# GÜNAHIN GÖLGESİNDEN MAĞFİRETİN UFUKLARINA
İnsan bazen her şeyin bittiğine inanır. Yalnızca bir hatanın ardından değil, aynı hataya yeniden düştüğünde, aynı pişmanlığı tekrar yaşadığında, kendisine verdiği sözleri bir kez daha tutamadığında… İçinde bir ses yükselir: “Artık benden bir şey olmaz. Ben değişemem. Benim dönüşümüm de tövbem de neye yarar?” İnsan bir süre sonra yaptığı yanlıştan daha ağır bir yük taşımaya başlar: Kendi hakkında verdiği hükmü. Artık yalnızca bir günahın pişmanlığını yaşamaz; kendisini o günahla tanımlar, kusurunu kimliğine dönüştürür ve geçmişinin bütün geleceğini belirleyeceğine inanmaya başlar.
İşte El-Gaffâr ismi üzerinde tefekkür, insanın tam bu karanlık eşiğinde anlam kazanır. Çünkü Allah’ın mağfiretini düşünmek, yalnızca işlenmiş bir günahın bağışlanmasını ummak değildir. Aynı zamanda insanın hatasıyla yüzleşirken rahmetten ümidini kesmemeyi, kusurunu inkâr etmeden yeniden doğruya yönelmeyi ve geçmişin ağırlığı altında geleceğini bütünüyle terk etmemeyi öğrenmesidir.
El-Gaffâr, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Mağfiret köküyle ilişkili olan bu isim, tekrar tekrar bağışlamayı ve günahları örtmeyi ifade eder. Buradaki örtmek, yanlışın doğruya dönüşmesi veya yapılanın önemsiz sayılması değildir. Mağfiret, kulun kusuruna rağmen Allah’ın rahmetine yönelme imkânının bulunmasını hatırlatır. İnsan hatasıyla yüzleşebilir, pişmanlık duyabilir, yaptığı yanlıştan dönebilir ve bundan sonra başka türlü yaşamayı öğrenebilir. Geçmişteki kusur, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmadığı gibi, onun gelecekte doğru bir adım atabilme ihtimalini de bütünüyle yok etmez.
İnsanların birbirlerinin bütün iç dünyalarını bilmemesi, hayatın devam edebilmesinde önemli bir sınırdır. Herkesin zihninden geçen her düşünceyi, kalbinde taşıdığı her eğilimi ve geçmişte yaptığı her yanlışı herkes bilseydi, insanlar birbirlerine karşı çok daha ağır hükümler verebilirlerdi. Fakat burada asıl mesele, başkalarının bilmediği şeylerden yararlanarak hatalarımızı sürdürmek değildir. Asıl mesele, Allah’ın bildiği hiçbir şeyin O’nun rahmetine kapalı olmadığını hatırlamak ve bu rahmeti yeni bir sorumluluğun başlangıcı hâline getirmektir.
Çünkü insan bazen yaptığı yanlışın açığa çıkmasından korktuğu için değil, kendi gözünde artık hiçbir değerinin kalmadığına inandığı için de içine kapanır. Pişmanlık, insanı doğruya çağırabilir; fakat umutsuzluk, doğruya dönme iradesini zayıflatabilir. Kusurunu görmek başka, kendisini bütünüyle kusurdan ibaret saymak başkadır. Birincisi insanı tövbeye ve düzeltmeye götürebilir. İkincisi ise onu, “Madem ben böyleyim, değişmem mümkün değil.” düşüncesine hapsedebilir.
El-Gaffâr ismi, insanın bu iki hâli birbirinden ayırarak düşünmesine yardımcı olur. Günahını hafife alma; fakat günahını Allah’ın rahmetinden daha büyük de görme. Yanlışını savunma; fakat yanlışından dolayı doğruya dönme imkânını da kendinden esirgeme. Kendine karşı dürüst ol, yaptığının sorumluluğunu üstlen, mümkünse verdiğin zararı onar ve yeniden aynı yanlışa düşmemek için gerekli adımları at. Mağfiret umudu, işte bu dönüşün önünü açan bir rahmet ufkudur.
Kur’ân-ı Kerîm’de Tâhâ suresinin 82. ayetinde şöyle buyrulur:
“Şüphesiz ben, tövbe eden, iman eden, salih amel işleyen ve sonra doğru yola giren kimse için çok bağışlayıcıyım.” (Tâhâ, 20/82.)
Bu ayet, mağfiret ile dönüş arasındaki bağı açık biçimde ortaya koyar. Burada yalnızca bir bağışlanma ümidi değil, insanın hayatında bir yön değişikliği de vardır. Tövbe, iman, salih amel ve hidayet üzere olma… Bunlar birbirinden kopuk kavramlar değildir. Her biri, insanın Allah’a yönelişinin ve bu yönelişi hayatına taşıma çabasının ayrı bir boyutunu düşündürür.
Tövbe, ilk bakışta yalnızca “Yanlış yaptım, pişmanım.” demek gibi görünebilir. Oysa tövbenin manası, sözün ötesinde bir dönüşü de içerir. İnsan yanlış yaptığını kabul eder, bu yanlıştan uzaklaşmaya niyet eder ve imkânı ölçüsünde davranışlarını değiştirir. Eğer birinin hakkını çiğnemişse yalnızca kendi içinde pişmanlık duymakla yetinmez; mümkün olduğunda hakkı iade etmeye, zararı gidermeye ve adaleti yeniden tesis etmeye çalışır. Eğer kendisine zarar veren bir alışkanlığa kapılmışsa yalnızca kendisini suçlamaz; o alışkanlığı besleyen sebepleri anlamaya ve gerektiğinde yardım almaya yönelir.
Tövbe, insanın kendisini tanıma biçimini de değiştirir. Kişi kendi zayıflığını fark ettiğinde, artık kendisini her zaman doğruyu seçebilen, hiçbir zaman yanılmayan biri olarak göremez. Bu farkındalık, insanı küçültmek zorunda değildir. Aksine, ona kendi sınırlarını tanımayı, daha dikkatli yaşamayı ve başkalarının kusurlarına karşı da daha ölçülü olmayı öğretebilir. Kendi hatasını görmüş bir insan, başkasının hatasını küçümsemek yerine onunla nasıl bir adalet ve merhamet içinde karşılaşması gerektiğini daha iyi düşünebilir.
Fakat tövbenin ardından ayette imanın zikredilmesi üzerinde de durmak gerekir. İnsan bazen pişmanlık duyar, ancak bu pişmanlığın içinde Allah’ın rahmetine dair umudunu kaybeder. “Ben bu kadar hata yaptım; artık affedilmem mümkün değil.” diye düşünür. Böyle bir düşünce, insanın kendi hükmünü Allah’ın rahmetinin önüne geçirmesine yol açabilir. Kul, kendi kusurunu bilir; fakat Allah’ın mağfiretinin sınırlarını kendi karamsarlığıyla belirleyemez.
Burada umut, yapılan yanlışı önemsizleştirmek değildir. Umut, yanlışın ardından doğruya dönmenin mümkün olduğunu kabul etmektir. İnsan, “Nasıl olsa affedilirim.” diyerek günahı hafife almamalıdır. Fakat “Bu kadar hata yaptım, artık dönemem.” diyerek tövbe kapısından da uzaklaşmamalıdır. Bir uçta sorumsuzluk, diğer uçta ümitsizlik vardır. Her ikisi de insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi zedeleyebilir. El-Gaffâr ismi üzerinde tefekkür, kulun hem kusurunu ciddiye almasını hem de Allah’ın rahmetine yönelmesini mümkün kılan bir dengeyi hatırlatır.
Ardından salih amel gelir. Çünkü insanın içindeki pişmanlık, hayatına hiç yansımadığında eksik kalabilir. Kalp “Döndüm.” derken davranışlar aynı yanlışta ısrar ediyorsa, bu dönüşün güçlenmesi için yeni bir gayrete ihtiyaç vardır. Salih amel, yalnızca çok sayıda iyilik yapmak anlamına gelmez; doğru, hayırlı ve yapıcı işler gerçekleştirmeyi de içerir. İnsan kırdığı bir gönlü onarmaya çalışabilir, haksızlık ettiği kişiye karşı sorumluluğunu yerine getirebilir, emanete riayet edebilir, dilini gıybetten koruyabilir, öfkesini kontrol etmeyi öğrenebilir. Böylece tövbe, yalnızca iç dünyada yaşanan bir pişmanlık olmaktan çıkar ve davranışlarda görünür hâle gelir.
Salih amelin bir başka yönü de insanın bozulan düzenini yeniden kurma gayretidir. Bir yanlış, yalnızca tek bir anın içinde kalmayabilir; alışkanlıkları, ilişkileri ve kararları etkileyebilir. Bu nedenle dönüş de bazen tek bir kararla tamamlanmaz. İnsan yeni bir tutum geliştirir, o tutumu tekrar ederek güçlendirir, başarısız olduğu zamanlarda yeniden toparlanır. Burada önemli olan, hatayı alışkanlık hâline getirmemek için samimi bir çaba göstermektir. Aynı zamanda her tövbenin ardından bir daha asla yanılmayacağına dair gerçekçi olmayan bir güvene kapılmamaktır. Kul, hem niyetinde samimi olmalı hem de kendi zayıflığını unutmamalıdır.
Ayetin devamında yer alan “sonra doğru yola giren” ifadesi de bu sürekliliğe işaret eder. İnsanın bir anlık pişmanlık yaşaması kıymetlidir; fakat asıl mesele, o pişmanlığın zaman içinde bir istikamete dönüşmesidir. Bazen insan derin bir duygulanımla tövbe eder, kendisine söz verir ve bir süre sonra eski alışkanlıklarının etkisini yeniden hisseder. Bu durumda yapılması gereken, ilk pişmanlığını değersiz saymak veya kendisini bütünüyle başarısız ilan etmek değildir. Yapılması gereken, nerede zorlandığını anlamak, gerekiyorsa yeni tedbirler almak ve yeniden doğruya yönelmektir.
İstikamet, hiç tökezlememek anlamına gelmez. Tökezlediğinde yanlışı normalleştirmeden, onu savunmadan ve umutsuzluğa teslim olmadan yeniden doğrulmaya çalışmaktır. Bununla birlikte, aynı yanlışa tekrar düşmeyi hafife almak da doğru değildir. Tekrarlanan bir hata, insanın yalnızca pişmanlık duymasının değil, o hataya götüren sebepleri de anlamasının gerektiğini gösterebilir. Bazen yanlış bir çevre, bazen kontrol edilmeyen bir alışkanlık, bazen öfke, bazen yalnızlık, bazen de yardım istemekten kaçınmak insanı aynı noktaya geri götürebilir. Bunları fark etmek, tövbenin samimiyetini davranışlarla güçlendirmeye yardımcı olur.
El-Gaffâr ismi, insanın kendisi hakkında verdiği ağır hükümleri de yeniden düşünmesine vesile olabilir. “Ben kötüyüm.” demekle “Yanlış yaptım.” demek arasında büyük bir fark vardır. İlki, insanın bütün varlığını tek bir hükmün içine kapatır. İkincisi ise belirli bir davranışın sorumluluğunu kabul eder ve o davranışı değiştirmek için bir kapı bırakır. Elbette insanın kendi karakterini ve alışkanlıklarını dürüstçe değerlendirmesi gerekir. Fakat değerlendirme ile kendini bütünüyle mahkûm etmek aynı şey değildir.
Bazen nefis, insanı yanlışa sürükleyerek zarar verir; bazen de yanlıştan sonra onu rahmetten uzaklaştıran bir umutsuzluğun içine iter. Birinde kişi hatasını küçümser, diğerinde ise hatasını değişimin mümkün olmadığına dair bir kanıt gibi görür. Birinde “Bir şey olmaz.” diyerek sorumluluğunu hafife alır, diğerinde “Benden hiçbir şey olmaz.” diyerek sorumluluk almayı bırakır. Oysa hakikate uygun olan, ne kusuru örtbas etmek ne de kusurun altında ezilmektir. İnsan yaptığı yanlışı kabul etmeli, Allah’tan mağfiret dilemeli ve doğruya dönmek için elinden geleni yapmalıdır.
Tasavvufî tefekkürde insanın kendi acziyetini tanıması önemli bir yer tutar. Fakat acziyetini görmek, kendinden nefret etmeye başlamak değildir. Kendi gücünün sınırlı olduğunu fark eden insan, Allah’a daha çok muhtaç olduğunu anlayabilir. Her şeyi kendi iradesiyle düzeltebileceğini sanmaktan vazgeçerken, kendisine verilen iradeyi kullanmaktan da vazgeçmez. Dua eder, gayret gösterir, hatasını kabul eder ve yardım ister. Böylece zayıflığını bir mazeret değil, daha bilinçli yaşamak için bir başlangıç hâline getirir.
İnsan bazen ibadetleriyle kendisini güçlü hisseder; bu, şükür ve gayret için bir vesile olabilir. Fakat ibadetlerinin kendisini başkalarından üstün kıldığına inanmaya başladığında, kendi kusurlarını görmesi zorlaşabilir. Bazen de bir yanlışın ardından yaşadığı kırılma, ona kendi sınırlarını daha açık biçimde gösterebilir. Buradan çıkarılacak sonuç, günahın insanı mutlaka olgunlaştırdığı veya günah işlemenin insanı Allah’a yaklaştırdığı değildir. Yanlış, yanlıştır ve sorumluluk gerektirir. Ancak insan, hatasının ardından samimi bir tövbe ve düzeltme gayretiyle daha dikkatli, daha mütevazı ve daha merhametli bir hâle gelebilir.
Mağfiret üzerinde düşünürken, Allah’ın kulunun kusurunu örtmesini yalnızca insanların önünde mahcup olmamak şeklinde anlamamak gerekir. Mağfiret, kulun yaptığı yanlışla yüzleşirken rahmete yönelme imkânını da düşündürür. Allah’ın kulunu bağışlamasının bütün ayrıntılarını, gayb alanına ilişkin kesin hükümler vererek açıklayamayız. Fakat Kur’ân’ın tövbe ve mağfiret çağrısı, insanın geçmişteki hatalarını inkâr etmeden Allah’a dönmesini ve hayatını daha doğru bir istikamette kurmaya çalışmasını teşvik eder.
Burada insanın başkalarına karşı tutumu da önemlidir. Kendimiz hata yaptığımızda anlayış ve bağışlanma umarken, bize yanlış yapan birini hemen mahkûm etmek kolay olabilir. Elbette affetmek, haksızlığı kabul etmek veya kendimizi yeniden zarara açık bırakmak demek değildir. Bazen sınır koymak, bir haksızlığı durdurmak ve adalet aramak gerekir. Fakat bunları yaparken öfkenin bizi ölçüsüzlüğe sürüklemesine izin vermemek de mümkündür. Merhamet ile adalet birbirinin düşmanı değildir. İnsan hem kendisini koruyabilir hem de karşısındakinin insanlığını bütünüyle inkâr etmeden davranabilir.
El-Gaffâr ismi üzerinde tefekkür, bize başkasının hatası karşısında acele hüküm vermemeyi de öğretebilir. Bir insanın geçmişte yanlış yapmış olması, onun gelecekte hiçbir doğru davranışta bulunamayacağı anlamına gelmez. İnsan değişebilir; fakat bu değişim yalnızca sözle değil, zaman içinde ortaya çıkan davranışlarla anlaşılır. Güven yeniden kurulacaksa bunun için samimiyet, sorumluluk ve tutarlılık gerekir. Mağfiret umudu, insanlara sonsuz ve koşulsuz güvenmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez; fakat hiçbir insanı tek bir hatadan ibaret görmemeyi düşünmemize imkân verir.
Bütün bunların sonunda mağfiretin yalnızca geçmişe ilişkin olmadığını da anlarız. Geçmişte yapılan bir yanlışın sorumluluğu ortadan kalkmayabilir; bazı sonuçlar düzeltme ve telafi gerektirebilir. Fakat insan, geçmişin sorumluluğunu taşırken geleceğini yeniden kurabilir. Bir özür, bir telafi, bir alışkanlığın terk edilmesi, bir hakkın sahibine iade edilmesi veya yeniden başlayan samimi bir ibadet, bu dönüşün parçaları olabilir. Geçmişi değiştiremeyiz; fakat onunla nasıl yüzleşeceğimizi ve bundan sonra nasıl yaşayacağımızı belirlemek için gayret gösterebiliriz.
Belki de insanın kendisine soracağı en önemli soru şudur: Madem yeniden dönme imkânım var, ben bu imkânla ne yapıyorum? Aynı yanlışı sürdürmek için mi rahmetin genişliğine sığınıyorum, yoksa yanlışı terk edebilmek için mi o rahmetten güç alıyorum? Pişmanlığımı yalnızca içimde taşıyıp zamanla unutuyor muyum, yoksa onu hayatımda bir değişikliğin başlangıcı hâline getiriyor muyum? Kendimi suçlamakla yetiniyor muyum, yoksa verdiğim zararı onarmak için de adım atıyor muyum?
Bu soruların cevabı, insanın kendisini başkalarına ispatlaması için değil, kendi vicdanıyla dürüstçe yüzleşmesi için önemlidir. Çünkü tövbe, insanın kusurunu saklamak için kurduğu bir perde değildir. Yanlışın arkasına sığınmayı bırakıp Allah’a yönelmesidir. Mağfiret de insanın hatasını önemsizleştiren bir mazeret değil, o hatadan sonra yeniden doğruya yürüyebilmesi için umudunu diri tutan ilahî bir rahmettir.
Sevgili dinleyenim, eğer aynı hataya yeniden düştüysen, kendini hemen bütünüyle mahkûm etme. Önce yaptığın yanlışı açıkça kabul et. Onu güzel kelimelerle örtmeye, başkalarının davranışlarıyla haklı çıkarmaya çalışma. Ardından Allah’tan bağışlanma dile ve seni o yanlışa götüren sebepleri anlamaya gayret et. Birinin hakkını çiğnediysen telafi yolunu ara. Kendine zarar veren bir alışkanlıkla mücadele ediyorsan yalnızca iradene güvenmekle yetinme; ihtiyaç duyduğunda destek al. Eski davranışına geri döndüğünde tövbeni değersiz sayma, fakat aynı zamanda değişmek için daha somut adımlar atman gerektiğini de gör.
Unutma, pişmanlık bir son hüküm değil, doğruya dönüşün başlangıcı olabilir. Kendine karşı dürüst olmak, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek değildir. Allah’ın mağfiretini ummak da kendi sorumluluğunu terk etmek değildir. Bu ikisi birlikte yürüdüğünde insan, ne günahını hafife alan bir kayıtsızlığa ne de günahı yüzünden rahmetten kaçan bir umutsuzluğa teslim olmak zorunda kalır.
El-Gaffâr ismi bize, insanın kusurundan ibaret olmadığını düşünmek için bir kapı açar. Fakat bu kapıdan geçmek, geçmişi yok sayarak değil, geçmişle dürüstçe yüzleşerek mümkündür. Mağfiret ümidi, insanın kendisine yeni bir hayat kurma sorumluluğunu hatırlatır. Her yeni gün, doğruya dönmek için bir imkân; her fark ediş, yanlışı bırakmak için yeni bir başlangıç olabilir.
Rabbim, bizleri günahını hafife alanlardan da günahı yüzünden rahmetinden ümit kesenlerden de eylemesin. Kusurlarımızı görebilecek bir basiret, onlardan dönmemizi sağlayacak bir samimiyet ve dönüşümüzde sebat etmemize yardımcı olacak bir hidayet nasip eylesin. Bizi yalnızca pişmanlık duyan değil, yanlışını düzeltmek için gayret gösteren kullarından kılsın. Başkalarının kusurları karşısında adaleti ve merhameti birlikte taşıyabilmeyi, kendi kusurlarımız karşısında ise dürüstlüğü ve ümidi koruyabilmeyi nasip etsin. El-Gaffâr isminin manası üzerinde tefekkür ederek mağfiretini uman, rahmetine yönelen ve bu yönelişi güzel amellerle destekleyen kullarından eylesin. Kalplerimizi ümitsizlikten korusun, tövbemizi samimi, gayretimizi hayırlı, istikametimizi daim kılsın.
Âmin.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ programında yeniden buluşuncaya dek Allah’a emanet olun. Sevgiyle ve gönül huzuruyla kalın.
