# EL HABÎR: KALBİN GİZLİ ODALARI VE SESSİZLİĞİN ARDINDAKİ HAKİKAT
Bazen insan, içinde öyle bir sızı taşır ki onu herkesten önce kendisinden saklar. Acısına bir isim koyamaz, kırgınlığının nereden başladığını tam olarak hatırlayamaz. Dışarıdan bakıldığında hayatına devam ediyor gibidir. Konuşur, güler, insanlarla bir arada bulunur. Fakat bütün bu görünen hâllerin ardında, kimsenin bilmediği bir iç dünya sessizce yaşamaya devam eder. İnsan bazen kendi kalbinin bile kapısını çalamazken, orada birikenleri nasıl anlatacağını bilemez.
İşte El Habîr ismi, insanı tam da bu sessizliğin eşiğinde karşılar. Çünkü Allah yalnızca görüneni değil, görünenin ardındaki hakikati de bilendir. Söylenen sözü bildiği gibi o sözün gerisindeki niyeti de bilir. Dışarıya yansımayan kırgınlığı, henüz dile dönüşmemiş duayı, insanın kendisine bile açıklamakta zorlandığı iç çekişi de bilir. Kulun kalbinde taşıdığı hiçbir şey O’nun ilminden uzak değildir.
El Habîr, haberdar olmak, bir şeyin iç yüzünü ve gizli taraflarını bilmek anlamlarını taşıyan bir kökle ilişkilidir. Bu isim, Allah’ın bilgisinin yalnızca eşyanın görünen yüzüyle sınırlı olmadığını, varlığın derinliklerini ve gizli hakikatlerini de kuşattığını hatırlatır. İnsan bir olayın dış yüzünü görebilir, bir davranışı değerlendirebilir, bir sözün ne anlama geldiği hakkında fikir yürütebilir. Fakat bütün sebepleri, niyetleri ve iç dünyada yaşananları eksiksiz biçimde bilemez. Allah’ın ilmi ise böyle bir sınırlılıkla kayıtlı değildir.
İnsanın kendi içine dönmesini sağlayan en önemli hakikatlerden biri de budur: Bizi yaratan, içimizde olup bitenleri bizden daha iyi bilendir. Henüz adını koyamadığımız bir duygunun varlığından haberdardır. Kendi davranışlarımızın ardındaki gerçek niyeti anlamakta zorlandığımızda bile kalbimizde neyin filizlendiğini bilir. Bu bilgi, insanın üzerinde yalnızca bir gözetlenme duygusu bırakmaz; aynı zamanda kendisini saklamak zorunda olmadığı bir ilahî huzurun kapısını aralar.
Kur’an-ı Kerîm’de Mülk sûresinin on dördüncü ayetinde şöyle buyurulur: “Yaratan bilmez mi? O, Latîf’tir, Habîr’dir.” Bu ayet, yaratmak ile bilmek arasındaki derin bağı insanın idrakine sunar. Bir şeyi var eden, onun hakikatini bilendir. İnsan kendi iç dünyasının bütün katmanlarını tanımayabilir. Bazen bir öfkenin altında incinmişlik, bir suskunluğun altında korku, aşırı bir hırsın ardında değersizlik hissi bulunabilir. İnsan görünen duygusuyla yetinirken, o duyguyu doğuran sebepleri fark etmeyebilir. Fakat Allah’ın ilmi, insanın kendisine bile kapalı kalan bu tarafları kuşatır.
Burada insanın önünde iki ayrı yol belirir. Birincisi, kendi iç dünyasından kaçmak; ikincisi, kendisine dürüstçe bakmayı öğrenmek. El Habîr ismini tefekkür etmek, insanı ikinci yola davet eder. Çünkü Allah’ın bizi bildiğini düşünmek, yalnızca kusurlarımızdan dolayı korkmak anlamına gelmez. Aynı zamanda içimizdeki hakikati inkâr etmeden, onu dürüstlükle görmeye cesaret etmektir.
İnsan bazen başkalarına gösterdiği yüzü kendi içinde de gerçek zannetmeye başlar. Kendisine güçlü olduğunu söyler, oysa yorulmuştur. Her şeyi geride bıraktığını düşünür, fakat geçmişten kalan bir kırgınlık hâlâ kalbinin bir köşesinde yaşamaktadır. Affettiğini söyler, ancak içinde hâlâ bir hesaplaşma sürmektedir. Bütün bunlar insan olmanın güçlükleridir. Önemli olan, bu duyguların varlığını inkâr etmek değil, onları tanımak ve nasıl bir tutum geliştireceğimize karar vermektir.
El Habîr isminin tefekkürü burada bir iç muhasebeye dönüşür. İnsan kendisine şu soruları sorabilir: Benim söylediğimle gerçekten hissettiğim aynı mı? Bir iyiliği yalnızca Allah rızası için mi yapıyorum, yoksa görülmek ve takdir edilmek de mi istiyorum? Birine kırıldığımda hakkımı korumaya mı çalışıyorum, yoksa incinmişliğimin içimde büyüyerek öfkeye dönüşmesine mi izin veriyorum? Bir şeyi çok istediğimde onun gerçekten hayırlı olup olmadığını mı düşünüyorum, yoksa arzumun gerçekleşmesini hakikatin önüne mi koyuyorum?
Bu sorular insanı kendisinden nefret etmeye değil, kendisini daha doğru tanımaya götürmelidir. Çünkü iç muhasebe, insanın kendi üzerine hüküm vermesi değil, kendi içindeki düğümleri fark ederek onları çözmeye niyet etmesidir. Bir kusuru fark etmek, o kusurdan ibaret olduğumuz anlamına gelmez. Bir niyetimizin karışık olduğunu görmek, samimiyet yolunun bize kapandığını göstermez. Bilakis, insanın kendisini dürüstçe görebilmesi, değişim için önemli bir başlangıçtır.
El Habîr isminin yanında anılan Latîf ismi de bu tefekküre ayrı bir incelik kazandırır. Mülk sûresindeki ayet, Allah’ın Latîf ve Habîr olduğunu birlikte bildirir. Latîf, ilahî lütuf ve incelik anlamlarını hatırlatırken Habîr, her şeyin iç yüzünden haberdar oluşu bildirir. Bu iki ismi birlikte düşündüğümüzde, insanın iç dünyasına dair önemli bir denge belirir: Allah bizim yalnızca ne yaptığımızı değil, hangi kırılganlıklar ve hangi şartlar içinde yaşadığımızı da bilir. Bununla birlikte insanın sorumluluğu ortadan kalkmaz. Bilmek, yanlışı doğruya dönüştürmez; fakat insanın kendisini çaresizliğe mahkûm etmeden tövbe etmesine, öğrenmesine ve yeniden yönelmesine imkân veren bir anlayışın kapısını açar.
Bazı yaralar hemen iyileşmez. Bazı kırgınlıklar, üzerinden uzun zaman geçse bile belirli anlarda yeniden kendini hatırlatır. İnsan bazen neye üzüldüğünü bilir, fakat bu üzüntünün içindeki bütün izleri bir anda çözemeyebilir. Böyle zamanlarda kendisine karşı merhametli olmak gerekir. Her şeyi hemen anlamak, her acıyı bir anda aşmak ve her soruya aynı gün cevap bulmak zorunda değiliz. Kendimizi tanımak da zaman isteyen bir yolculuktur.
Rabbimizin bizi bilmesi, yaşadığımız her olayın sebebini mutlaka anlayacağımız veya her acının ardındaki hikmeti kesin biçimde çözeceğimiz anlamına gelmez. İnsan her hadisenin bütün yönlerini kavrayamaz. Bazı soruların cevabı zamanla belirginleşir, bazıları ise insanın bilgisi içinde bütünüyle açıklığa kavuşmayabilir. Tevekkül, bütün soruların cevabını bulmuş gibi davranmak değil; anlayamadığımız yerde de sorumluluğumuzu yerine getirerek Allah’a yönelmektir.
El Habîr ismini düşünürken insanın kendi kalbine karşı dürüst olması kadar başkalarının kalpleri hakkında acele hüküm vermemesi de önemlidir. Çünkü Allah’ın insanın gizli niyetlerini bildiğini kabul ediyorsak, bizim bilmediğimiz niyetler konusunda daha ihtiyatlı davranmamız gerekir. Bir insanın neden sustuğunu, bir iyiliği hangi duyguyla yaptığını veya bir davranışın ardında hangi korkunun bulunduğunu her zaman bilemeyiz. Görünen davranışı değerlendirebilir, yanlış gördüğümüz bir tutuma karşı sınır koyabiliriz; fakat bir başkasının bütün iç dünyasını bildiğimizi iddia edemeyiz.
Bu ayrım, hem adaletin hem de merhametin temelidir. Merhamet, yanlışı görmezden gelmek değildir. Adalet de bir insanı tek bir davranışına indirgemek değildir. İnsan, davranışlarının sorumluluğunu taşırken aynı zamanda değişme ve olgunlaşma imkânına da sahiptir. Bizim vazifemiz, kendi niyetimizi arındırmaya çalışmak, davranışlarımızı düzeltmek ve başkalarının bilmediğimiz iç dünyaları hakkında kesin hükümlerden sakınmaktır.
El Habîr ismini kendi nefsimiz üzerinde tefekkür etmek, insanı murakabe denilen iç dikkat hâline de yaklaştırır. Murakabe, Allah’ın her şeyden haberdar olduğunu bilerek yaşamak ve bu bilincin insanın niyetlerine, sözlerine ve davranışlarına yön vermesine izin vermektir. Bu, sürekli bir korku içinde yaşamak değildir. Aksine, insanın kendi içindeki dağınıklığı fark etmesi, kendisine karşı dürüst olması ve hayatını daha bilinçli biçimde sürdürmesidir.
İnsan dış dünyayı düzeltmek için büyük çaba harcayabilir. Evini düzenler, işlerini planlar, ilişkilerini yoluna koymaya çalışır. Fakat kendi iç dünyasında neler biriktiğini hiç sormazsa, dışarıdaki düzenin içinde bile huzursuz kalabilir. Biriktirdiği kıskançlık, dile getirmediği öfke, sürekli başkalarıyla kıyaslanma ihtiyacı veya takdir edilme arzusu zamanla davranışlarına yön verebilir. Bu duygular fark edilmediğinde insan, kendi içindeki eğilimlerin etkisi altında yaşadığını bile anlamayabilir.
Kendinden haberdar olmak, işte bu noktada önem kazanır. İnsan kalbinde neyin büyüdüğüne dikkat etmeyi öğrenir. Bir başkasının başarısı karşısında duyduğu huzursuzluğu fark ettiğinde kendisini yalnızca suçlamak yerine, bu duygunun hangi eksiklik hissinden beslendiğini araştırabilir. Bir iyilik yaptığında görülme arzusunu fark ederse, iyiliğini terk etmek yerine niyetini arındırmaya çalışabilir. Öfkelendiğinde öfkesini inkâr etmeden onun kendisini yönetmesine engel olabilir. Böylece iç dünyasını tanımak, yalnızca bir düşünce değil, davranışlarını dönüştüren bir sorumluluk hâline gelir.
Bu yolculukta insanın kendisine karşı dürüst olması kadar ümitli olması da gerekir. Çünkü insan yalnızca hatalarından ibaret değildir. İçinde iyiliğe yönelme, öğrenme, tövbe etme ve yeniden başlama imkânı da vardır. Geçmişte yanlış bir karar vermiş olmak, gelecekte de aynı kararı vermek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Kalbimizde karanlık bir tarafı fark etmek, bütün kalbimizin karanlık olduğu anlamına gelmez. Önemli olan, fark ettiğimiz hakikatin karşısında nasıl bir tutum alacağımızdır.
Peygamber Efendimizden nakledilen sahih bir hadiste, Allah’ın insanların suretlerine ve mallarına değil, kalplerine ve amellerine baktığı bildirilir. Bu hadis, dış görünüşün ve maddî imkânların insanın gerçek değerini tek başına belirlemediğini hatırlatır. Kalbin niyeti ile davranışın niteliği birlikte önem taşır. Samimiyet, yalnızca insanın içinde taşıdığı bir duygu olarak kalmamalı; sözlerine, kararlarına ve başkalarına karşı tutumuna da yansımalıdır.
Öyleyse El Habîr ismiyle kurduğumuz bağ, bizi yalnızca gizli duygularımızı düşünmeye değil, o duyguların hayatımızda neye dönüştüğünü görmeye de çağırır. Kalbimizde kin varsa onu beslememek için ne yapıyoruz? Birine haksızlık ettiysek bunu kabul edip telafi etmeye hazır mıyız? Bir iyilik yaptığımızda karşılık beklediğimizi fark ediyorsak, bu beklentiyi nasıl arındırabiliriz? Kendimizi savunmakla kibir arasında, sabretmekle haksızlığa boyun eğmek arasında nasıl bir ayrım yapıyoruz?
Bu soruların cevapları her zaman kolay değildir. Fakat insanın kendisine yönelttiği samimi bir soru bile bazen uzun süredir kapalı duran bir kapının aralanmasına vesile olabilir. Burada amaç kusursuz görünmek değil, hakikate daha yakın yaşamaktır. Çünkü insanın olgunlaşması, hiç hata yapmamasından çok, hatasını fark ettiğinde nasıl bir yöneliş gösterdiğiyle ilgilidir.
Bazen en büyük yalnızlığımız, anlaşılmadığımızı düşünmemizden doğar. Kendimizi anlatmaya çalışır, kelimeler bulur, yaşadıklarımızı başkalarının anlayabileceği bir biçime sokmaya uğraşırız. Yine de içimizde tarif edemediğimiz bir taraf kalır. İnsanların bizi bütünüyle anlamasını beklemek, onları da kendi sınırlılıkları içinde unutmamak gerekir. Hiçbir insan başka bir insanın iç dünyasını bütünüyle kuşatamaz. Fakat anlaşılmadığımızı düşündüğümüz her an, kendimizi bütünüyle sahipsiz saymak zorunda da değiliz.
Allah’ın El Habîr olduğunu hatırlamak, insanın kendi iç dünyasını O’na açmasına vesile olabilir. Bunun için her zaman uzun cümlelere ihtiyaç yoktur. Bazen yalnızca içten bir dua yeterlidir. Bazen ne hissettiğimizi bile tam olarak bilmeden ellerimizi açarız. Bazen de sessizce oturup içimizden geçenleri anlamaya çalışırız. Dua, insanın bütün sorularını bir anda ortadan kaldıran bir işlem değildir. Fakat insanın acısını, ümidini ve yönelişini Allah’a arz ettiği samimi bir kulluk hâlidir.
İçimizde taşıdığımız her yükü tek başımıza çözmek zorunda olduğumuzu düşünmemeliyiz. Dua etmek, gerektiğinde güvendiğimiz insanlarla konuşmak, yaşadığımız güçlüğü anlamaya çalışmak ve ihtiyaç duyduğumuz desteği aramak birbirine aykırı değildir. Manevî yöneliş, insanın sebeplere başvurmasını engellemez. Aksine, sorumluluğunu daha bilinçli biçimde yerine getirmesine yardımcı olabilir.
Şimdi bir an için kendimize dönelim. Belki uzun zamandır adını koyamadığımız bir yorgunluk taşıyoruz. Belki birine söyleyemediğimiz bir kırgınlık, kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız bir pişmanlık veya geleceğe dair bir endişe içimizde yer tutuyor. Bunların hepsini hemen çözmek zorunda değiliz. Önce onları dürüstçe görebilir, sonra hangisi için tövbe etmemiz, hangisi için bir adım atmamız, hangisi için sabretmemiz ve hangisi için yardım istememiz gerektiğini düşünmeye başlayabiliriz.
El Habîr ismi bize, içimizde saklı kalan hiçbir hakikatin Allah’a gizli olmadığını hatırlatır. Bu bilinç, kusurlarımızı örtüp kendimizi olduğumuzdan farklı gösterme ihtiyacını azaltabilir. Çünkü insan, kendisini Allah’a karşı gizleyemeyeceğini idrak ettiğinde gösterişten uzaklaşmaya ve samimiyete yaklaşmaya çalışır. Artık asıl mesele başkalarının bizi nasıl gördüğü değil, kendi niyetlerimizi ne kadar dürüstçe ele aldığımızdır.
Belki de iç huzura giden yol, kendimizi herkese anlatabilmekten önce, kendi içimizdeki hakikati inkâr etmemeyi öğrenmekle başlar. Her duygumuzu doğru kabul etmek zorunda değiliz; fakat onu fark etmekten de kaçmamalıyız. Her düşüncemiz eyleme dönüşmek zorunda değildir; fakat hangi düşünceyi beslediğimizden sorumluyuz. Her yarayı hemen iyileştiremeyiz; fakat iyileşmeye doğru bir adım atabiliriz.
Bizi yaratanın bizi bildiğini düşünmek, işte böyle bir sorumluluğu ve umudu birlikte taşır. İnsan kendi iç dünyasına bakarken yalnızca kusurlarını görmemeli; kendisine verilmiş iyilik imkânlarını da fark etmelidir. Niyetini düzeltebilir, bir gönlü incittiyse özür dileyebilir, haksızlık ettiyse telafi etmeye çalışabilir, kendisine haksızlık yapıldığında ise doğru sınırları koruyabilir. Böylece ilahî ilim karşısındaki farkındalık, insanı edilgenliğe değil, daha bilinçli bir kulluğa yöneltir.
Şimdi gelin, içimizde taşıdığımızı Rabbimize arz ederek bu tefekkürü bir duayla tamamlayalım.
Allah’ım, kalbimizde sakladığımızı da sen biliyorsun, dilimize getiremediğimizi de. Niyetlerimizin açık olanını da gizli kalanını da senin ilmin kuşatıyor. Bize kendimizi dürüstçe görmeyi, hatalarımızı kabul etmeyi ve doğrulmak için samimi adımlar atmayı nasip eyle.
Ya Rabbi, kalbimizde büyüttüğümüz kinleri, kıskançlıkları, gösteriş arzularını ve bizi hakikatten uzaklaştıran nefsanî eğilimleri fark etmeyi bize öğret. Bizi kusurlarımızı inkâr edenlerden değil, onları görüp ıslah etmeye çalışanlardan eyle. Bir gönlü incittiysek gönül almayı, haksızlık ettiysek telafi etmeyi, haksızlığa uğradıysak adaletten ayrılmadan hakkımızı aramayı nasip eyle.
Allah’ım, adını koyamadığımız acılarımıza anlayış, taşıyamadığımız yüklerimize dayanma gücü ver. İçimizdeki karışıklığı hakikati arayarak çözmeyi, çaresiz hissettiğimizde sana yönelmeyi ve ihtiyaç duyduğumuzda doğru kapıları çalmayı nasip eyle. Bize başkalarının kalpleri hakkında acele hüküm vermekten sakınan bir basiret, kendi nefsimizi hesaba çekebilen bir samimiyet ve kusurlarımız karşısında ümidimizi koruyabilen bir kalp ihsan eyle.
Ya Rabbi, bizi yalnızca güzel görünen amellere değil, güzel niyetlere ve doğru davranışlara da yönelt. Dilimizi doğruluktan, kalbimizi merhametten, ellerimizi iyilikten ayırma. Bilgimizi kibir sebebi değil, hikmete ve güzel ahlâka açılan bir yol eyle.
Sen Latîf’sin, Sen Habîr’sin. Bizi iç dünyamızın hakikatinden kaçmayan, sana yönelişinde samimi olan ve her gün biraz daha güzelleşmeye çalışan kullarından eyle. Dualarımızı kabul buyur, kusurlarımızı bağışla, kalplerimizi hakikate aç ve son nefesimize kadar rızana uygun bir hayat sürmeyi bizlere nasip eyle.
Âmin.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle. Hepinizi Rabbimize emanet ediyorum. Sevgiyle, huzurla ve gönül açıklığıyla kalın.
