Kalbine Düşen Siyah Nokta | İmâm Gazâlî Hazretlerinin Uyarısı
21 Ekim 2026 · 14 dk okuma · 29 okunma
♪ Yazıyı dinleyin0:00 / –:––
Sayfadan ayrılsanız da çalmaya devam eder; alttaki çubuktan yönetin.
# Kalbin Aynası Neden Kararır?
İmam Gazâlî Hazretlerinin Murakabe ve Muhasebe Anlayışı Üzerine
İnsan bazen dış dünyadaki kusurları kolayca görürken kendi kalbindeki değişimi fark edemez. Başkasının bir yanlışını hemen teşhis eder, bir sözün kırıcı olduğunu anlar, bir davranışın hatalı olduğunu söyler. Fakat sıra kendi nefsine geldiğinde aynı dikkati gösterebilir mi? Kalbinde meydana gelen incelmeyi, duyarlılığını kaybedişini ve hakikate karşı yavaş yavaş duyarsızlaşmasını fark edebilir mi?
Belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli sorulardan biri şudur: Kalbim hâlâ bir ayna gibi hakikati yansıtıyor mu, yoksa farkında olmadan üzeri pas tutmuş bir demire mi dönüşüyor?
İmam Gazâlî Hazretlerinin İhyâü Ulûmi'd-Dîn adlı eserinde ele aldığı kalbin korunması, murakabe ve muhasebe meseleleri, insanın kendi iç dünyasına yönelmesi bakımından son derece önemli bir yere sahiptir. Çünkü insanın manevi hayatı yalnızca dışarıdan görülen davranışlardan ibaret değildir. Kalbin yönelişi, niyetlerin mahiyeti ve insanın kendi kusurlarıyla yüzleşebilme kabiliyeti de bu yolculuğun ayrılmaz bir parçasıdır.
Kalbin kararması meselesi, tam da burada karşımıza çıkar. Bu kararma bir anda gerçekleşen büyük bir değişimden ibaret değildir. Bazen küçük görünen yanlışların tekrarlanması, bazen gafletin uzaması, bazen de insanın kendi iç dünyasını hesaba çekmeyi bırakmasıyla derinleşen bir süreçtir.
Kalbe Düşen İlk Siyah Nokta
Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, günahın kalp üzerindeki tesirini anlatan hadislerinde, kul bir günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta meydana geldiğini, kul tövbe edip vazgeçtiğinde kalbinin temizlendiğini, günaha dönmeye devam ettiğinde ise bu kararmanın arttığını bildirmiştir.
Bu hakikatin Kur'anı Kerim'deki karşılığı Mutaffifîn suresinin 14. ayetinde şöyle ifade edilir:
“Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları şeyler kalplerini paslandırmıştır.”
Bu ayet, insanın yaptıklarının yalnızca dış dünyada bir karşılık meydana getirmediğini, manevi hayatında da izler bırakabildiğini hatırlatır.
İnsan bazen küçük bir yanlış yaptığını düşünür. Bir sözün üzerinde durmaz, bir bakışın hesabını önemsemez, bir başkasının arkasından konuşmayı sıradan kabul eder. Ardından aynı davranış tekrar eder. Bir süre sonra insan, daha önce kendisini rahatsız eden şeylerden artık rahatsız olmamaya başlayabilir.
Asıl tehlike de burada belirir.
Çünkü insanın bir yanlışa düşmesi kadar, o yanlışı artık yanlış olarak görmemesi de üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Günah karşısında duyulan pişmanlığın azalması, hataların normalleşmesi ve nefsin sürekli mazeret üretmesi, insanın kendisini hesaba çekmesi gerektiğini gösteren işaretlerdir.
Kalbe düşen ilk nokta küçük görünebilir. Fakat insan o noktayı temizlemeyi ihmal ederse zamanla yeni noktalar birikir. Biriken noktalar çoğaldıkça kalbin duyarlılığı zayıflayabilir. İnsan artık kendi kusurlarını görmekte zorlanabilir.
Bu sebeple mesele yalnızca kaç günah işlediğimiz değildir. Aynı zamanda işlediğimiz yanlışlar karşısında nasıl bir tavır aldığımızdır. Hata yaptığımızda tövbeye mi yöneliyoruz, yoksa kendimize yeni mazeretler mi üretiyoruz?
Kalbin aynasını korumak isteyen insanın ilk vazifesi, kendi iç dünyasında meydana gelen değişimleri fark etmeye çalışmaktır.
Murakabe ve Muhasebe: İnsanın Kendisiyle Yüzleşmesi
İmam Gazâlî Hazretlerinin İhyâü Ulûmi'd-Dîn eserinde yer verdiği murakabe ve muhasebe anlayışı, bu farkındalığın temel yollarından biridir.
Murakabe, kulun Allah Teâlâ'nın kendisini daima gördüğünün ve yaptıklarını bildiğinin şuurunda olmasıdır. Muhasebe ise insanın kendi davranışlarını, sözlerini ve niyetlerini gözden geçirmesidir.
Biri insanı gün boyunca dikkatli olmaya çağırırken diğeri günün sonunda kendisiyle yüzleşmeye davet eder.
Murakabe, insanın yalnızca insanların bulunduğu yerde değil, tek başına kaldığında da Allah'ın huzurunda olduğunu unutmamasıdır. Muhasebe ise bu şuurla yaşayıp yaşamadığını kendisine sormasıdır.
Hâris el Muhâsibî Hazretlerinin hayatı da bu bakımdan üzerinde durulması gereken bir örnektir. Onun nefsini hesaba çekmeye verdiği önem, İslam düşüncesinde muhasebe kavramıyla özdeşleşen bir anlayışın gelişmesinde etkili olmuştur.
İnsan kendi davranışlarını sorgulamadığında zamanla kendisini kusursuz görmeye başlayabilir. Başkalarının hatalarını büyütürken kendi yanlışlarını küçültebilir. Niyetini sorgulamak yerine yaptığı işin dışarıdan nasıl göründüğüne önem verebilir.
Oysa manevi olgunlaşma, insanın yalnızca başkalarının kusurlarını tanımasıyla gerçekleşmez. Kendi nefsinin oyunlarını da tanıması gerekir.
Şu soruları kendimize soralım:
Haram bir söz ağzımızdan çıkmadan önce içimizde bir rahatsızlık duyuyor muyuz?
Bir insanın arkasından konuşulduğunda bu konuşmaya katılmaktan kaçınıyor muyuz?
Bir iyilik yaptığımızda bunu yalnızca Allah'ın rızası için mi yapıyoruz, yoksa insanların takdirini kazanmayı da bekliyor muyuz?
Bir yanlış yaptığımızda hemen tövbeye mi yöneliyoruz, yoksa kendimizi haklı çıkarmak için türlü gerekçeler mi buluyoruz?
Bu soruların amacı insanı ümitsizliğe düşürmek değildir. Asıl amaç, insanın kendisine karşı dürüst olabilmesidir. Çünkü insan kendi kusurunu görmeden onu düzeltmek için gereken adımı atamaz.
Sabah Kalbinle Bir Sözleşme Yap
İmam Gazâlî Hazretlerinin ele aldığı manevi muhasebe yolculuğunda, insanın güne bilinçli bir niyetle başlaması önemli bir yere sahiptir.
Bir tüccar düşünelim. Sabah dükkânını açmadan önce ne alıp satacağını, hangi işleri yapacağını ve gününü nasıl değerlendireceğini gözden geçirir. Plansız hareket etmenin zararlarını bilir. Kazancını korumak için dikkatli davranır.
Peki insan, kendi kalbinin ve davranışlarının hesabını ne kadar düşünür?
Sabah gözümüzü açtığımızda çoğu zaman ilk yöneldiğimiz şey telefonlarımız, haberler ve dünyanın bitmeyen telaşıdır. Daha güne başlamadan zihnimizi sayısız düşünceyle doldururuz. Günün nasıl geçeceğini, dilimizi nasıl koruyacağımızı, hangi davranışlardan uzak duracağımızı düşünmeye ise yeterince vakit ayırmayabiliriz.
Oysa her yeni gün, insanın kendisini yeniden gözden geçirmesi için bir fırsattır.
İnsan güne başlamadan önce kendi nefsine şöyle bir hatırlatmada bulunabilir:
Bugün dilimi yalandan ve kırıcı sözlerden korumaya çalışacağım. İnsanların kusurlarını araştırmak yerine kendi kusurlarımı görmeye gayret edeceğim. Yaptığım iyilikleri insanların takdirine bağlamayacağım. Bir yanlış yaptığımda onu savunmak yerine kabul edip tövbeye yöneleceğim. Gün boyunca Allah Teâlâ'nın beni gördüğünü ve yaptıklarımı bildiğini unutmayacağım.
Böyle bir niyet, insanın gün boyunca karşılaşacağı her durumda kusursuz davranacağını garanti etmez. Fakat kendisini gözlemlemesine, hatalarını daha erken fark etmesine ve yanlışlarından dönmek için çaba göstermesine yardımcı olabilir.
Önemli olan yalnızca iyi bir niyetle güne başlamak değil, bu niyeti gün boyunca korumaya çalışmaktır.
Gün Boyunca Murakabe Şuurunu Koru
İnsan sabah kendisine verdiği sözü günün ilk saatlerinde unutabilir. İşlerin yoğunluğu, insanların davranışları, öfke, acele ve dünya telaşı, kalbin başlangıçtaki dikkatini zayıflatabilir.
İşte murakabe, tam bu noktada önem kazanır.
Murakabe yalnızca belirli bir vakitte yapılan düşünme faaliyeti değildir. İnsanın gündelik hayatının içinde Allah Teâlâ'nın kendisini gördüğünün bilinciyle yaşamaya çalışmasıdır.
İnsan tek başına kaldığında da aynı ahlaki ölçüleri koruyabiliyor mu? Kimsenin kendisini görmediğini düşündüğünde de doğruluktan ayrılmıyor mu? Bir davranışı yapma imkânı eline geçtiğinde, Allah'ın rızasını kendi arzusunun önünde tutabiliyor mu?
Bu sorular, insanın inancını yalnızca söz düzeyinde bırakmaması gerektiğini hatırlatır.
Çünkü bir hakikati bilmek ile o hakikatin gerektirdiği şekilde yaşamak aynı şey değildir. İnsan Allah'ın her şeyi bildiğini söyleyebilir. Fakat bu bilgi, davranışlarını ve tercihlerini etkilemiyorsa üzerinde daha derin düşünmesi gerekir.
Murakabe, dilde tekrarlanan bir ifadeden ibaret değildir. İnsanın kararlarına, niyetlerine ve davranışlarına yansıması gereken bir kulluk şuurudur.
Bir söz söylemeden önce düşünmek, bir haksızlık karşısında nefsin arzusuna kapılmamak, bir günaha yaklaşırken durup Allah'ın rızasını hatırlamak bu dikkatin günlük hayattaki örnekleridir.
Akşam Olunca Kendine Hesap Sor
Sabah verilen sözün ardından akşam muhasebesi gelir.
İnsan günün sonunda kendisine şu soruları sorabilir:
Bugün dilimden neler çıktı?
Kimi incittim, kimin hakkına girdim?
Gözümü ve kulağımı hangi şeylerle meşgul ettim?
Hangi davranışımı Allah'ın rızasını gözeterek yaptım?
Hangi davranışımda nefsimin isteklerine yenildim?
Bir hata yaptığımda onu düzeltmek için ne yaptım?
Bu soruların karşısında insanın kendisine karşı dürüst olması gerekir. Çünkü muhasebe, yalnızca iyi yaptığı işleri hatırlamak değildir. Eksiklerini, yanlışlarını ve ihmal ettiği sorumluluklarını da görebilmektir.
Ancak burada önemli bir denge vardır. Muhasebe, insanın kendisini sürekli suçlaması veya Allah'ın rahmetinden ümit kesmesi anlamına gelmez. Amaç, hatayı fark etmek, sorumluluğu kabul etmek ve doğruya yönelmek için gayret göstermektir.
İnsan gün içinde bir günah işlemişse tövbe etmeli, bir kulun hakkına girmişse hakkı iade etmeye ve helallik almaya çalışmalı, kırıcı bir söz söylemişse mümkün olduğu ölçüde gönül almalıdır.
Böylece muhasebe, yalnızca zihinde kalan bir değerlendirme olmaktan çıkar ve davranışlarda karşılık bulur.
Namazlarımızı kılarken gösterdiğimiz dikkati, namazların arasında geçen zamana da taşıyabilmek gerekir. Çünkü kulluk yalnızca belirli vakitlerde yerine getirilen ibadetlerden ibaret değildir. Müminin doğruluğu, ahlakı, insanlarla ilişkileri ve sorumluluklarını yerine getirme biçimi de manevi hayatının parçalarıdır.
Nefsi Terbiye Etmek, Kendine Zarar Vermek Değildir
İnsanın hatalarını fark etmesi, nefsini eğitmek için çaba göstermesi gerektiğini ortaya koyar. Fakat bu çaba, kişinin kendisine zarar vermesi veya bedenine eziyet etmesi anlamına gelmez.
Nefis terbiyesi, insanın arzularını tanıması, yanlış alışkanlıklarını düzeltmesi ve kendisini hayra yönlendirmesi için gösterdiği gayrettir.
Bir insan gıybet ettiğini fark ederse dilini korumaya daha fazla özen gösterebilir. Gereksiz konuşmalarla zaman kaybettiğini anlarsa sözlerini azaltmaya çalışabilir. Vaktini faydasız işlerle tükettiğini fark ederse zamanını daha bilinçli değerlendirebilir. Bir ibadeti ihmal ettiğinde ise tövbe ederek ibadetlerini düzene koymak için gayret gösterebilir.
Buradaki amaç, nefsin her isteğini yerine getirmemeyi öğrenmektir. İnsan her arzusunun peşinden gitmek zorunda değildir. Bazen susmak, bazen sabretmek, bazen de alışılmış bir davranıştan vazgeçmek manevi olgunlaşmanın bir parçası olabilir.
Nefisle mücadele, bir gün gösterilip ertesi gün terk edilecek geçici bir gayret değildir. İnsan zaman zaman zayıflayabilir, eski alışkanlıklarına dönebilir ve yeniden hata yapabilir. Önemli olan, her düşüşten sonra yeniden doğrulmaya çalışmasıdır.
Sebat, insanın doğru bildiği yolda kararlılıkla yürümeye devam etmesidir. Manevi gelişim de çoğu zaman büyük ve gösterişli adımlardan ziyade, her gün tekrar edilen küçük fakat samimi gayretlerle ilerler.
Kalp Yalnızca Günahla Değil, Gafletle de Yorulur
Kalbin kararması denildiğinde çoğu insanın aklına öncelikle günahlar gelir. Elbette günahların manevi hayat üzerinde olumsuz etkileri vardır. Fakat insanın iç dünyasını değerlendirmek için yalnızca açık yanlışlarına bakması yeterli değildir.
Gaflet de üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir meseledir.
Gaflet, insanın Allah'ı, kulluk sorumluluğunu ve hayatın hakikatini unutacak ölçüde dünya telaşına dalmasıdır. İnsan bazen yanlış bir davranışta bulunmadan da zihnini ve kalbini bütünüyle geçici meselelerle meşgul edebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır. Çalışmak, ailesinin geçimini sağlamak, helal kazanç elde etmek, ev sahibi olmak, çocuklarının geleceğini düşünmek veya günlük sorumlulukları yerine getirmek başlı başına kötü şeyler değildir. Aksine bunlar insanın sorumlulukları arasında yer alabilir.
Asıl mesele, bu meşgalelerin insanın hayatındaki yeridir.
Bir insan ailesini geçindirmek için çalışırken Allah'ın emirlerine bağlı kalıyor, helal ve haram ölçülerini gözetiyor ve sorumluluklarını yerine getiriyorsa çalışması kulluk hayatının bir parçası olabilir.
Fakat dünya işleri zihni ve hayatı öylesine kuşatır ki insan namazlarını ihmal etmeye, ahlaki sorumluluklarını unutmaya ve Allah'a karşı görevlerini ikinci plana atmaya başlarsa burada durup düşünmesi gerekir.
Evin taksiti, işin geleceği, çocukların eğitimi, kazanç ve geçim kaygısı insanın zihnini bütünüyle kaplayabilir. Kişi namaza durur fakat zihni hesaplarla meşguldür. Kur'anı Kerim'i okur fakat düşünceleri başka meselelerin peşinden gider.
İnsanın zihninin zaman zaman dağılması tabii bir durumdur. Önemli olan, bu dağınıklığı hayatın değişmez bir parçası kabul edip teslim olmamasıdır. Dikkatini yeniden ibadete yöneltmek, kalbini Allah'ı anmaya alıştırmak ve dünya sorumluluklarını kulluk şuuruyla yerine getirmek için gayret göstermesidir.
Helal olan şeyler ile haram olan şeyler birbirine karıştırılmamalıdır. Ancak helal bir meşgale de insanın bütün vaktini ve dikkatini tüketerek manevi sorumluluklarını ihmal etmesine sebep olabilir.
Bu sebeple insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Hayatımı sürdürmek için yaptığım işler, beni kulluk sorumluluklarımdan uzaklaştırıyor mu, yoksa onları Allah'ın rızasına uygun biçimde yerine getirmeme yardımcı mı oluyor?
İmam Gazâlî Hazretlerinin Hayatından Bir Muhasebe Dersi
İmam Gazâlî Hazretlerinin hayatı, ilim ve amel arasındaki ilişkinin anlaşılması bakımından önemli bir örnek sunar.
Gazâlî Hazretleri, döneminin önde gelen ilim merkezlerinden biri olan Nizâmiye Medresesi'nde büyük bir ilmî itibara sahipti. Bununla birlikte kendi iç dünyasında derin bir sorgulama dönemine girdi. İlimle meşguliyetinin, derslerinin ve toplum içindeki konumunun hakikat karşısındaki yerini düşündü.
Bu dönemi El Münkız mine'd Dalâl adlı eserinde kendi tecrübeleri üzerinden anlattı. Yaşadığı iç sorgulama, onun ilim, niyet ve manevi hayat arasındaki ilişkiyi yeniden değerlendirmesine yol açtı. Sonrasında uzun bir inziva ve arayış dönemi yaşadı.
Bu tecrübe, insanın kendisine şu soruyu yöneltmesi bakımından önemlidir: Yaptığım işi gerçekten doğru bir niyetle mi yapıyorum?
İlim öğrenmek, öğretmek, insanlara faydalı olmak ve toplum içinde sorumluluk üstlenmek kıymetli işlerdir. Ancak insanın niyetini zaman zaman gözden geçirmesi gerekir. Çünkü dışarıdan iyi görünen bir davranışın içinde bile insanın fark etmesi gereken nefsani arzular bulunabilir.
Bir insan iyilik yaparken takdir edilmek isteyebilir. İlim öğrenirken üstünlük arayışına kapılabilir. İnsanlara hizmet ederken kendi adının duyulmasını önemseyebilir.
Bu ihtimaller, bütün iyi davranışların değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine insanın niyetini güzelleştirmesi ve yaptığı iyilikleri Allah'ın rızasına yöneltmesi gerektiğini hatırlatır.
İlim, makam, kazanç ve toplumsal itibar insanın elinde birer sorumluluk olabilir. Mesele bunlara sahip olmak değil, bunların insanın kalbindeki yeridir.
İnsan bir nimete sahip olduğu için şükredebilir. Fakat aynı nimeti kendisini başkalarından üstün görmek için kullanmaya başladığında nefsini sorgulamalıdır.
Böylece Gazâlî Hazretlerinin hayatından çıkarılabilecek ders, yalnızca dünyadan uzaklaşmak değildir. İnsanın kendi niyetini tanıması, yaptıklarının mahiyetini düşünmesi ve Allah'ın rızasını gözetmesidir.
Kalbin Cilası Tövbe ve İstiğfardır
Peki bütün bu anlatılanlardan sonra kalbin kararmasına karşı ne yapılmalıdır?
İnsan kendi kusurlarını fark ettiğinde ümitsizliğe düşmemelidir. İslam'ın tövbe anlayışı, kulun yanlışından dönmesi ve Allah'ın rahmetine yönelmesi için daima bir kapının bulunduğunu hatırlatır.
Tövbe, yalnızca dille söylenen bir söz değildir. İşlenen günahtan pişmanlık duymayı, o günahı terk etmeyi ve yeniden ona dönmemeye samimiyetle karar vermeyi gerektirir. Başkasının hakkı söz konusuysa hakkın iadesi ve helallik alınması da önemlidir.
İstiğfar ise insanın Allah'tan bağışlanma dilemesidir. Kul, kusurlarını kabul ederek Rabbine yönelir ve O'nun rahmetini umar.
İnsan yıllarca ihmal ettiği manevi sorumluluklarını hatırladığında kendisini tamamen kaybolmuş zannetmemelidir. Çünkü önemli olan, yanlışta ısrar etmek yerine doğruya dönmek için adım atmaktır.
Kur'anı Kerim'de Zümer suresinin 53. ayetinde şöyle buyrulur:
“De ki: Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Bu ayet, günahlarından pişmanlık duyan ve Allah'a yönelmek isteyen insan için büyük bir umut taşır. Kulun yapması gereken, bu rahmeti günah işlemeye devam etmenin bahanesi hâline getirmek değil, samimi bir dönüş için vesile bilmektir.
Kalbin temizlenmesi de böyle bir yönelişle başlar. İnsan önce kendi kusurunu kabul eder, sonra tövbe eder, yanlışlarını düzeltmeye çalışır ve aynı hatalara yeniden düşmemek için tedbir alır.
Her günün başında niyetini gözden geçirmek, gün içinde murakabe şuurunu korumaya çalışmak ve akşam olduğunda kendisini muhasebeye çekmek, bu yolculukta insana yardımcı olabilir.
İnsan böylece kalbini bütünüyle kusursuz hâle getirdiğini iddia etmez. Aksine kusurlu olduğunu bilir, Allah'ın rahmetine sığınır ve kendisini düzeltmek için gayret eder.
Asıl Mesele, Kalbin Karardığını Fark Edebilmektir
İnsanın en büyük tehlikelerinden biri, kendi kusurlarına karşı duyarsızlaşmasıdır.
Bir zamanlar kendisini rahatsız eden bir davranışı artık sıradan görmeye başladığında, bir yanlışın ardından tövbe etme ihtiyacı duymadığında veya başkalarının kusurlarını düşünmekten kendi kusurlarını görmeye vakit ayıramadığında durup düşünmesi gerekir.
Kalbin aynasını korumak, yalnızca büyük günahlardan uzak durmaya çalışmakla sınırlı değildir. Niyetleri düzeltmek, dili korumak, insanlara karşı adaletli olmak, ibadetleri önemsemek ve dünya meşgaleleri içinde Allah'ı unutmamak da bu gayretin parçalarıdır.
Bununla birlikte insanın kalbi hakkında kesin hükümler vermekten kaçınması gerekir. Kimin Allah katındaki durumunun nasıl olduğunu bilemeyiz. Kendimiz için yapabileceğimiz en doğru şey, kusurlarımızı araştırmak, tövbe etmek ve Allah'ın rahmetinden ümit kesmeden doğru yolda yürümeye çalışmaktır.
Belki de her akşam kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Bugün kalbimi hangi davranışlarla yordum, hangi iyiliklerle besledim ve hangi yanlışları düzeltmek için adım attım?
Bu soruyu samimiyetle sorabilen insan, kendi iç dünyasını tanımak için önemli bir adım atmış olur.
Kalbin aynası her zaman parlak kalmayabilir. İnsan hata yapabilir, gaflete düşebilir ve nefsine yenilebilir. Fakat her hatanın ardından tövbeye yönelmek, her gafletten sonra yeniden uyanmaya çalışmak ve her gün kendisini hesaba çekmek mümkündür.
Önemli olan, insanın kendisini kusursuz zannetmesi değil, kusurlarını gördüğünde onları düzeltmek için gayret göstermesidir.
Çünkü kalbini korumak isteyen insan, yalnızca dış dünyada olup bitenleri izlemekle yetinemez. Kendi içine de bakmalıdır. Niyetlerini, sözlerini, davranışlarını ve Allah'a karşı sorumluluklarını gözden geçirmelidir.
Rabbimiz bizlere kalbimizin hâlini görecek bir basiret, kusurlarımızı kabul edecek bir samimiyet, yanlışlarımızdan dönecek bir irade ve rahmetinden ümit kesmeden yolunda yürüyecek bir sebat nasip eylesin.