##
# EL ALÎM: KALBİN GİZLİ ODALARI VE NİYETİN HAKİKATİ
İnsan bazen kendisini herkesten daha iyi tanıdığını düşünür. Neden sustuğunu, neden kırıldığını, neden bir insana bu kadar bağlandığını, neden bazı arzularından vazgeçemediğini bildiğine inanır. Kendi kararlarını açıklayacak sebepler bulur, davranışlarını anlamlandırır ve çoğu zaman kendisine anlattığı hikâyeye inanır. Fakat insanın kendi içine dönüp biraz daha derine bakması, bildiğini sandığı şeylerin ardında henüz keşfedilmemiş başka hakikatlerin bulunduğunu gösterebilir.
Bazen bir iyilik yaparız ve bunun yalnızca iyilik olsun diye yapıldığını düşünürüz. Sonra o iyiliğin görülmesini, takdir edilmesini, birileri tarafından hatırlanmasını beklediğimizi fark ederiz. Bazen sustuğumuz için sabırlı olduğumuzu sanırız; oysa içimizde söylenmemiş sözlerin biriktirdiği kırgınlık vardır. Bazen bir kararımızı tedbir diye savunuruz; fakat kararın gerisinde başarısızlık korkusunun bulunduğunu sonradan anlarız. Kimi zaman da bir şeye duyduğumuz bağlılığı sevgi zannederiz, fakat o bağlılığın içinde yalnız kalma korkusu, alışkanlık veya kendimizi eksik hissetme endişesi saklıdır.
İnsan, kendi kalbinin bütün odalarını aynı anda görebilen bir varlık değildir. Bazen kendi niyetini bile anlamak için zamana, tecrübeye ve samimi bir iç muhasebeye ihtiyaç duyar.
İşte El Alîm ismi üzerinde tefekkür etmek, insanı bu derinliğin eşiğine getirir.
El Alîm, Allah’ın her şeyi hakkıyla bilen olduğunu ifade eden güzel ismidir. O’nun ilmi görünenle sınırlı değildir. Açığa çıkan sözler, gizlenen düşünceler, geçmiş, şimdi ve gelecek bizim kavrayışımızın sınırlarına bağlıyken Allah’ın ilmi böyle bir sınırlılıkla kuşatılmış değildir. İnsan bir olayın yalnızca görünen tarafını bilir; Allah ise hiçbir şeyin bilgisine muhtaç olmayan, her şeyi kuşatan ilmiyle bilendir.
Biz çoğu zaman bir şeyi yaşadıktan sonra anlarız. Bir kararın sonucunu gördüğümüzde yanıldığımızı fark ederiz. Bir insanın davranışını zaman geçtikçe daha iyi kavrarız. Bir duygunun neden içimizde bu kadar büyüdüğünü ancak uzun bir iç muhasebenin ardından anlayabiliriz. Hatta bazen yıllar önce verdiğimiz bir kararın ardındaki gerçek ihtiyacı bile çok sonra fark ederiz.
Allah ise bizim sonradan öğrendiğimiz şeyleri öğrenmek için beklemez. O’nun bilgisi insanın bilgisi gibi sonradan kazanılmış, eksiklikten tamamlanmış bir bilgi değildir.
Mülk suresinin on üçüncü ayetinde, sözlerin gizlenmesiyle açığa vurulmasının Allah’ın bilgisi açısından bir fark oluşturmadığı bildirilir. Ayetin devamında O’nun göğüslerin özünü bildiği hatırlatılır.
Bu hakikati yalnızca gizli sözlerimizin bilinmesi şeklinde düşünmek eksik kalır. Çünkü insanın hayatında, diline hiç gelmeyen düşünceler; kendisinin bile tam adlandıramadığı duygular ve henüz açıklığa kavuşmamış niyetler vardır. İnsan bunları başkalarından saklayabilir. Hatta bazen kendisinden bile sakladığını fark etmeyebilir. Fakat Allah’ın ilmi karşısında hiçbir şey gizli değildir.
Bu bilgi, kalbe hem ürperti hem de derin bir edep kazandırabilir.
Çünkü insan başkalarının gözünde iyi görünmeyi başarabilir. Söylediği sözleri seçebilir, davranışlarını belli bir biçimde düzenleyebilir, kendi hikâyesini başkalarına istediği şekilde anlatabilir. Fakat insanın kendisini nasıl sunduğu ile iç dünyasında taşıdığı niyet her zaman aynı olmayabilir.
El Alîm ismi bize şu soruyu sordurur: Ben nasıl göründüğümle mi ilgileniyorum, yoksa gerçekten nasıl biri olduğumla mı?
Bu soru, insanın kendi iç dünyasında açılması gereken kapılardan biridir.
İnsan bazen iyiliğinin bilinmesini ister. Bazen yaptığı fedakârlığın karşılığında sevgi bekler. Bazen bir başkasına yardım ederken kendisini vazgeçilmez kılmak ister. Bazen de haklı olmayı o kadar önemser ki hakikati anlamaktan uzaklaşır. Çünkü haklı çıkmak, kimi zaman insanın gözünde doğruyu bulmaktan daha önemli hâle gelir.
Bütün bunlar, insanın her iyiliğinin sahte olduğu anlamına gelmez. İnsan aynı anda farklı duygular taşıyabilir. Bir iyiliği gerçekten isteyebilir, fakat aynı zamanda takdir edilmeyi de arzulayabilir. Bir insanı sevebilir, fakat o sevgiyi kaybetmekten korkabilir. Sabırlı olmaya çalışabilir, fakat içinde öfke de taşıyabilir.
İnsanın olgunlaşması, bu karışıklıkları inkâr etmesinde değil, onları dürüstçe görebilmesinde başlar.
Çünkü insan kendi içindeki her duyguyu hemen değiştiremese de o duyguyla nasıl ilişki kuracağını öğrenebilir. Kıskançlığını fark ettiğinde onu başkasına zarar verecek bir davranışa dönüştürmemeyi seçebilir. Korkusunu tanıdığında bütün kararlarını korkunun yönetmesine izin vermeyebilir. Takdir edilme ihtiyacını gördüğünde iyiliğini yalnızca insanların alkışına bağlamamaya çalışabilir.
El Alîm isminin üzerinde düşünmek, insanı kendi iç dünyasında daha dürüst bir muhasebeye çağırır. Bu muhasebenin amacı kendisini sürekli suçlamak değildir. Amaç, kendisine karşı kurduğu yanıltıcı hikâyelerin ardına geçebilmek ve daha sahici bir kulluk bilincine yaklaşabilmektir.
İnsan, Rabbine karşı dürüst olmanın yolunun önce kendi içindeki hakikati inkâr etmemekten geçtiğini düşünmelidir. Kırgınsa kırgınlığını tanımalı, korkuyorsa korkusunu kabul etmeli, bir arzunun kendisini yönettiğini fark ediyorsa bunun üzerinde düşünmelidir. Fakat bu farkındalığı bir ümitsizlik sebebine dönüştürmemelidir. Kusurlarını görmek, insanın dönüşme imkânını kaybettiği anlamına gelmez.
Aksine insanın değişebilmesi, çoğu zaman önce neyi değiştirmesi gerektiğini fark etmesiyle başlar.
Bir insanın kendi niyetini sorgulaması, yaptığı bütün iyiliklerden şüphe etmesi demek değildir. Her davranışın altında mutlaka kötü bir amaç aramak da değildir. Böyle bir yaklaşım, insanı bitmeyen bir kuşkuya sürükleyebilir. Esas olan, niyetini mümkün olduğunca temiz tutmaya çalışmak, yanlışını fark ettiğinde düzeltmek ve kendisini mutlak biçimde kusursuz görmemektir.
Çünkü insanın kalbi hem iyiliğe hem de nefsin arzularına açık bir mücadele alanıdır. Önemli olan, bu mücadeleyi görmezden gelmemek ve her defasında daha doğruya yönelmeye gayret etmektir.
El Alîm isminin insana öğrettiği edep, yalnızca kendi iç dünyasıyla sınırlı değildir. Başkalarının kalpleri hakkında hüküm verirken de dikkatli olmayı gerektirir.
Bir insanın neden sustuğunu her zaman bilemeyiz. Bir başkasının hangi korkuyla hareket ettiğini, hangi geçmiş tecrübenin onun davranışlarını etkilediğini veya hangi iç mücadeleyi yaşadığını bütünüyle göremeyiz. Dışarıdan gördüğümüz bir davranışın arkasında farklı sebepler bulunabilir. Bu sebepleri araştırmadan kesin hükümler vermek, çoğu zaman kendi bilgimizi olduğundan daha geniş saymaktır.
Bir insanın davranışını eleştirmek gerektiğinde bile onun bütün kalbini bildiğimizi iddia edemeyiz. Yanlış bir davranışa yanlış diyebilir, zarar gören birinin hakkını savunabilir ve gerekli sınırları koyabiliriz. Fakat davranışı değerlendirmekle bir insanın iç dünyasının tamamı hakkında hüküm vermek aynı şey değildir.
Burada önemli bir denge vardır: Merhamet, yanlışı doğru saymak değildir; adalet de başkasının niyetini kesin olarak bildiğimizi varsaymak değildir.
İnsan, gördüğü şeyi dikkatle değerlendirmeli fakat görmediği şeyler hakkında da haddini bilmelidir. Birinin davranışının sonucunu ortaya koyabilir, fakat onun kalbinde hangi niyetin bulunduğunu kesin biçimde bildiğini söyleyemez. Bu ayrımı korumak, hem adalet hem de insanlık açısından büyük önem taşır.
El Alîm ismi üzerinde tefekkür eden kişi, kendi bilgisinin sınırlarını da daha fazla düşünmeye başlar. Çünkü insanın bildiği şeyler değerlidir, fakat bilmediği şeyler de vardır. Bir konuda bilgi sahibi olmak, her konuda hüküm verme yetkisi kazandırmaz. Bir insanın geçmişini bilmek, onun geleceğini bütünüyle belirleyebileceğimiz anlamına gelmez. Bir olayın görünen sebebini anlamak, bütün sonuçlarını kavradığımızı göstermez.
İnsan bazen kendi bakışını hakikatin tamamı sanır. Oysa kendi tecrübesi, hayatın yalnızca bir bölümünü aydınlatır. Başka bir insanın yaşadıkları, kendisinin hiç karşılaşmadığı güçlükler ve henüz öğrenmediği bilgiler, dünyaya bakışını değiştirebilir.
Bu yüzden ilim arttıkça tevazunun da artması gerekir. Bilgi, insanı her şey hakkında daha yüksek sesle konuşmaya değil, hangi konuda neyi bilip neyi bilmediğini daha iyi ayırt etmeye yöneltmelidir.
El Alîm ismi bize Allah’ın sınırsız ilmini hatırlatırken kendi sınırlılığımızı da görme imkânı verir. İnsan bu farkı kabul ettiğinde her olayın ardındaki bütün hikmeti hemen çözmek zorunda olmadığını anlar. Bazen bir sorunun cevabını araştırır, bazen elindeki bilgilerle karar verir, bazen de henüz bilmediği şeyler olduğunu kabul eder.
Bu kabul, aklı terk etmek değildir. Tam tersine, aklı yerinde kullanmaktır. Çünkü aklın olgunluğu, her şeyi bildiğini iddia etmekte değil, bilgi ile tahmini, gerçek ile yorumu birbirinden ayırabilmektedir.
İnsan kendi hayatında da bu ayrımı korumaya ihtiyaç duyar.
Bir şeyin gecikmesi, tek başına onun neden geciktiğini açıklamaz. Bir isteğin gerçekleşmemesi, mutlaka daha büyük bir zarardan korunduğumuzu kanıtlamaz. Bir olayın sonradan iyi sonuçlar doğurması mümkün olduğu gibi, bir kayıp uzun süre acı vermeye de devam edebilir. Hayatın bütün ayrıntılarını kuşatamadığımız için her olayın ilahî hikmetini kesin olarak açıklayamayız.
Fakat bilmediğimiz şeyler karşısında ümitsizliğe kapılmadan yaşayabiliriz. Bir dileğimiz gerçekleşmediğinde kendimizi değersiz saymadan yeniden düşünebiliriz. Bir kapı kapandığında başka imkânları araştırabiliriz. Bir kayıp yaşadığımızda acımızı inkâr etmeden zaman içinde onunla yaşamayı öğrenebiliriz.
İnanç, insana bütün soruların cevabını hemen bilme gücü vermek zorunda değildir. İnsanın bilmediği şeyler karşısında da dua edebilmesini, doğru olanı aramasını ve sorumluluklarını sürdürmesini sağlayan bir yöneliş olabilir.
Bu noktada dua ile niyet arasındaki bağ da önem kazanır.
Bizler çoğu zaman dua ederken istediğimiz şeyin kendisine odaklanırız. Bir işin olmasını, bir ilişkinin düzelmesini, bir sıkıntının sona ermesini, bir fırsatın önümüze çıkmasını isteriz. Bu istekler hayatın doğal bir parçasıdır. İnsan ihtiyacını Rabbine arz eder, yardım diler, kolaylık ister ve geleceğe dair ümidini korur.
Ancak insan, ne istediği kadar neden istediğini de düşünmelidir.
Bir işi neden istiyorum? Gerçekten faydalı olacağına inandığım için mi, yoksa başkalarına kendimi kanıtlamak için mi? Bir insanın hayatımda kalmasını neden bu kadar çok arzuluyorum? Onu sevdiğim için mi, yoksa yalnız kalmaktan korktuğum için mi? Bir başarıyı neden vazgeçilmez görüyorum? Yapmak istediğim işe değer verdiğim için mi, yoksa başarısız görünmekten çekindiğim için mi?
Bu soruların cevapları her zaman kolay ortaya çıkmaz. İnsan kendi niyetini bir defada bütünüyle çözemez. Fakat samimi bir muhasebe, arzularının hangi ihtiyaçlardan beslendiğini daha iyi anlamasına yardımcı olabilir.
Bazen insan bir şeyin kendisini mutlu edeceğine inanır, fakat o şeyin gerçekleşmesinden sonra bile içindeki eksiklik duygusunun devam ettiğini görür. Çünkü aradığı şeyin yalnızca dışarıdaki bir imkân olmadığını fark eder. Belki kabul görmek, belki kendisini güvende hissetmek, belki de geçmişte yaralanmış bir özdeğer duygusunu onarmak istemektedir.
Bu farkındalık, insanın bütün isteklerinden vazgeçmesi gerektiği anlamına gelmez. Aksine, ne istediğini daha iyi anlamasına ve o isteğe daha sağlıklı bir şekilde yönelmesine yardımcı olabilir.
İnsan bazen bir hedefe ulaşmak isterken kendi değerlerini ihmal eder. Bir insanın sevgisini kazanmak uğruna kendisini sürekli geri plana atabilir. Başarılı olmak için dinlenme ihtiyacını yok sayabilir. Bir beklentiyi karşılamak için kendi vicdanını susturabilir.
El Alîm ismi üzerinde tefekkür etmek, bütün bunların karşısında insanı niyetini gözden geçirmeye çağırır. Çünkü niyet, yalnızca bir işe başlamadan önce söylenen bir cümle değildir. İnsanın neye değer verdiğini, hangi amaç doğrultusunda hareket ettiğini ve elde ettiği imkânları nasıl kullanacağını da etkiler.
Peygamber Efendimizin amellerin niyetlere bağlı olduğunu bildiren meşhur hadisi, bu konuda temel bir ölçü sunar. Hadis, Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim’de yer alan niyet rivayetleri arasında bulunmaktadır.
Bu hadis üzerinde düşünürken amelin dış görünüşü ile iç yönelişi arasındaki ilişkiyi hatırlamak gerekir. Aynı davranış, farklı niyetlerle yapılabilir. Bir insan yardım ederken gerçekten bir ihtiyacı gidermek isteyebilir; bir başkası ise yaptığı yardımın kendisine itibar kazandırmasını öncelik hâline getirebilir. Bir kişi ilim öğrenirken hakikati anlamayı amaçlayabilir; bir diğeri ise öğrendiklerini başkalarına üstünlük taslamak için kullanabilir.
Fakat burada da dikkatli olmalıyız. Başkasının niyetini kesin olarak bildiğimizi varsayamayız. Bu ölçüyü öncelikle kendi iç muhasebemiz için kullanmalıyız. Başkalarının amellerini küçümsemek veya onların iç dünyaları hakkında kesin hükümler vermek için değil, kendi niyetimizi güzelleştirmek için düşünmeliyiz.
Çünkü insanın en önemli sorumluluklarından biri, kendi davranışlarının hesabını verebilecek bir bilinçle yaşamaya çalışmasıdır. Bir işi yaparken yalnızca dışarıdan nasıl görüneceğini değil, hangi değerleri temsil ettiğini de düşünmelidir. Bir iyilik yaptığında karşılık bekleme eğilimini fark etmeli, bir karar verdiğinde başkalarının haklarını gözetmeli, bir bilgi edindiğinde onu hayra yöneltmeye çalışmalıdır.
Niyetin güzelleşmesi, davranışın önemini ortadan kaldırmaz. İyi bir niyetle yola çıkmak kadar, o niyetin gerektirdiği doğru davranışları göstermek de önemlidir. İnsan yalnızca kalbinde iyilik istediğini söylemekle yetinemez; iyiliğin davranışlarında karşılık bulması için de gayret göstermelidir.
Bir insanın niyeti güzel olabilir ama yöntemi yanlış olabilir. Bir konuda yardım etmek isteyebilir fakat karşısındaki insanın sınırlarını gözetmeyebilir. Doğruyu savunmak isteyebilir fakat kullandığı sözlerle bir başkasını incitebilir. Böyle durumlarda niyetini korurken davranışını da düzeltmeye çalışmalıdır.
El Alîm ismi, insanın kendi iç dünyasıyla dışarıdaki davranışları arasındaki uyumu düşünmesine vesile olur. Söylediği ile yaptığı, inandığı ile tercih ettiği, dua ettiği ile günlük hayatında gözettiği değerler arasında mümkün olduğunca tutarlılık kurmaya çalışması gerektiğini hatırlatır.
İnsan zaman zaman bu tutarlılığı kaybedebilir. Önemli olan, bunu fark ettiğinde kendisini savunmak için bahaneler üretmek yerine yeniden doğruya yönelmeye çalışmasıdır.
Çünkü samimiyet, hiç yanılmamak değil; yanıldığında gerçeği kabul edebilmek ve gerektiğinde yönünü değiştirebilmektir.
Bütün bunların sonunda insanın önünde ince bir hakikat belirir: Allah’ın her şeyi bildiğine inanmak, insanın kendisini sürekli korkuyla izlemesi anlamına gelmemelidir. Bu inanç, kulluğun içinde hem sorumluluğa hem de umuda yer açabilir.
İnsan gizli niyetlerinin de bilindiğini düşündüğünde davranışlarında daha dikkatli olmaya çalışabilir. Fakat aynı zamanda kendisinin bile tam anlamlandıramadığı duygularını Rabbine açabilir. Kendi kusurlarını inkâr etmeden af dileyebilir, yanlışlarını düzeltmek için yardım isteyebilir ve iç dünyasındaki karışıklıkla baş ederken Allah’ın rahmetine yönelebilir.
Allah’ın bilgisi karşısında hiçbir şeyin gizli olmadığını bilmek, yalnızca insanın hatalarını hatırlatmaz. Aynı zamanda kimsenin görmediği bir iyiliğin, dile getirilemeyen bir acının ve kelimelere dökülemeyen bir duanın da Allah’a gizli olmadığını hatırlatır.
İnsan bazen derdini anlatacak bir söz bulamaz. İçinde neyin ağırlaştığını kendisi bile tam olarak anlayamaz. Bir olayın neden kendisini bu kadar etkilediğini açıklayamaz. Fakat yaşadığı duyguyu anlamlandıramaması, onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Böyle zamanlarda insanın yapabileceği şeylerden biri, içinden geçenleri aceleyle yargılamak yerine onları dikkatle tanımaya çalışmaktır. Ne hissettiğini, neden zorlandığını ve neye ihtiyaç duyduğunu anlamak için kendisine zaman tanıyabilir. Gerektiğinde güvendiği birinden destek alabilir. Manevi yönelişini sürdürürken hayatındaki somut meselelerle de ilgilenebilir.
Dua etmek, insanın kendi iç dünyasını incelemesine engel değildir. Kendini tanımaya çalışmak da duanın yerini almak zorunda değildir. İnsan hem Rabbine yönelip yardım dileyebilir hem de kendisine emanet edilen aklı, iradeyi ve imkânları kullanabilir.
El Alîm ismi üzerinde tefekkür eden kul, kendi bilgisinin sınırlı olduğunu kabul ederken kendi sorumluluğunu da unutmaz. Her şeyi bilmediği için hiçbir şey yapmamayı seçmez. Bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığı yerde düzeltmeye, zorlandığı yerde yardım istemeye çalışır. Kendi niyetini sürekli kusursuz ilan etmez; fakat kendisini bütünüyle karanlığa mahkûm da görmez.
Çünkü insanın iç dünyasını tanıması, ömür boyu sürebilen bir yolculuktur. Bazen bir duyguya bugün verdiği anlam, yıllar sonra değişebilir. Bazen kendisinde fark etmediği bir eğilimi yeni bir tecrübeyle görebilir. Bazen de geçmişte doğru zannettiği bir davranışı yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir.
Bu yolculukta önemli olan, hakikati arama isteğini kaybetmemektir.
İnsan kendisini tanıdıkça başkalarına karşı daha ölçülü davranmayı öğrenebilir. Kendi zaaflarını gördükçe başkasının hatası karşısında daha adil olabilir. Kendi niyetinin bile zaman zaman karışabildiğini fark ettikçe başkalarının kalbi hakkında kesin hükümler vermekten sakınabilir. Kendi eksikliklerini kabul ettikçe ilme, nasihate ve düzeltmeye daha açık hâle gelebilir.
Belki de El Alîm isminin insanın hayatında açtığı en anlamlı kapılardan biri budur: Kendi bilgisinin sınırını bilmek, niyetinin üzerinde düşünmek ve hakikate karşı daha mütevazı bir duruş geliştirmek.
Öyleyse bugün kendimize birkaç soru soralım.
Bir iyilik yaptığımda onun görülmesini mi bekliyorum, yoksa iyiliğin kendisiyle mi ilgileniyorum? Bir konuda ısrar ederken gerçekten doğru olduğuna inandığım için mi direniyorum, yoksa yanıldığımı kabul etmekte zorlandığım için mi? Bir insana kırıldığımda yaşadığım duyguyu anlamaya mı çalışıyorum, yoksa kendi yorumumu tek gerçek kabul edip hüküm mü veriyorum? Bir dilekte bulunurken yalnızca istediğim sonuca mı odaklanıyorum, yoksa bu isteğin beni nasıl bir insana dönüştürdüğünü de düşünüyor muyum?
Bu soruların her birine hemen cevap vermek zorunda değiliz. Bazen bir soruyu kalbimizde taşıyabilmek bile iç muhasebenin başlangıcıdır. Önemli olan, kendimize karşı dürüst olmayı ve öğrendiğimiz hakikatleri davranışlarımıza taşımayı sürdürmektir.
Rabbimiz El Alîm isminin manasını idrak etmeyi, ilmimizi faydalı kılmayı ve niyetlerimizi güzelleştirmeyi hepimize nasip eylesin. Bize bilmediğimizi kabul edecek tevazu, bildiğimizle amel edecek irade ve yanıldığımızda hakikate dönecek cesaret ihsan eylesin.
Allah’ım, Sen bizi bizden daha iyi bilensin. Dilimize gelmeyen duygularımızı, adını koyamadığımız sıkıntılarımızı ve henüz anlayamadığımız niyetlerimizi Sen bilirsin. Biz bazen kendimizi haklı görür, kendi arzumuzu hakikat zannederiz. Bazen korkularımızı tedbir, kırgınlıklarımızı sabır, beklentilerimizi de vazgeçilmez bir hak olarak görürüz.
Bize kendi içimizi dürüstçe görebilmeyi nasip eyle. Niyetlerimizi güzelleştir, kusurlarımızı fark ettiğimizde bizi ümitsizliğe düşürme. Bize yanlışlarımızı düzeltme gücü, başkalarının hakkını gözetme hassasiyeti ve bilmediğimiz karşısında edep ihsan eyle.
Allah’ım, görünmek için değil hayır için yaşamayı, üstün gelmek için değil hakikati anlamak için konuşmayı, başkalarını yargılamadan önce kendi nefsimizi hesaba çekmeyi bizlere öğret. Kalbimizi riya, kibir ve haksızlıktan uzaklaştır. İlmimizi hikmetle, sözümüzü merhametle, davranışlarımızı adaletle güzelleştir.
Ya Rabbi, Sen bizim gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Bizi yalnız insanların gözünde güzel görünmeye çalışanlardan değil, Senin razı olacağın bir kulluk için gayret edenlerden eyle. İçimizdeki karışıklığı hakikate, bilgisizliğimizi öğrenmeye, hatalarımızı tövbeye ve ümitsizliğimizi hayırlı bir gayrete dönüştürmeyi nasip eyle.
Bizi kendimizi tanıma yolculuğunda samimiyetten ayırma. Bize kendi sınırlarımızı bilmeyi, başkalarının kalpleri hakkında ölçüsüz hüküm vermemeyi ve her durumda doğruyu aramayı nasip et.
Âmin.
Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîn.
Bir sonraki programda başka bir esmanın manası ve incelikleri üzerinde yeniden buluşmak dileğiyle hepinizi Rabbimize emanet ediyorum. Kalbiniz samimiyetle, sözünüz hakikatle, yolunuz ilim ve merhametle buluşsun. Hoşça kalın, sevgiyle kalın.
