğinde başka bir yol arayabilir. Bir plan değiştiğinde bütün hayatının dağıldığına karar vermeden yeniden düzenleme yapabilir. Bir ihtiyacını tek başına karşılayamadığında destek istemeyi bir utanç değil, gerçekçi bir adım olarak görebilir.
Ve bazen insanın duası da değişmeye başlar.
Başlangıçta yalnızca “Allah’ım, bu iş olsun,” diye dua eder. Sonra duasına başka bir niyet ekler: “Allah’ım, hakkımda hayırlı olanı aramayı, doğru olanı görebilmeyi ve üzerime düşeni yapabilmeyi nasip et.” Yalnızca kazanç istemez; kazancını helal yoldan elde edebilmeyi de ister. Yalnızca kapıların açılmasını dilemez; açılan kapılardan geçerken adaletini, merhametini ve edebini koruyabilmeyi de diler.
Bu, belirli bir isteğin gerçekleşmesinden vazgeçmek zorunda olduğu anlamına gelmez. İnsan gönlünden geçen şeyi Allah’tan isteyebilir. Fakat duasını yalnızca tek bir sonuca bağlamak zorunda değildir. Bir işi, bir imkânı veya bir kazancı isterken aynı zamanda o isteğin peşinde kendisini kaybetmemeyi de dileyebilir.
Çünkü rızık yalnızca sahip olmakla ilgili değildir; sahip olduğumuzla nasıl yaşadığımızla da ilgilidir. Bir nimet şükre vesile olabilir. Bir kazanç başkasına yardım etme imkânı doğurabilir. Bir iş insanın yeteneklerini geliştirmesine ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamasına yardımcı olabilir. Fakat insan kazandıklarını mutlak gücü gibi görmeye başladığında, aynı nimet kibir ve hırsın aracı hâline de gelebilir.
Bu nedenle insan, kazancını artırmaya çalışırken niyetini de gözden geçirmelidir. Ben bu kazancı neden istiyorum? Hangi ihtiyacımı karşılamak istiyorum? Bu hedef uğruna neleri göze alıyorum? Daha fazlasını elde etmek için hangi değerlerimden vazgeçmeye yaklaşıyorum? Kazancım arttığında başkalarına karşı daha adil ve merhametli mi oluyorum, yoksa kendimi onlardan üstün mü görüyorum?
Bu sorular, rızık arayışını ahlaki bir muhasebeyle buluşturur. İnsan yalnızca elde edeceği sonuca değil, o sonuca giderken nasıl bir insan olduğuna da bakar.
Kıymetli dinleyenlerim, bazen “Ne yaparsam olmuyor,” dediğimizde, gerçekten yapabileceğimiz şeyleri tüketmiş olmayız. Belki denediğimiz yöntem artık işe yaramıyordur. Belki yeni bir bilgiye, farklı bir plana veya başka insanların desteğine ihtiyacımız vardır. Belki de bir süredir aynı kapıyı çalarken çevremizdeki diğer imkânları fark edemiyoruzdur.
Bu cümleyi söylediğimizde kendimize hemen “Demek ki nasibim yok,” hükmünü vermek zorunda değiliz. Aynı şekilde, her şeyin mutlaka istediğimiz gibi olacağına dair kesin bir güvence de veremeyiz. Yapmamız gereken, gerçeği olduğu gibi değerlendirmek; eksiklerimizi görmek, imkânlarımızı araştırmak, gerektiğinde yön değiştirmek ve bütün bunları yaparken ümidimizi korumaya çalışmaktır.
Belki bugün iş arıyorsunuzdur. Başvurularınızdan cevap alamıyorsunuzdur. Belki bir süredir kurduğunuz düzen bozulmuş, geliriniz azalmış veya sorumluluklarınız artmıştır. Belki de ne yapacağınızı bilemediğiniz bir bekleyişin içindesinizdir.
Öncelikle yaşadığınız güçlüğün gerçek olduğunu kabul edin. Kendinize sırf sabırlı olmanız gerektiğini düşündüğünüz için üzülmeyi yasaklamayın. Üzülmek, şükürsüz olduğunuz anlamına gelmez. Yorulmak, tevekkülsüz olduğunuzu göstermez. Yardıma ihtiyaç duymak da zayıflık değildir.
Sonra yapabileceğiniz şeyleri ayırmaya çalışın. Kontrolünüzde olanlar nelerdir? Hangi adımı bugün atabilirsiniz? Hangi konuda bilgi edinmeniz gerekir? Kiminle konuşabilirsiniz? Hangi harcamayı yeniden düzenleyebilir, hangi beceriyi geliştirebilir veya hangi destek imkânını araştırabilirsiniz? Bunları belirlemek, zihindeki büyük ve belirsiz yükü daha somut adımlara dönüştürebilir.
Ardından kontrolünüz dışında kalan şeyleri de tanımaya çalışın. Her insanın kararını siz veremezsiniz. Her fırsatın zamanını belirleyemezsiniz. Bütün ekonomik şartları değiştiremezsiniz. Fakat bunların varlığını kabul ederken kendi sorumluluğunuzu da terk etmek zorunda değilsiniz. Elinizden geleni yapabilir, yeni yollar arayabilir ve bilmediğiniz sonuçlar karşısında dua ederek kalbinizi diri tutabilirsiniz.
İşte Er-Rezzâk isminin hatırlattığı güven, bu iki alanı birbirine karıştırmamayı öğrenmekle de ilgilidir. Gayret bize düşen bir sorumluluktur; her sonucu belirlemek ise elimizde değildir. İnsan çabalamalıdır, fakat çabasını mutlak bir güvence gibi görmemelidir. Dua etmelidir, fakat duanın sonucunu kendi istediği biçimde ve zamanda gerçekleşmeye mecbur bırakmamalıdır. Şükretmelidir, fakat yaşadığı güçlükleri inkâr etmemelidir.
Ve bütün bunların içinde kalbini korumaya çalışmalıdır.
Çünkü bazen insan, rızkın gecikmesinden daha çok, gecikmenin kendisi hakkında ne söylediğini düşündüğü için yorulur. “Demek ki başarısızım.” “Demek ki benden bir şey olmayacak.” “Demek ki herkes ilerlerken ben geride kalacağım.” Oysa bunlar yaşanan olayların zorunlu sonuçları değildir. Bunlar, acının içinden yükselen yorumlardır. Üzerlerinde düşünmek, onları gerçeklerle karşılaştırmak ve daha dengeli bir bakış geliştirmek mümkündür.
Bir işin olmaması, sizin hiçbir işe yaramadığınız anlamına gelmez. Bir ilişkinin sona ermesi, sevgiye layık olmadığınızı kanıtlamaz. Bir girişimin başarısız olması, bir daha hiçbir şey başaramayacağınızı göstermez. Bir dönemin zor geçmesi, bütün hayatınızın böyle devam edeceğini söylemez.
Bunları kendimize hatırlatırken gerçeklerden kaçmayalım. Gerekirse hatalarımızı kabul edelim. Yanlış kararlarımızı düzeltelim. Yetersiz kaldığımız alanlarda öğrenelim. Fakat kendimize verdiğimiz hükümleri de adil kuralım. Bir başarısızlığı bir tecrübeye dönüştürmek başka, o başarısızlığı bütün kimliğimiz hâline getirmek başkadır.
Er-Rezzâk ismini anarken, rızkımızın yalnızca miktarını değil, o rızka ulaşma biçimimizi ve onunla kurduğumuz ilişkiyi de düşünelim. Helalinden kazanmayı, kazancımızda başkasının hakkını gözetmeyi, sahip olduklarımızı yerli yerinde kullanmayı ve ihtiyaç sahiplerini unutmamayı önemseyelim. Kazanamadığımız zamanlarda da insanlık değerimizi yalnızca maddi gücümüz üzerinden ölçmeyelim.
Unutmayalım ki insanın hayatında maddi ihtiyaçlar gerçektir; fakat insanın değeri yalnızca maddi imkânlarıyla belirlenmez. Bir insanın geliri azalabilir, işi değişebilir, düzeni bozulabilir. Bunlar hayatında ciddi sonuçlar doğurabilir ve çözüm gerektirebilir. Ancak bütün bunlar, onun merhametini, dürüstlüğünü, öğrenme gücünü, yeniden başlama imkânını ve Allah’a yönelme hakkını ortadan kaldırmaz.
Belki de insanın rızık konusunda ulaşabileceği en olgun tutumlardan biri şudur: Elinden geleni yapmak, helal olanı aramak, ihtiyacı olduğunda yardım istemek, sahip olduklarına şükretmek ve sonucu kendi varlığının nihai hükmü hâline getirmemek.
Bazen genişlik içinde şükretmeyi öğreniriz. Bazen darlık içinde sabrı ve yardım istemeyi. Bazen kazandığımızda paylaşmanın kıymetini anlarız. Bazen beklediğimiz olmadığında planlarımızı yeniden gözden geçirmeyi öğreniriz. Fakat her birinin bize ne öğrettiğini zaman zaman ancak sonradan anlayabiliriz. Bu yüzden her olayın anlamını hemen çözmek zorunda değiliz. Bilmediğimiz şeyler karşısında ölçülü kalabilir, yine de hayra yönelmeyi sürdürebiliriz.
İşte bugün Er-Rezzâk ismi üzerine düşünürken kalbimizde şu hakikati diri tutalım: Rızkı aramak bizim sorumluluğumuzdur; fakat bütün varlığımızı tek bir vesileye mahkûm etmek zorunda değiliz. Bir kapı kapanınca üzülmek doğaldır. Ancak o kapının kapanmasını hayatın tamamının bittiği şeklinde yorumlamak zorunda değiliz. Bir sonuç geciktiğinde sabırsızlanabiliriz; fakat aceleyle umutsuzluğa teslim olmak zorunda değiliz.
Gayret ederken dua edebiliriz. Dua ederken çalışabiliriz. Beklerken yeni imkânları araştırabiliriz. Kazanırken şükredebilir, kaybederken destek isteyebilir, hata yaptığımızda yeniden doğruya dönebiliriz.
Ve kalbimiz, bütün bu hareketin içinde Allah’a yönelmeyi sürdürebilir.
Rabbimiz, bize helalinden, temizinden ve hayırlısından rızık nasip eylesin. Kazancımızı bereketli, niyetimizi sahih, gayretimizi doğru eylesin. Bizi rızık ararken harama yönelmekten, hırsımız uğruna başkasının hakkını çiğnemekten ve geçim endişesiyle kendi değerimizi unutmaya başlamaktan muhafaza eylesin.
Ya Rabbi, geçim sıkıntısı yaşayanlara ferahlık, iş arayanlara hayırlı imkânlar, borçları altında yorulanlara ödeme kolaylığı, emeğinin karşılığını alamayanlara adalet ve destek nasip eyle. Çalışma gücü, akıl, sağlık ve imkân ver; bu imkânları doğru kullanabilmeyi de bizlere öğret.
Allah’ım, rızkımızı ararken kalbimizi korkunun esiri olmaktan koru. Sebeplere sarılırken Sana yönelmeyi unutturmasın; Sana tevekkül ederken de sorumluluklarımızı ihmal ettirmesin. Bize ne zaman gayret etmemiz, ne zaman yöntemimizi değiştirmemiz, ne zaman yardım istememiz ve ne zaman sabırla beklememiz gerektiğini anlayacak basiret ver.
Bize yalnızca çok kazanmayı değil, helalinden kazanmayı; yalnızca sahip olmayı değil, sahip olduklarımızı hayır yolunda kullanmayı; yalnızca istemeyi değil, gerektiğinde kanaat etmeyi ve şükretmeyi de nasip eyle.
Ya Rezzâk, kalbimizi ümitsizliğe teslim etme. Bizi geçim endişesiyle yanlış yollara sürüklenmekten muhafaza eyle. Emeğimize hayır, kazancımıza bereket, evlerimize huzur, sofralarımıza helal lokma nasip et. Darlıkta sabrımızı, genişlikte şükrümüzü artır. Bizi hem dünyamızın sorumluluklarını yerine getiren hem de kalbini Sana yönelten kullarından eyle.
Âmin.
Efendim, Esmâü’l Hüsnâ ile Kişisel Dönüşüm yolculuğumuzda bugün Er-Rezzâk ismi üzerinde birlikte tefekkür ettik. Belki bugün aradığımız sonuç henüz gelmedi. Belki beklediğimiz kapı hâlâ kapalı. Fakat yapabileceğimiz adımları atmayı, helal olanı aramayı, kalbimizi korkunun eline bütünüyle bırakmamayı ve Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeyi sürdürebiliriz.
Rızkınızı ararken kalbinizi de koruyun. Gayretinizi eksiltmeden tevekkülünüzü diri tutun. Ve kendinize, bir sonucun gecikmesinin sizin bütün hikâyenizi yazmadığını hatırlatın.
Allah’a emanet olun. Hoşça kalın.
