Şu an nefes alıyoruz. Kalbimiz atıyor, kanımız bedenimizin içinde dolaşıyor, hücrelerimiz kendilerine özgü görevlerini yerine getiriyor. Bütün bunların gerçekleşmesi için her an bilinçli bir emir vermiyoruz. Uyumaya daldığımızda da hayatımızın pek çok işleyişi devam ediyor. Biz dinlenirken bedenimiz çalışıyor, biz farkında değilken sayısız süreç kendi düzeni içinde sürüyor. İnsan, bütün bunları çoğu zaman ancak bir aksaklık yaşandığında fark ediyor. Oysa her gün, her saat, hatta her nefeste, varlığımızın ne kadar çok yönünün kendi irademizin doğrudan kontrolü dışında işlediğine şahitlik ediyoruz.
Peki insan, kendisinin yönetmediği bu kadar çok sürecin ortasında nasıl bir varlık olduğunu hiç düşünüyor mu? Kendisine emanet edilen hayatı ne kadar tanıyor? Sahip olduğunu düşündüğü bedenin, ömrün, aklın ve kalbin ne kadarını kendi gücüyle ayakta tutabiliyor?
Bu sorular bizi Esmâü’l Hüsnâ’nın derin anlamlarından birine, El Hafîz ismine götürüyor.
El Hafîz, Allah Teâlâ’nın koruyan, muhafaza eden ve her şeyi bilgisiyle kuşatan olduğunu ifade eden güzel isimlerindendir. Bu ismin anlamı üzerinde düşünmek, yalnızca dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunmayı istemek değildir. Aynı zamanda varlığımızın ne kadar sınırlı olduğunu, hayatımızın ne kadar çok yönünün bize emanet edildiğini ve insanın kendi gücünü mutlaklaştırmaması gerektiğini fark etmektir.
Biz çoğu zaman hayatı kendi çabamızla ayakta tuttuğumuzu düşünürüz. Planlar yapar, önlemler alır, geleceğimizi düzenlemeye çalışırız. Elbette bütün bunlar gereklidir. İnsan kendisine emanet edilen hayatı korumak için tedbir almalı, sağlığına dikkat etmeli, sorumluluklarını yerine getirmeli ve yanlışlardan uzak durmaya çalışmalıdır. Fakat bütün bu gayretlerin yanında, her şeyi kontrol edemediğimiz gerçeği de vardır. Bazen en ince ayrıntısına kadar hazırladığımız planlar değişir. Bazen beklemediğimiz bir gelişme bütün hesaplarımızı yeniden gözden geçirmemizi gerektirir. Bazen de insan, elinden gelen her şeyi yaptığı hâlde sonucun kendi istediği gibi olmayabileceğini kabul etmek zorunda kalır.
İşte El Hafîz ismi, bu sınırlılığın içinde kulluk bilincini yeniden hatırlatır. İnsan tedbir alır, fakat kendisini her şeyin mutlak hâkimi sanmaz. Çaba gösterir, fakat bütün sonuçların yalnızca kendi iradesiyle belirlendiğini düşünmez. Sahip olduklarını korumaya çalışır, fakat onların sonsuza kadar kendi kontrolünde kalacağını varsaymaz. Çünkü insanın gücü değerlidir ama sınırlıdır; sorumluluğu vardır ama her şeye yetmez.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hûd sûresinin 57. âyetinde Hz. Hûd’un kavmine hitabının sonunda şu ifade yer alır: “Şüphesiz Rabbim, her şeyi gözetip koruyandır.” Bu ifade, El Hafîz ismi üzerinde tefekkür etmek için güçlü bir başlangıçtır.
Hz. Hûd, kavmini Allah’a kulluğa çağırırken onların itirazlarıyla ve tehditleriyle karşılaşır. Böyle bir ortamda insanın dayanakları sarsılabilir. Çevresindeki insanların desteğini kaybettiğinde kendisini güçsüz hissedebilir. Fakat Hz. Hûd’un sözündeki güven, insanların desteğine bağlı olmayan bir kulluk bilincini ortaya koyar. O, Rabbine dayanır ve her şeyin O’nun bilgisi dışında kalmadığını bildirir.
Burada önemli bir ayrım vardır. Allah’a güvenmek, insanın hiçbir tehlikeyle karşılaşmayacağı veya her olaydan dünyadaki beklentilerine uygun biçimde korunacağı anlamına gelmez. Peygamberlerin hayatlarında da zorluklar, kayıplar ve ağır imtihanlar vardır. El Hafîz ismine iman etmek, her sıkıntının mutlaka hemen ortadan kalkacağını düşünmekten ziyade, hayatımızın ve yaptıklarımızın Allah’ın bilgisi dışında olmadığını kabul etmektir. İnsan bu inançla korkusunu inkâr etmeden, gerekli tedbirleri alarak ve sorumluluğunu sürdürerek Rabbine yönelebilir.
Bazen insanın en büyük korkusu yalnızca bir şeyini kaybetmek değildir. Bazen asıl korktuğu şey, kaybın ardından kendisinin de dağılmasıdır. Bir ilişkinin sona ermesi, bir yakınını kaybetmek, uzun süredir emek verdiği bir işin bozulması veya geleceğe dair planlarının değişmesi insanın iç dünyasında derin izler bırakabilir. İnsan yalnızca yaşadığı olayı değil, o olaydan sonra kendisi hakkında kurduğu cümleleri de taşımaya başlar.
“Artık eskisi gibi olamayacağım.”
“Bundan sonra hiçbir şeye güvenemem.”
“Bu acının içinden çıkamayacağım.”
Bazen yaşadığımız olaydan daha ağır hâle gelen şey, geleceğin tamamını bugünkü acımızın içinden değerlendirmemizdir. Şimdiki duygumuzu kalıcı bir hükme dönüştürürüz. Bugün kırıldığımız için yarının da mutlaka kırgınlıkla geçeceğini düşünürüz. Bugün yalnız hissettiğimiz için hayatımızın bütünüyle yalnızlıktan ibaret olacağına inanırız. Oysa insanın bugün hissettiği şey gerçektir; fakat bu duygu, geleceğin bütününü kesin olarak açıklamaz.
El Hafîz ismi üzerinde tefekkür etmek, insanın kendi iç dünyasına daha dikkatli bakmasına yardımcı olabilir. Kalbimizin yaşadığı her duyguyu hemen çözmek zorunda olmadığımızı, bazı soruların cevabını zaman içinde arayabileceğimizi ve kendimizi yalnızca en zor anımızla tanımlamamak gerektiğini hatırlayabiliriz. Bu, bütün acıların kendiliğinden geçeceği anlamına gelmez. Bazı yaralar zaman, emek, destek ve sabır ister. Fakat bir acının varlığı, insanın bütün varlığının o acıdan ibaret olduğu anlamına da gelmez.
İnsanın içinde aynı anda farklı duygular bulunabilir. Birini severken ona kırılmış olabilir. Geleceğe umutla bakarken bir yandan korku duyabilir. İnancını korumaya çalışırken zihninde cevap aradığı sorular bulunabilir. Bir konuda güçlü hissederken başka bir konuda kendisini son derece yetersiz görebilir. İnsan, bu farklı duyguların hepsini aynı anda yaşayabildiği için çelişkili bir varlık olduğunu düşünebilir. Oysa duyguların birbiriyle çatışması, insanın mutlaka bozulduğu veya bütünlüğünü kaybettiği anlamına gelmez.
Burada önemli olan, duygularımızın varlığını inkâr etmeden onlarla nasıl ilişki kurduğumuzdur. Korku hissetmek, mutlaka korkunun yönlendirdiği şekilde davranmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Öfkelenmek, öfkemizi başkasına zarar vermek için kullanmamızı gerektirmez. Birine kırılmak, bütün ilişkilerimizi güvensizlik üzerine kurmamız gerektiğini göstermez. Şüphe duymak da her zaman inancın bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. İnsan, duygularını fark ederek onların içinden daha bilinçli bir yol seçebilir.
El Hafîz isminin bu noktada bize hatırlattığı şey, hayatımızın bütünlüğünü korumaya yönelik bir tefekkürdür. Ancak bu düşünceyi, Allah’ın bütün duygularımızı hiçbir değişime uğratmadan aynı şekilde muhafaza ettiği veya yaşadığımız her acının mutlaka belirli bir ilahî amaç taşıdığı şeklinde kesinleştirmemeliyiz. Böyle bir hükmü her olay için verecek bilgiye sahip değiliz. Bunun yerine, yaşadığımız duyguları inkâr etmeden Rabbimize yönelmeyi, kendimize karşı daha merhametli ve davranışlarımıza karşı daha sorumlu olmayı öğrenebiliriz.
Kur’ân-ı Kerîm’de Bakara sûresinin 286. âyetinde şöyle buyrulur: “Allah hiçbir kimseyi gücünün yettiğinden başkasıyla yükümlü kılmaz.”
Bu âyet, insanın sorumluluğunu ve kulluğunu düşünürken önemli bir ölçü sunar. Fakat onu, yaşadığımız her yükün mutlaka kolayca taşınabileceği veya insanın yardım almadan her sıkıntının üstesinden gelmesi gerektiği biçiminde yorumlamamak gerekir. İnsan bazen çok yorulur, bazen ne yapacağını bilemez, bazen de tek başına taşıyamadığı bir meseleyle karşılaşır. Yardım istemek, danışmak, tedavi aramak veya bir başkasının desteğine ihtiyaç duymak insanın değerini azaltmaz. Aksine, kendi sınırlarını tanıması ve kendisine emanet edilen hayatı koruması bakımından gerekli olabilir.
El Hafîz ismi üzerinde düşünen insan, kendisine emanet edilen bedeni ve ruhsal iyilik hâlini de gözetmeye çalışır. Yorulduğunda dinlenmeyi, gerektiğinde destek istemeyi, zarar gördüğü bir ortamdan uzaklaşmayı ve kendisini koruyacak sınırlar koymayı öğrenebilir. Manevi teslimiyet, insanın kendi ihtiyaçlarını görmezden gelmesi değildir. Allah’a güvenmek, bize verilen aklı, iradeyi ve imkânları kullanmamıza engel olmaz. Tam tersine, bunları sorumlulukla kullanmak da kulluk bilincinin bir parçasıdır.
İnsan bazen korunmayı yalnızca dışarıdan gelen bir tehlikenin engellenmesi olarak düşünür. Oysa kendimizi korumamız gereken başka alanlar da vardır. Dilimizi kırıcı sözlerden, niyetimizi gösterişten, kalbimizi haksızlığa alışmaktan, davranışlarımızı öfkenin kontrolsüzlüğünden korumaya çalışırız. Bir sırrı emanet olarak taşıyorsak onu başkasının zararına kullanmamaya dikkat ederiz. Bir insan bize güvenmişse bu güveni kendi çıkarımız için istismar etmemeye gayret ederiz. Elimizde bir sorumluluk varsa onu ihmal etmemeye çalışırız.
Böylece korunma düşüncesi, yalnızca kendimize dönük bir beklenti olmaktan çıkar. İnsan başkalarının hakkını ve güvenini korumaya da yönelir. Bir başkasının mahremiyetini gözetmek, verdiğimiz sözü tutmak, bize emanet edilen bir işi özenle yapmak ve güçsüz durumda olan birini incitmemek de muhafaza bilincinin hayatımızdaki yansımaları olabilir. Allah’ın koruyucu oluşu üzerinde tefekkür eden kul, kendisine verilen emanetleri koruma sorumluluğunu da hatırlamalıdır.
Tasavvufî düşüncede insanın kendi iç dünyasını gözlemlemesi ve niyetlerini sorgulaması önemli bir yer tutar. Bu muhasebe sırasında insan, kendisini her zaman güçlü, tutarlı ve kusursuz görmek zorunda olmadığını anlar. Bazen kendi içinde birbiriyle mücadele eden arzular fark eder. Bir yanı doğruyu yapmak isterken diğer yanı kolay olana yönelir. Bir yanı affetmek isterken diğer yanı öfkesini bırakmakta zorlanır. Bir yanı Allah’a güvenmek isterken diğer yanı geleceğin belirsizliğinden korkar.
Bu çatışmaları fark etmek, insanın kendisini mahkûm etmesi için değil, kendisini tanıması için bir fırsat olabilir. İnsan, içinden geçen her düşüncenin peşinden gitmek zorunda değildir. Her arzusunu gerçekleştirmek, her korkusunu gerçek kabul etmek veya her duygusunu kesin bir hükme dönüştürmek zorunda da değildir. Duygularını tanıyabilir, niyetlerini gözden geçirebilir ve davranışlarını seçerken değerlerini dikkate alabilir. Bu süreç zaman alabilir; fakat samimi bir muhasebe, insanın daha bilinçli yaşamasına yardımcı olabilir.
El Hafîz ismiyle zikir ve tefekkür de bu bilinç içinde ele alınmalıdır. Zikir, Allah’ı anmak ve kalbi O’na yöneltmek için yapılan bir ibadettir. Belirli bir ismi anmak, o ismin anlamı üzerinde düşünmek ve bu anlamı davranışlarımızla ilişkilendirmek, manevi hayatımıza derinlik katabilir. Ancak bir zikrin belirli sayıda veya belirli bir süre boyunca yapılmasının her insan için kesin bir sonuç doğuracağını söylemek doğru olmaz. Zikir, hayatın bütün sorumluluklarının yerine geçen bir yöntem değildir; kulluk hayatının bir parçasıdır.
El Hafîz ismini tefekkür etmek isteyen kişi, sessiz bir vakitte oturup dikkatini bir süreliğine sakinleştirebilir. Rahat bir duruş alabilir, nefesinin doğal akışını fark edebilir ve ardından ismi yavaşça anabilir. Nefesi yalnızca kendi gücüyle meydana getirdiği bir şey gibi görmeden, hayatın kendisine verilmiş bir nimet olduğunu hatırlayabilir. Kalbinde hangi duyguların bulunduğunu gözlemleyebilir: Korku mu, kırgınlık mı, huzur mu, belirsizlik mi? Bunları hemen ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, önce oldukları gibi fark edebilir.
Sonra kendisine şu soruları sorabilir: Bugün neyi korumam gerekiyor? Hangi davranışım bir başkasının güvenini zedeliyor? Hangi düşünce beni gereksiz yere tüketiyor? Hangi sorumluluğu erteledim? Nerede yardım istemem gerekiyor? Bu sorular, zikri yalnızca dilde tekrarlanan bir kelime olmaktan çıkarıp insanın hayatına yön veren bir muhasebeye dönüştürebilir.
İnsan bu tefekkür sırasında kendisini bir anda bütünüyle değişmiş hissetmeyebilir. Zihni dağılabilir, düşünceleri başka yerlere gidebilir veya beklediği huzuru hemen bulamayabilir. Bunlar, manevi yönelişin değersiz olduğu anlamına gelmez. İnsan kendisine zaman tanımalı, ibadetini bir performans sınavına çevirmemeli ve her deneyimden kesin sonuçlar çıkarmamalıdır. Esas olan, Allah’ı anmaya samimiyetle yönelmek ve bu yönelişi hayatın sorumluluklarından koparmamaktır.
El Hafîz ismi üzerinde tefekkür ettiğimizde, kendimizi her türlü acıdan uzak tutabileceğimiz yönünde bir garanti aramak yerine daha derin bir soruya yönelebiliriz: Hayatımın kontrol edemediğim yönleri karşısında nasıl bir kul olmak istiyorum? Her şey istediğim gibi ilerlemediğinde de sorumluluğumu koruyabilir miyim? Korkularımı inkâr etmeden doğru olanı yapabilir miyim? Kendime ve başkalarına emanet edilenleri gözetebilir miyim?
Bu soruların cevabı, yalnızca düşüncelerimizde değil, günlük davranışlarımızda da ortaya çıkar. Birine verdiğimiz sözü tutmakta, öfkelendiğimizde dilimizi korumakta, başkasının sırrını saklamakta, bedenimizin ihtiyaçlarını gözetmekte ve zorlandığımızda yardım istemekte… Bazen muhafaza etmek, büyük ve gösterişli bir davranış değildir. Küçük bir emaneti korumak, bir sözü tutmak, bir insanın mahremiyetine saygı göstermek veya bir yanlışı yapmadan önce durup düşünmek de bu bilincin parçalarıdır.
İnsan hayatının bütününü tek başına kontrol edemez. Fakat kendi sorumluluğuna düşen alanlarda dikkatli davranabilir. Gelecekte ne olacağını bütünüyle bilemez. Fakat bugünün içinde doğru kararlar almaya çalışabilir. Bütün korkularını bir anda ortadan kaldıramaz. Fakat korkularının kendisini yönetmesine izin vermemek için destek alabilir ve yeni yollar öğrenebilir. İşte teslimiyet, insanın bu sınırlılıkları kabul ederek çabasını sürdürmesinde anlam kazanır.
El Hafîz ismi bize hem korunma ihtiyacımızı hem de emanet bilincimizi hatırlatsın. Sahip olduğumuz nimetleri kendimizin mutlak mülkü sanmadan koruyalım. Bedenimize, zamanımıza, ilişkilerimize ve sorumluluklarımıza özen gösterelim. Kalbimizdeki korkuları inkâr etmeden Rabbimize yönelip yardım isteyelim. Her şeyi kontrol edemediğimizi kabul ederken elimizden geleni yapmaktan vazgeçmeyelim.
Allah’ım, Sen El Hafîz’sin. Bize emanet ettiğin ömrü, bedeni, aklı ve kalbi koruma bilinci ihsan eyle. Bizi kendi sorumluluklarımızı ihmal etmekten, başkalarının güvenini zedelemekten ve korkularımızın içinde yolumuzu kaybetmekten muhafaza eyle. Kalplerimize feraset, davranışlarımıza ölçü, niyetlerimize samimiyet ver.
Rabbim, kontrol edemediğimiz şeyler karşısında Sana güvenmeyi, kontrol edebildiğimiz alanlarda ise sorumlulukla hareket etmeyi nasip et. Bizi acılarımızı inkâr edenlerden değil, onları doğru biçimde taşımanın yollarını arayanlardan eyle. Zorlandığımızda yardım istemeyi, yanıldığımızda hatamızı kabul etmeyi ve başkalarına emanet edilenleri korumayı öğret bize.
Ya Hafîz, dilimizi incitmekten, kalbimizi kibirden, ellerimizi haksızlıktan koru. Bize emanet edilen sırları, güvenleri ve sorumlulukları hakkıyla muhafaza edebilmeyi nasip et. Korkularımız karşısında basiret, belirsizlikler karşısında sabır, zorluklar karşısında doğru adım atacak cesaret ver. Bizi hem Senin korumana sığınan hem de kendisine ve başkalarına emanet edilenleri özenle gözeten kullarından eyle. Âmin.
Esmâü’l Hüsnâ ile kişisel dönüşüm yolculuğumuzun bu bölümünde El Hafîz ismi üzerinde tefekkür ettik. Rabbimiz bu ismin anlamını hayatımızda sorumluluk, güven, merhamet ve kulluk bilinciyle yaşayabilmeyi nasip eylesin. Bir sonraki bölümde yeniden buluşmak dileğiyle… Allah’a emanet olun. Huzurla ve sevgiyle kalın.
