EL AZÎZ: GÖNÜLDEKİ İZZET VE HAKİKATE DAYANMANIN SIRRI
Bazen insan, sesini kimsenin duymadığını düşünür. Kapılar birer birer kapanır, beklediği haber gelmez, gönlünden yükselen dualarının karşılığını göremediğini zanneder. İçinde tarif etmekte zorlandığı bir boşluk belirir. Ardından o tanıdık soru gelir: “Acaba unutuldum mu?”
Oysa insanın göremediği her şey yokluk, geciken her cevap da reddedilmek değildir. Bazen hayatın akışı, insana kendi niyetlerini, beklentilerini ve dayandığı değerleri yeniden düşünme fırsatı verir. Fakat her gecikmenin ardında hangi hikmetin bulunduğunu kesin olarak bildiğimizi söyleyemeyiz. Gaybı bilen yalnızca Allah’tır.
İşte El Azîz ismi, tam da bu noktada insanı izzetin hakiki kaynağı üzerine düşünmeye davet eder. Çünkü izzet, yalnızca güçlü görünmek, kazanmak ya da başkalarının gözünde değerli olmak değildir. İzzet, insanın kendi değerini başkalarının alkışına teslim etmeden yaşayabilmesi, hakikate bağlı kalması ve zor zamanlarda da ahlâkından vazgeçmemesidir.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
“Bana dua edin, size karşılık vereyim.”
Mü’min Suresi, 60. ayet
Bu ayet, dua ile kul arasındaki bağın önemini hatırlatır. İnsan bazen istediğinin hemen gerçekleşmesini bekler. Ancak duanın anlamı, yalnızca arzulanan sonucun elde edilmesine indirgenemez. Dua aynı zamanda yöneliştir, kulluktur, acziyetini bilerek Allah’a sığınmaktır.
Kul, bütün beklentilerini tek bir sonuca bağlamadan dua etmeyi öğrendiğinde, gönlünde başka bir anlayış gelişmeye başlar. İsteğini dile getirir, elinden geleni yapar ve sonucunu Allah’a havale eder. İşte tevekkülün kalbe açtığı kapı budur.
El Azîz, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Mutlak izzetin, üstünlüğün ve mağlup edilemez kudretin sahibini ifade eder. Hiçbir güç Allah’ın kudretini sınırlandıramaz. O’nun izzeti, insanların sahip olduğu güç, makam veya itibar gibi geçici ölçülerle değerlendirilemez.
İnsan ise çoğu zaman kendi değerini dışarıda arar. Birinin takdirinde, bir başkasının sevgisinde, çevresinin kendisine gösterdiği ilgide kendini bulmaya çalışır. Övüldüğünde yükselir, eleştirildiğinde küçüldüğünü hisseder. Görülmediğinde unutulduğunu, tercih edilmediğinde değersizleştiğini düşünür.
El Azîz ismi üzerinde tefekkür etmek, insanı bu bağımlılığı sorgulamaya çağırır. Çünkü başkalarının düşünceleri değişebilir. Bugün öven, yarın eleştirebilir. Bugün yanında duran, yarın uzaklaşabilir. İnsan bütün iç huzurunu bu değişkenlik üzerine kurduğunda, kendi gönlünü başkalarının kararlarına teslim etmiş olur.
Tasavvufî açıdan izzet, nefsin kendini üstün görmesi değil, insanın hakikat karşısında yerini bilmesidir. Gerçek kulluk, insanı kibirden uzaklaştırırken onurunu da korumayı öğretir. Mütevazı olmak, haksızlığa razı olmak değildir. Sabretmek, her incinmeye sessizce katlanmak anlamına gelmez. Tevekkül etmek de insanın sorumluluklarını terk etmesi değildir.
El Azîz isminin tefekkürü, insanın hem Allah’a olan kulluğunu hem de insanlara karşı ahlâkî sorumluluğunu hatırlamasına vesile olabilir. Kul, izzetini ne başkasını küçümsemekte ne de kendisini başkalarının önünde değersizleştirmekte arar.
Hayatın bazı dönemlerinde insan, kendisini destekleyen insanların azaldığını hisseder. Daha önce güvendiği ilişkiler değişir, beklediği yakınlığı bulamaz, yalnızlıkla karşılaşır. Böyle zamanlarda insanın kendi içine dönmesi ve hayatında neye dayandığını sorgulaması mümkündür.
Kişi kendisine şu soruları sorabilir:
Ben değerli olduğumu neden başkalarının davranışlarından anlamaya çalışıyorum?
Bir insanın beni anlamaması, benim bütün hakikatimi bilmediği anlamına gelmez mi?
Her tartışmada kendimi ispat etmek zorunda mıyım?
Bir beklentim gerçekleşmediğinde, hayatımın tamamını başarısızlık olarak mı görüyorum?
Bu soruların cevabı, insanın kendi iç dünyasını tanımasına yardımcı olabilir. Çünkü bazen yaşadığımız olaylardan çok, o olaylara yüklediğimiz anlamlar bizi yorar. Birinin sessizliğini hemen reddedilmek olarak yorumlamak, bir gecikmeyi kesin bir başarısızlık saymak ya da eleştiriyi kişiliğimizin bütünü hakkında verilmiş bir hüküm gibi görmek, içimizdeki sıkıntıyı artırabilir.
Burada önemli olan, her olumsuzluğu ilahî bir işaret olarak yorumlamak değildir. İnsanların davranışları, hayatın şartları ve kendi tercihlerimiz de yaşadıklarımız üzerinde etkilidir. Asıl mesele, yaşadığımız her durum karşısında kendimizi kaybetmeden düşünebilmek, gerekli dersleri çıkarabilmek ve doğru adımları atabilmektir.
El Azîz ismi üzerinde tefekkür etmek, insanın değerini yalnızca dışarıdan gelen karşılıklara bağlamamasını hatırlatır. İnsan bazen başkalarının kendisini anlamasını beklemek yerine kendi niyetini düzeltmeye, sınırlarını belirlemeye ve hakikate daha sağlam tutunmaya ihtiyaç duyar.
İnsan görünmek ister. Emeğinin fark edilmesini, sözünün duyulmasını, sevgisinin karşılık bulmasını bekler. Bunlar insanî ihtiyaçlardır. Ancak görülme arzusu, zamanla insanın bütün hayatını yöneten bir ölçüye dönüşürse gönül yorulmaya başlar.
Kişi bir iyiliği sırf takdir edilmek için yapabilir. Bir sözün doğru olup olmadığını düşünmek yerine, insanların kendisini nasıl değerlendireceğine odaklanabilir. Kendi vicdanının sesinden çok çevresinin tepkilerini önemseyebilir.
Böylece insan, farkında olmadan alkışın esiri hâline gelir.
Tasavvuf geleneğinde ihlâsın üzerinde önemle durulmasının sebeplerinden biri de budur. İhlâs, yapılan iyiliğin yalnızca insanların beğenisine bağlı olmamasıdır. İnsan iyiliği gösteriş için değil, doğru olduğuna inandığı ve Allah’ın rızasını umduğu için yapmaya çalışır.
Bu anlayış, insanın kendisini bütünüyle görünmez kılması gerektiği anlamına gelmez. Emeğini anlatmak, hakkını istemek, başarılarını paylaşmak veya gerektiğinde kendisini savunmak her zaman yanlış değildir. Asıl mesele, bütün değerimizi insanların takdirine bağlamamaktır.
Bazen geri planda kalmak insana düşünme fırsatı verir. Bazen de hakkını savunması, emeğini görünür kılması ve adaletsizliğe karşı sesini yükseltmesi gerekir. Hangi davranışın doğru olduğunu belirleyen şey, yalnızca sessiz kalmak değil; niyet, hakikat, adalet ve hikmettir.
El Azîz isminin tefekkürü, insanı tam da bu dengeye davet eder: Kendini başkalarına üstün görmeden onurunu korumak, insanların değerlendirmelerine bütünüyle esir olmadan sorumluluklarını yerine getirmek.
İnsan incitildiğinde kendisini savunmak ister. Haksızlığa uğradığını düşündüğünde karşısındakine cevap vermek, kendisini açıklamak ve yanlış anlaşılmayı gidermek için çabalar. Bazen bu çaba gereklidir. Bazen de insan, haklılığını ispat etme telaşı içinde daha fazla kırıcı olabilir.
Bu nedenle susmak ile konuşmak arasında ahlâkî bir denge kurmak gerekir.
Her söze cevap vermek zorunda değiliz. Fakat her haksızlık karşısında susmayı da erdem sayamayız. Bazen sükût, öfkenin önüne geçmek ve sözün zararını önlemek için en doğru tercihtir. Bazen de gerçeği dile getirmek, hakkı korumak ve zulme engel olmak için konuşmak gerekir.
Hz. Ebû Bekir ile ilgili anlatılan ve hakaret karşısında susmanın faziletini vurgulayan rivayet, bu bağlamda sıkça aktarılır. Ancak bu anlatıyı değerlendirirken rivayetin güvenilirliğini ve kaynak durumunu dikkate almak önemlidir. Her anlatılan kıssayı kesin biçimde sahih kabul etmek doğru değildir.
Buradan çıkarılabilecek temel ahlâkî ders şudur: İnsan öfkesinin kendisini yönetmesine izin vermemelidir. Cevap vermeden önce niyetini, sözünün sonucunu ve karşısındaki insana verebileceği zararı düşünmelidir.
Bazen susmak, nefsin öne çıkmasını engeller. Bazen konuşmak, hakkın korunmasına hizmet eder. Her iki durumda da ölçü, yalnızca gururumuzu korumak değil, doğru olanı gözetmektir.
El Azîz ismi üzerinde tefekkür eden insan, izzetini dilinin sertliğinde aramak yerine karakterinde, adaletinde ve tutarlılığında aramayı öğrenebilir.
İnsanın içinde zaman zaman görünmez bir mahkeme kurulur. Zihin geçmiş konuşmaları yeniden canlandırır. Kişi söyleyemediği sözleri düşünür, kendisini nasıl savunması gerektiğini hesaplar, başkalarının kendisi hakkındaki kanaatlerini değiştirmek için zihninde tekrar tekrar mücadele eder.
Bu durum uzadığında insanın huzurunu bozabilir. Çünkü kişi yalnızca yaşadığı olayla değil, olayın zihninde tekrar tekrar kurulmasıyla da yorulur.
Elbette kendini ifade etmek, yanlış anlaşılmaları düzeltmek ve gerektiğinde hakkını aramak önemlidir. Fakat her insanın bizi anlamasını sağlamak mümkün değildir. Her tartışmayı kazanmak, her eleştiriyi ortadan kaldırmak ve herkesin gözünde doğru görünmek de insanın elinde değildir.
İşte tevekkül, kontrolümüzün sınırlarını fark ettiğimiz yerde anlam kazanır.
Rabbimiz, Âl-i İmrân Suresi’nin 159. ayetinde şöyle buyurur:
“Bir kere de azmettin mi artık Allah’a tevekkül et.”
Bu ayet, tevekkülün sorumluluktan kaçmak olmadığını hatırlatır. İnsan önce düşünür, danışır, karar verir ve elinden geleni yapar. Ardından kontrol edemediği sonuçları Allah’a havale eder.
Tevekkül, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Kendi payına düşeni yerine getirdikten sonra, bütün hayatı kontrol edemeyeceğini kabul etmektir.
İnsan her sonucu belirleyemeyebilir. Ancak niyetini, davranışını, çabasını ve karşılaştığı durumlara vereceği tepkiyi gözden geçirebilir. Bu ayrımı kavramak, iç dünyasındaki gereksiz mücadeleyi azaltmasına yardımcı olabilir.
El Azîz isminin hatırlattığı izzet de burada belirginleşir. İnsan, kendisini sürekli ispat etmek zorunda hissetmeden de doğru bildiği yolda yürüyebilir. Başkalarının onayını alamasa bile dürüstlüğünü, merhametini ve sorumluluk duygusunu koruyabilir.
İnsan bir şeyi bütün kalbiyle isteyebilir. Bir kapının açılmasını, bir ilişkinin düzelmesini, beklediği haberin gelmesini veya uzun zamandır emek verdiği bir işin sonuçlanmasını arzulayabilir.
Bekleyiş uzadığında sabrı zorlanır. Zihninde ihtimaller çoğalır ve bazen kendi kendine şu soruyu sorar: “Neden olmuyor?”
Bu soruyu sormak insanîdir. Fakat istediğimiz her şeyin hemen gerçekleşmesi gerektiğini düşünmek, bizi hayatın belirsizlikleri karşısında daha kırılgan hâle getirebilir.
Gerçekten de insan bazen arzuladığı şeyin bütün sonuçlarını önceden göremez. Bir kararın, bir ilişkinin veya bir fırsatın ileride nasıl sonuçlanacağını kesin biçimde bilemez. Bu nedenle isteklerimizi gözden geçirmek, şartları değerlendirmek ve gerektiğinde başka yolları düşünmek önemlidir.
Ancak buradan, gerçekleşmeyen her isteğin mutlaka ilahî bir koruma olduğu sonucunu çıkarmak da doğru değildir. Her gecikmenin özel bir hikmetini bildiğimizi iddia edemeyiz. Bazen şartlar uygun değildir, bazen insanın tercihlerinde değişiklik gerekir, bazen de hayatın sonucunu öngörmek mümkün olmaz.
Müminin tutumu, bu belirsizlik içinde dua etmek, elinden geleni yapmak ve Allah’a güvenmektir.
Kur’an-ı Kerîm’de insanın aceleciliğine dikkat çekilir:
“İnsan pek acelecidir.”
İsrâ Suresi, 11. ayetin ilgili bölümü
Acelecilik, yalnızca bir sonuca çabuk ulaşmak istemek değildir. Bazen insan, henüz bütün şartlar oluşmadan kesin bir hükme varır. Bir haber gelmediğinde reddedildiğine, bir kapı kapanınca bütün yolların tükendiğine, bir başarısızlık yaşadığında geleceğinin karardığına inanabilir.
Oysa insanın bugünkü bilgisi, hayatının tamamını açıklamaya yetmeyebilir.
Sabır, hiçbir şey yapmadan beklemek değil; beklerken de doğru davranışı sürdürmektir. Dua etmek, çaba göstermek, gerektiğinde yardım istemek, yanlış bir yolda ısrar etmemek ve sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğini kabul etmek sabrın farklı yönleridir.
El Azîz ismi üzerinde tefekkür etmek, insanın kendisini aceleci hükümlerden uzaklaştırmasına ve izzetini yalnızca istediği sonucun gerçekleşmesine bağlamamasına yardımcı olabilir.
Kalbin olgunlaşması yalnızca düşünmekle gerçekleşmez. İnsan, inandığı değerleri davranışlarına taşımadıkça iç dünyasındaki değişim eksik kalabilir.
Bu nedenle gizli iyilikler, gönül terbiyesinin önemli bir parçasıdır.
Kimsenin bilmediği bir yardımda bulunmak, ihtiyaç sahibini incitmeden desteklemek, bir gönlü almak, özür dilemek, birinin yükünü hafifletmek veya karşılık beklemeden güzel bir davranışta bulunmak, insanın dikkatini sürekli kendisine yöneltmekten uzaklaştırabilir.
Çünkü nefs çoğu zaman görülmek, bilinmek ve takdir edilmek ister. İnsan yaptığı iyiliğin karşılığında övgü beklediğinde, iyiliğin kendisinden çok kendisine nasıl bakıldığına odaklanabilir.
Gizli iyilik ise kişiye şu soruyu sordurur: “Bunu kimsenin beni övmesi için değil, doğru ve güzel olduğu için yapabilir miyim?”
Bu soru, insanın niyetini gözden geçirmesine yardımcı olur.
Sadaka yalnızca maddî bir yardım değildir; güzel söz, incitmeden yaklaşmak ve insanlara merhametle davranmak da iyiliğin farklı biçimleridir. Bununla birlikte maddî yardımla sözlü ve davranışsal iyiliğin dinî hükümler bakımından her zaman aynı kategoride değerlendirilmediğini de unutmamak gerekir.
Burada önemli olan, iyiliği küçümsememek ve onu gösterişin aracı hâline getirmemeye çalışmaktır.
İnsan başkasının gönlünü alırken kendi benliğini merkeze koymaktan uzaklaşabilir. Birinin sıkıntısını dinlerken yalnızca kendi meseleleriyle meşgul olmaktan çıkabilir. Bir iyiliği gizli tutarken yaptığı davranışın değerini başkalarının övgüsüyle ölçmemeyi öğrenebilir.
Böylece iyilik, yalnızca karşı tarafa ulaşan bir yardım olmaktan çıkar; yapan insanın niyetini de eğiten bir amele dönüşür.
Gönül terbiyesinde iki önemli kavram vardır: edep ve devamlılık.
Edep, insanın kendisini, başkalarını ve sorumluluklarını gözeterek davranmasıdır. İnsan haklı olduğunu düşündüğünde bile ölçüyü kaybetmemeye, konuşurken incitmemeye ve kendisini başkalarından üstün görmemeye gayret eder.
Devamlılık ise az da olsa doğru bildiği güzel davranışları sürdürmektir. İnsan bazen büyük kararlar alır, kendisini bir anda değiştirmek ister. Fakat kalıcı dönüşüm çoğu zaman küçük ve istikrarlı adımlarla gelişir.
Zikir de bu çerçevede düşünülebilir. Zikrin amacı yalnızca kelimeleri art arda tekrarlamak değildir. Allah’ı anmanın, insanın dikkatini ve davranışlarını da etkilemesi beklenir. Kişi zikre yönelirken dilini, niyetini ve insanlarla ilişkisini de gözden geçirebilir.
El Azîz ismini anan kişi, izzetin yalnızca kendisi için istediği bir değer olmadığını hatırlayabilir. Başkasının onurunu korumak, insanları küçük düşürmemek, kendi haklarını gözetirken başkalarının haklarını da unutmamak bu tefekkürün hayata yansıyan yönleri arasında düşünülebilir.
Belirli sayıda zikir çekmenin mutlaka belirli bir sonuç doğuracağını söylemek yerine, zikri bilinçli bir yöneliş ve kulluk pratiği olarak görmek daha ihtiyatlıdır. İbadetin değeri, yalnızca beklenen dünyevî sonuca indirgenemez.
Zikir, dua ve tefekkür insanın kendisini tanımasına, niyetini yenilemesine ve Allah’a yönelmesine vesile olabilir. Bu yönelişin gündelik hayatta edep, merhamet, adalet ve sorumlulukla desteklenmesi önemlidir.
İmam Gazzâlî’nin *el Maksadü’l-Esnâ* adlı eseri, Allah’ın güzel isimlerini anlamaya yönelik önemli kaynaklardan biridir. El Azîz ismi de bu çerçevede ele alınır.
Gazzâlî’nin açıklaması, El Azîz isminin anlamını yalnızca güç sahibi olmakla sınırlandırmaz. İzzet kavramının nadirlik, kıymet ve ulaşılmasının güç oluş gibi anlam boyutları üzerinde durur. Bu kavramların Allah hakkında eksiksiz ve mutlak biçimde anlaşılması gerektiğini vurgulayan yaklaşımında, yaratılmışların özellikleriyle Allah’ın mutlak kemali arasındaki ayrım önemlidir.
Bir şeyin insanlar için değerli olması, tek başına onu mutlak anlamda aziz kılmaz. İnsanların değer verdiği varlıklar sınırlıdır, değişime açıktır ve başka varlıklara ihtiyaç duyabilir. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir; bütün varlıklar O’na muhtaçtır.
Bu bakımdan mutlak izzetin sahibi yalnızca Allah’tır. İnsan için izzet ise Allah’ın mutlak sıfatıyla aynı düzlemde düşünülemez. Kul, kendi sınırlılığını bilerek kullukta, ahlâkta ve hakikate bağlılıkta olgunlaşmaya çalışır.
Bu ayrım, insanın kendi değerini anlamasına da yardımcı olur. Çünkü kulun izzeti, Allah’ın mutlak kudretine sahip olmakta değil; kulluğunun gereğini yerine getirmekte, adaletten ayrılmamaya çalışmakta ve nefsinin üstünlük iddialarına kapılmamaktadır.
İnsanın kendi değerini koruması, başkalarını küçümsemesini gerektirmez. Tam tersine, hakiki olgunluk insanın hem kendi onurunu hem de başkalarının haklarını gözetebilmesinde ortaya çıkar.
El Azîz ismi bu yönüyle insana bir üstünlük iddiası değil, kulluğunun sınırlarını ve sorumluluklarını hatırlatan bir tefekkür kapısı açar.
Bir ismi öğrenmekle o isim üzerinde tefekkür etmek arasında önemli bir fark vardır. Tefekkür, anlamı yalnızca zihinde tutmak değil, onu davranışlarımızla ilişkilendirmeye çalışmaktır.
El Azîz ismini hayatımıza taşımak için kendimize şu soruları sorabiliriz:
Değerimi nerede arıyorum? İnsanların övgüsünde mi, yoksa vicdanımın ve inandığım değerlerin doğrultusunda yaşayabilmekte mi?
Her eleştiriye cevap vermek zorunda hissediyor muyum? Yoksa bazen düşünmek, sakinleşmek ve doğru zamanı beklemek için kendime alan tanıyabiliyor muyum?
Haklı olmakla üstün görünmeyi birbirine karıştırıyor muyum? Bir tartışmada hakikati aramak yerine mutlaka kazanmak mı istiyorum?
İyiliklerimi neden yapıyorum? Takdir edilmek için mi, yoksa iyiliğin kendisini değerli bulduğum için mi?
Kontrol edemediğim sonuçlar karşısında nasıl davranıyorum? Elimden geleni yaptıktan sonra tevekkül edebiliyor muyum, yoksa zihnimde aynı ihtimalleri tekrar tekrar mı yaşıyorum?
Bu soruların amacı insanı suçlamak değildir. Amaç, kişinin kendi iç dünyasını daha dürüst biçimde tanımasına yardımcı olmaktır. Her insanın zaafları, beklentileri ve zorlandığı alanlar vardır. Önemli olan bunları inkâr etmek değil, fark ettikçe daha doğru davranışlara yönelmektir.
El Azîz ismi, insanın kendisini sürekli kanıtlama ihtiyacından uzaklaşarak daha sağlam bir ahlâkî duruş geliştirmesine vesile olabilir. Bu duruşun içinde tevazu da vardır, cesaret de. Sükût da vardır, gerektiğinde hakkı söylemek de. Sabır da vardır, sorumluluk alarak harekete geçmek de.
İnsan dua ettiğinde çoğu zaman belirli bir sonuç bekler. Bir kapının açılmasını, bir sıkıntının sona ermesini, bir ayrılığın bitmesini veya bir arzunun gerçekleşmesini ister.
Bunları Allah’tan dilemek kulluğun doğal bir parçasıdır. Ancak dua, yalnızca istenilen şeyin gerçekleşmesiyle ölçülmemelidir. Dua ederken insan kendi acziyetini kabul eder, Rabbine yönelir ve ihtiyaçlarını O’na arz eder.
Beklediği sonuç hemen gerçekleşmediğinde, insanın yeniden düşünmesi gerekebilir. Şartları değerlendirmek, yanlışlarını düzeltmek, yardım istemek veya farklı bir yol denemek bazen gerekli olabilir. Bazen de insan, elinden geleni yaptıktan sonra belirsizliğe sabırla dayanmayı öğrenir.
Duanın gecikmesinin mutlaka belirli bir sebebi olduğunu iddia edemeyiz. Bununla birlikte insan, belirsizlik karşısında Allah’a yönelmeyi ve güvenini korumayı sürdürebilir.
El Azîz isminin hatırlattığı hakikat şudur: İnsanların ilgisi azaldığında, beklediğimiz sonuç gerçekleşmediğinde veya kendimizi güçsüz hissettiğimizde, değerimizi yalnızca bu durumlar üzerinden tanımlamak zorunda değiliz.
İnsan hata yapabilir, yorulabilir, kırılabilir ve yeniden ayağa kalkmak için zamana ihtiyaç duyabilir. Bunlar insan olmanın bir parçasıdır. İzzet, hiç incinmemek değil; incindiğinde de hakikatten, merhametten ve sorumluluktan bütünüyle uzaklaşmamaya çalışmaktır.
Ya Rabbi…
Bizi insanların övgüsüne esir olmaktan, onların yergisiyle kendimizi değersiz görmekten muhafaza eyle.
Kalbimize edep, davranışlarımıza ölçü, niyetlerimize ihlâs ve hayatımıza sebat nasip eyle.
Bizi nefsimizin bitmeyen istekleriyle yorma. Her şeyi kontrol etme arzusunun içimizde meydana getirdiği telaşı fark etmeyi ve sana tevekkül etmeyi öğret.
Haklı olduğumuz yerde adaletten ayrılmamayı, yanıldığımız yerde hatamızı kabul edebilmeyi nasip eyle. Bize susmanın da konuşmanın da yerini bilmeyi, öfkemizi yönetmeyi ve sözlerimizle gönülleri incitmemeyi öğret.
Gizli iyilikleri sevmeyi, ihtiyaç sahiplerine merhametle yaklaşmayı, kimsenin görmediği yerde de güzel davranmayı nasip eyle.
Bizi başkalarından üstün görme hastalığından koru. Kendi onurumuzu korurken başkalarının onurunu da gözeten kullarından eyle.
Ya Rabbi, sana yönelen dualarımızı hayırlısıyla kabul eyle. Hakkımızda neyin hayırlı olduğunu bilmediğimiz zamanlarda bize doğruyu arama feraseti, gerekeni yapma cesareti ve sonucunu sana bırakma teslimiyeti ver.
El Azîz isminin manasını yalnızca dilimizde değil, ahlâkımızda ve davranışlarımızda da yaşayabilmeyi nasip eyle.
Bizi hakikate bağlı, merhamette derin, kullukta samimi ve izzetini yalnızca senden bilen kullarından eyle.
Âmin.
Kıymetli dinleyenlerimiz, El Azîz isminin anlamı üzerinde yaptığımız bu yolculukta, izzetin yalnızca güç ve görünür başarıyla sınırlı olmadığını gördük. İnsan bazen kendisini başkalarına ispat etmek için büyük bir çaba harcar. Herkesin onu anlamasını, takdir etmesini ve haklı bulmasını ister. Fakat bu arayış, insanın iç huzurunu başkalarının kararlarına bağımlı hâle getirebilir.
Oysa insanın sorumluluğu, herkesin kendisi hakkında ne düşüneceğini belirlemek değildir. Kendi niyetini gözden geçirmek, doğru bildiği yolda yürümek, gerektiğinde hatasını kabul etmek ve elinden geleni yaptıktan sonra sonucunu Allah’a havale etmektir.
El Azîz ismi bize mutlak izzetin yalnızca Allah’a ait olduğunu hatırlatır. Kul ise bu hakikati idrak ederek kibirden uzaklaşmaya, onurunu korumaya ve ahlâkını güzelleştirmeye gayret eder.
Bazen konuşmak, bazen susmak gerekir. Bazen beklemek, bazen de yeni bir adım atmak gerekir. Her durumda değişmeyen ölçü, hakikate ve adalete bağlı kalabilme çabasıdır.
Dileriz bu tefekkür, gönüllerimizde daha derin bir anlayışa vesile olur. Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ sohbetinde yeniden buluşmak üzere Allah’a emanet olun.
**Sesli Terapi · Tasavvuf**
