*İnsanın değerini başkalarının hükmünden kurtarması, duada sabrı öğrenmesi ve gerçek gücün kaynağına yönelmesi üzerine tasavvufi bir tefekkür*
İnsan bazen duyulmadığını, görülmediğini ve unutulduğunu düşünür. Uzun zamandır beklediği bir haber gelmez, gönlünden geçen bir dilek gerçekleşmez, bütün samimiyetiyle açtığı kapılar birer birer kapanır. İçinde büyüyen sessizlik, zamanla bir soruya dönüşür: Acaba unutuldum mu?
İnsan böyle zamanlarda yalnızca istediği şeyin gerçekleşmemesine üzülmez. Bazen kendi değerini de sorgulamaya başlar. Birilerinin ilgisini kaybettiğinde değersizleştiğini, takdir görmediğinde başarısız olduğunu, beklediği karşılığı alamadığında ise çabasının anlamsız kaldığını düşünebilir.
Oysa insanın değeri, başkalarının ona gösterdiği ilgiyle ölçülemez. Bir insanın bizi görmemesi, bizim yok olduğumuz anlamına gelmez. Bir kapının kapanması, hayatın bütün kapılarının kapandığını göstermez. Bir duanın beklediğimiz biçimde karşılık bulmaması da Allah tarafından duyulmadığımızın kanıtı değildir.
Esmâü’l Hüsnâ’nın azamet ve üstünlük anlamlarını taşıyan isimlerinden El Azîz, insanı tam da bu noktada düşünmeye davet eder. Çünkü izzetin hakiki kaynağını tanımak, kişinin kendisini başkalarının hükmüne teslim etmemesi açısından önemli bir manevi anlam taşır.
El Azîz, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Mutlak izzet ve üstünlüğün sahibi, hiçbir gücün kendisine galip gelemeyeceği, kudreti karşısında hiçbir varlığın bağımsız bir güç sahibi olamayacağı anlamlarıyla açıklanır.
İnsanın bu isim üzerinde tefekkür etmesi, kendi değerini insanların övgüsünde veya yergisinde aramak yerine, hayatını hakikat, ahlak ve kulluk bilinci üzerine kurmaya çalışmasına vesile olabilir.
Çünkü gerçek izzet, herkese kendini kabul ettirmek değildir. İnsanların ne söylediğinden bağımsız olarak doğru olanı arayabilmek, haksızlığa karşı durabilmek ve kendi değerini geçici beğenilere teslim etmemektir.
İzzet Nedir, İnsan Değerini Nerede Arar?
İnsan, yaratılışı gereği sevilmek, anlaşılmak ve kabul görmek ister. Bir başkasının kendisini takdir etmesi, emeğinin fark edilmesi ve gönlünün anlaşılması insana mutluluk verebilir. Bunlar insan ilişkilerinin doğal ihtiyaçlarıdır.
Ancak bir noktadan sonra insan, değerini başkalarının tepkilerine bağlamaya başlayabilir.
Övüldüğünde kendisini kıymetli, eleştirildiğinde değersiz hisseder. Birisi aradığında önemli olduğunu, aramadığında ise unutulduğunu düşünür. Başkalarının beğenisini kazanmak için kendi düşüncelerini saklar, istemediği şeylere razı olur ve zamanla kendi iç sesinden uzaklaşır.
Böylece insan, farkında olmadan başkalarının kanaatlerini kendi hayatının ölçüsü hâline getirir.
El Azîz ismi üzerine tefekkür etmek, bu bağımlılığı sorgulamaya yardımcı olabilir. İnsan, kendisine şu soruyu yöneltebilir:
**Ben doğru bildiğim için mi bir şeyi yapıyorum, yoksa başkaları beni beğensin diye mi?**
Bu soru, insanın niyetini anlaması açısından önemlidir. Çünkü herkesin takdirini kazanmak mümkün değildir. Bir insanın doğru bulduğunu başkası yanlış görebilir. Birinin övdüğü davranış, başka biri tarafından eleştirilebilir. İnsan bütün kararlarını dışarıdan gelecek tepkilere göre şekillendirdiğinde kendi iç huzurunu da başkalarının eline bırakmış olur.
İzzet, insanın kendisini herkesten üstün görmesi değildir. Kibirlenmek, başkalarını küçümsemek veya eleştiriyi bütünüyle reddetmek de izzetin gereği sayılamaz.
Gerçek izzet, insanın onurunu korurken başkalarının onuruna da saygı göstermesidir. Hakkı savunurken adaletten ayrılmaması, hata yaptığında bunu kabul edebilmesi ve sırf takdir görmek uğruna hakikatten uzaklaşmamasıdır.
El Azîz isminin manevi çağrısı, insanın kendisini insanların değişken hükümlerinden kurtarıp Allah’a kulluk bilinciyle yaşamaya yönelmesidir.
Dua ve Bekleyiş: Sessizlik Her Zaman Ret midir?
İnsan dua ettiğinde gönlünden geçenin gerçekleşmesini ister. Bir sıkıntının bitmesini, bir kapının açılmasını, bir ayrılığın sona ermesini veya uzun zamandır beklediği bir haberin gelmesini diler.
Dua, insanın Rabbine yönelmesi ve ihtiyacını O’na arz etmesidir. Bu yönelişin içinde umut da vardır, acziyetin kabulü de.
Kur’an’da Allah şöyle buyurur:
“Bana dua edin, size karşılık vereyim.”
Bu ifade, Mü’min suresinin 60. ayetinde yer alır.
Ancak dua etmekle istediğimiz sonucun tam olarak arzu ettiğimiz zamanda ve biçimde gerçekleşmesini birbirine karıştırmamak gerekir. İnsan sınırlı bilgisiyle bir şeyin kendisi için bütünüyle hayırlı olup olmadığını her zaman bilemez. Bir dileğin gerçekleşmesinin veya gecikmesinin bütün hikmetlerini de kesin olarak açıklayamaz.
Bu nedenle bekleyiş sırasında iki aşırılıktan kaçınmak gerekir. Birincisi, istenen şey gerçekleşmediğinde Allah tarafından terk edildiğini düşünmek; ikincisi ise her gecikmenin mutlaka belirli bir korunma veya özel bir manevi hazırlık anlamına geldiğini kesin biçimde ileri sürmektir.
Bazen bir dilek gerçekleşir ve insan onun hayrını görür. Bazen gerçekleşmez ve insan zaman içinde başka bir yol bulur. Bazen de bekleyişin nedenini uzun süre anlayamayız.
Burada önemli olan, bilmediğimiz şeyler hakkında kesin hükümler vermek yerine duaya, sabra ve sorumluluğa birlikte yer açabilmektir.
İnsan dua etmeye devam ederken gerekli adımları da atabilir. Bir iş istiyorsa başvurularını yapar, bir sorun yaşıyorsa çözüm yollarını araştırır, bir ilişkiyi onarmak istiyorsa samimi bir konuşma başlatır. Sonuç bütünüyle kendi kontrolünde olmadığında ise çabasını sürdürürken tevekkül etmeyi öğrenmeye çalışır.
Dua, insanı hayattan uzaklaştıran bir bekleyiş değil; hayatın içinde daha bilinçli, daha sabırlı ve daha umutlu hareket etmesine yardımcı olabilecek bir kulluk biçimidir.
El Azîz ve Nefsin Kendini İspat Etme Telaşı
İnsanın iç dünyasında sürekli çalışan bir ihtiyaç vardır: Kendini anlatmak, haklı çıkmak, yanlış anlaşılmadığını kanıtlamak ve başkalarının gözündeki yerini korumak.
Elbette insan gerektiğinde kendisini savunmalı, hakkını aramalı ve yanlış bir itham karşısında gerçeği açıklamalıdır. Ancak her sözün karşısında cevap verme zorunluluğu hissetmek, her eleştiriyi kişisel bir saldırı gibi algılamak ve her tartışmayı kazanılması gereken bir mücadeleye dönüştürmek insanı yorar.
Bazen insan haklı olmak isterken kırıcı hâle gelir. Kendini savunmaya çalışırken karşısındaki insanın onurunu incitir. Bir tartışmada üstün gelmeyi, hakikati ortaya çıkarmaktan daha önemli görmeye başlar.
Tasavvufi iç muhasebe, işte bu noktada insana durup niyetini sorgulama imkânı verir.
Ben gerçekten hakkı mı savunuyorum, yoksa gururumun incinmesine mi tahammül edemiyorum?
Bu sorunun cevabı her zaman kolay değildir. İnsan bazen ikisini birbirine karıştırabilir. Fakat kendisini sorgulaması, daha ölçülü davranmasına yardımcı olabilir.
Susmak her zaman erdem değildir; gerektiğinde konuşmak, haksızlığa itiraz etmek ve sınır koymak gerekir. Aynı şekilde her sessizlik de güçsüzlük anlamına gelmez. Bazı tartışmalara katılmamak, incitici bir söze aynı sertlikle karşılık vermemek ve sonuç vermeyecek bir mücadeleden çekilmek bilinçli bir tercih olabilir.
Buradaki ölçü, insanın kendisini küçük düşürmemesi kadar başkasını da küçük düşürmemesidir.
El Azîz ismini anmak, insanın izzetini öfke ve gösteriş içinde değil; vakar, adalet ve hakikate bağlılık içinde aramasına vesile olabilir.
İnsan her zaman kendisini kanıtlamak zorunda değildir. Bazen yaptığı işin doğruluğunu zaman gösterir. Bazen gerçeği sakin bir dille açıklamak yeterlidir. Bazen de başkalarının düşüncelerini bütünüyle değiştiremeyeceğini kabul etmek gerekir.
İnsanın kendi değerini koruması, herkesin kendisi hakkında iyi düşünmesini sağlamasına bağlı değildir.
İzzet ile Kibir Arasındaki İnce Sınır
İzzet kavramı yanlış anlaşıldığında insanı kibirli bir tutuma da sürükleyebilir. Kişi kendisini güçlü hissetmeyi, başkalarının üzerinde üstünlük kurmakla karıştırabilir. Eleştiriyi kabul etmeyi zayıflık, özür dilemeyi ise değer kaybı olarak görebilir.
Oysa tevazu, insanın kendi değerini inkâr etmesi değildir. Kibirden uzak durmak da kendisini değersiz görmesi anlamına gelmez.
İnsan hem onurunu koruyabilir hem de hatalarını kabul edebilir. Hem sınır koyabilir hem de merhametli davranabilir. Hem haksızlığa karşı çıkabilir hem de öfkesini kontrol etmeye çalışabilir.
El Azîz ismi üzerinde tefekkür ederken hatırlanması gereken önemli bir nokta da budur: Allah’a ait olan mutlak izzet ile insanın ahlaki anlamda onurlu ve vakarlı bir hayat sürmeye çalışması aynı düzlemde değildir.
Allah’ın azameti ve mutlak üstünlüğü eşsizdir. İnsanın payına düşen ise bu hakikati hatırlayarak kulluk bilincini, ahlakını ve sorumluluklarını geliştirmeye gayret etmektir.
İnsan kendisini başkalarından üstün görmek yerine, kendi nefsinin taşkınlıklarını tanımaya çalışmalıdır. Başkalarının kusurlarını saymak yerine kendi eksiklerini fark etmelidir. Bir iyilik yaptığında bununla övünmek yerine, iyiliğin kendisini güzelleştirmesine izin vermelidir.
İzzet, insanı büyüklük iddiasına değil, hakikatin karşısında haddini bilmeye götürmelidir.
Gizli İyilik ve Nefsin Terbiyesi
İnsan bazen yaptığı iyiliğin görülmesini ve takdir edilmesini ister. Birine yardım ettiğinde teşekkür bekler, emek verdiğinde karşılığının bilinmesini arzu eder. Bu beklentiler insan ilişkilerinde doğal olarak ortaya çıkabilir. Ancak bütün iyiliklerimizi takdir edilme arzusuna bağladığımızda, yaptığımız şeyin anlamı zamanla değişebilir.
Gizli iyilik ise insana farklı bir imkân sunar. Kimsenin bilmediği bir yardımda bulunmak, bir insanın gönlünü almak, karşılık beklemeden bir yükü hafifletmek veya incitici bir sözden vazgeçmek, insanın niyetini gözden geçirmesine yardımcı olabilir.
Böyle davranışlar, kişinin kendi değerini başkalarının alkışına bağlamadan iyilik yapmayı öğrenmesine vesile olabilir.
Sadaka yalnızca maddi bir yardım değildir; dinî kaynaklarda maddi olmayan iyiliklerin de sadaka kapsamında değerlendirildiği rivayetler vardır. Güzel söz, insanlara faydalı olmak ve iyiliği gözetmek de bu ahlaki çerçevede önem taşır.
Bununla birlikte gizli iyiliğin değeri, kişinin kendisini başkalarından üstün görmesine dönüşmemelidir. İnsan gizli bir yardım yaptı diye kendisini daha erdemli ilan etmemeli; yaptığı iyiliği kendi benliğini büyütmek için kullanmamalıdır.
Asıl mesele, iyiliğin insanın ahlakında nasıl bir değişim oluşturduğudur.
Birinin gönlünü almak, haksızlık ettiğimizde özür dilemek, ihtiyaç sahibini gözetmek ve kimsenin görmediği yerde de dürüst davranmak, izzet anlayışını gündelik hayata taşıyan davranışlardır.
İnsan başkalarının gözünde büyük görünmeye çalışmak yerine, Allah katında sorumluluğunu yerine getirmeye odaklandığında daha ölçülü bir hayat kurabilir.
Tevekkül: Kontrol Etmekten Sorumluluk Almaya
İnsan geleceğini bilmek ve sonuçları güvence altına almak ister. Bu arzu bazen onu hazırlıklı olmaya yöneltir; bazen de kontrol edemediği şeyler karşısında sürekli kaygılanmasına neden olur.
Her ihtimali hesaplamak, bütün insanları ikna etmek ve her olayın sonucunu önceden belirlemek mümkün değildir. Buna rağmen insan, her şeyi kontrol etmeye çalıştığında kendisini bitmeyen bir mücadele içinde bulabilir.
Tevekkül, bu mücadelenin içinde farklı bir yöneliş sunar.
Âl-i İmrân suresinin 159. ayetinde, karar verildikten sonra Allah’a tevekkül edilmesi bildirilir. Ayetin bağlamı, istişareyi ve karar almayı dışlamaz; aksine bunların ardından Allah’a dayanmayı hatırlatır.
Bu nedenle tevekkül, çalışmayı bırakmak veya sorumluluklardan kaçmak değildir. İnsan düşünür, danışır, tedbir alır ve karar verir. Ardından kendi imkânlarının sınırlı olduğunu kabul ederek sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğini hatırlar.
Bir insan iş bulmak için çaba gösterir, fakat her başvurunun kabul edileceğini garanti edemez. Bir ilişkiyi korumak için emek verir, fakat karşısındaki kişinin kararlarını belirleyemez. Bir hedefe ulaşmak için çalışır, fakat hayatın bütün şartlarını istediği gibi şekillendiremez.
Tevekkül, bu gerçekleri kabul ederken çabadan vazgeçmemektir.
El Azîz ismiyle bağlantılı olarak düşünüldüğünde tevekkül, insanın değerini yalnızca elde ettiği sonuçlara bağlamamasına da yardımcı olabilir. Bir işin başarısız olması, insanın bütünüyle başarısız olduğu anlamına gelmez. Bir dileğin gerçekleşmemesi, kişinin değersiz olduğunu göstermez. Bir kapının kapanması, yeni yollar arama imkânını ortadan kaldırmaz.
İnsan elinden geleni yapabilir, sonuçlardan ders çıkarabilir ve gerektiğinde yeni bir başlangıç yapabilir.
Acele Etmek ve Beklemeyi Öğrenmek
Kur’an’da insanın aceleci yönüne dikkat çekilir. İsrâ suresinin 11. ayeti, insanın aceleci oluşuna işaret eder.
Acele bazen bizi harekete geçirir; fakat bazen de henüz yeterince düşünmeden karar vermemize neden olur. Bir cevap gelmediğinde hemen kötü ihtimallere kapılabilir, bir sorun yaşadığımızda bütün geleceğimiz hakkında hüküm verebilir veya istediğimiz sonuç gerçekleşmediğinde kendimizi suçlayabiliriz.
Beklemek, her zaman kolay değildir. Özellikle insanın gönülden istediği bir mesele söz konusu olduğunda belirsizlik ağır gelebilir.
Ancak sabır, yalnızca hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Bazen bir adım daha atmak, bazen bir karar için doğru zamanı gözetmek, bazen de değiştiremeyeceğimiz bir gerçeği kabullenmek sabrın parçasıdır.
El Azîz ismi üzerine tefekkür etmek, insanın kendi değerini aceleyle verdiği hükümlerden korumasına yardımcı olabilir.
Bir olayın sonucunu henüz bilmiyorsak, onun hayatımızdaki bütün anlamını da bilmiyoruz demektir. Bu nedenle geçici bir başarısızlıktan hareketle kendimiz hakkında kesin hükümler vermek yerine, yaşadığımız tecrübeyi anlamaya çalışabiliriz.
Her gecikmenin mutlaka özel bir hikmet taşıdığını ileri sürmek zorunda değiliz. Ancak her gecikmenin bizi değersizleştirdiğini düşünmekten de kaçınabiliriz.
Bazen ihtiyacımız olan şey, cevabı hemen bulmak değil; cevabı ararken kendimize ve başkalarına karşı adil kalabilmektir.
İzzetin Hayata Dönüşmesi
Bir ismi anmak, o ismin anlamı üzerine düşünmek ve bu anlamı davranışlarımızda yaşatmaya çalışmak arasında güçlü bir bağ kurulabilir.
El Azîz ismi üzerinde tefekkür eden insan, yalnızca güç ve üstünlük kavramlarını düşünmekle kalmamalıdır. Kendi hayatında izzetin ne anlama geldiğini de sorgulamalıdır.
Haksızlık karşısında susmak zorunda mı hissediyor? Takdir görmek için istemediği davranışlara mı yöneliyor? Başkalarının eleştirisini kişisel değerinin ölçüsü hâline mi getiriyor? Kendi hatalarını kabul etmekte zorlanıyor mu? İyilik yaptığında karşılık bekliyor mu?
Bu soruların amacı insanı suçlamak değil, daha bilinçli bir hayat için farkındalık kazandırmaktır.
Zikir de bu farkındalığın bir parçası olabilir. İnsan El Azîz ismini anarken mutlak izzetin Allah’a ait olduğunu hatırlayabilir; kendi payına düşenin ise kulluk, tevazu, adalet ve güzel ahlak olduğunu düşünebilir.
Belirli bir tekrar sayısının veya sürenin herkes için kesin bir manevi sonuç sağlayacağını ileri sürmek yerine, zikri bilinçli bir yöneliş olarak değerlendirmek daha ölçülüdür. Asıl mesele, dilde tekrar edilen ismin insana kendi davranışlarını gözden geçirme imkânı sunmasıdır.
Çünkü insanın dönüşümü yalnızca hissettiği duygularla değil, zaman içinde yaptığı tercihlerle de anlaşılır.
Bir haksızlığa öfkeyle değil, adaletle karşılık vermek; bir eleştiriyi dinleyip doğru yanını kabul etmek; takdir görmediğinde de sorumluluğunu sürdürmek; bir iyiliği karşılık beklemeden yapmak…
Bunlar, izzetin gündelik hayatta karşılık bulabileceği örneklerdir.
Dua: Ya Rabbi, İzzetimi Hakikate Bağla
Allah’ım, mutlak izzetin sahibi Sensin.
Kalbimi insanların övgüsüne ve yergisine esir olmaktan koru. Bana, değerimi geçici beğenilerde aramak yerine hakikate yönelerek yaşamayı nasip eyle.
Ya Rabbi, beni kendimi ispat etme telaşından kurtar. Haklı çıkma arzusuyla kalp kırmaktan, gururum uğruna adaletten ayrılmaktan ve başkalarının gözünde büyümek için nefsime uymaktan muhafaza eyle.
El Azîz isminin anlamı üzerinde tefekkür etmeyi, izzeti kibirle karıştırmamayı ve onurumu korurken başkalarının onuruna da saygı göstermeyi bana öğret.
Allah’ım, dualarımın beklediğim biçimde karşılık bulmadığı zamanlarda ümitsizliğe düşmekten beni koru. Bilmediğim şeyler hakkında kesin hükümler vermeden sabretmeyi, üzerime düşen sorumlulukları yerine getirmeyi ve sonucunu Sana havale etmeyi nasip eyle.
Bana acele kararlar yerine basiret, öfke yerine vakar, kibir yerine tevazu, gösteriş yerine ihlas ver.
Gizli iyilikleri sevmeyi, kimsenin görmediği yerde de doğru davranmayı ve insanlara karşı merhametli olmayı nasip et. Beni başkalarının takdirine bağımlı yaşayanlardan değil, hakikati arayan ve güzel ahlakı gözeten kullarından eyle.
Ya Rabbi, kalbimi Senin rızana yönelt. Beni nefsimin bitmeyen istekleriyle yorma. Doğruyu ararken adaletten ayrılmamayı, yanıldığımda geri dönmeyi ve her durumda insanlık onurunu korumayı bana öğret.
Dualarımızı hayırlısıyla kabul eyle. Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı; yanlışı yanlış olarak göster ve ondan sakınmayı nasip eyle.
Âmin.
**Velhamdülillâhi Rabbi’l âlemîn.**
