# EL HÂFID: GÖNÜLDEKİ KİBRİN DÜŞÜŞÜ VE HAKİKATİN TERAZİSİ
İnsan bazen hayatın içinde yükseldiğini zannederken, farkında olmadan kendi hakikatinden uzaklaşır. Bir makam elde eder, kendisine gösterilen saygıyı kendi değerinin ölçüsü sayar. Bir başarı kazanır, o başarının ardındaki imkânları ve kendisine uzanan elleri unutur. Zamanla sahip olduklarını kendisine verilmiş bir emanet olarak görmekten çıkar, sanki her şeyin mutlak sahibiymiş gibi davranmaya başlar. İnsanların sözlerini dinlemek zorlaşır, eleştiriye tahammülü azalır, başkalarının eksiklerini görmekte keskinleşirken kendi kusurlarına karşı körleşir. Dışarıdan bakıldığında yükselen bir hayat vardır; fakat içeride, insanı hakikatten uzaklaştıran sessiz bir düşüş yaşanmaktadır.
İşte El Hâfid ismi, insanı bu görünmeyen düşüş üzerine düşünmeye çağırır. Çünkü her yükseliş gerçek bir yükseliş olmadığı gibi, her düşüş de insanın hakikat bakımından değersizleştiği anlamına gelmez. Bazen insanın toplum içindeki itibarı artarken gönlündeki tevazu azalabilir. Bazen makamını kaybeden biri, ilk defa kendisine ve başkalarına daha dürüst bakmayı öğrenebilir. Bazen alkışların ortasında insan kendi nefsinin sesine esir düşer; bazen de sessizliğin ve kaybın içinde kendisini yeniden tanımaya başlar.
El Hâfid, Allah’ın dilediğini alçaltmasını ifade eden ilahî isimdir. Esmâü’l Hüsnâ içinde bu isim, er-Râfi‘ ismiyle birlikte düşünüldüğünde yükselme ve alçalma hakikatinin iki yönünü hatırlatır. Fakat bu isimleri yalnızca insanların dünyevî makamlarının yükselmesi veya düşmesi şeklinde anlamak, mananın derinliğini daraltır. Tasavvufî tefekkür açısından asıl mesele, insanın hangi değerlere dayanarak yükseldiği ve hangi tutkuların esiri olarak kendi iç dünyasını alçalttığıdır.
Burada dikkat etmemiz gereken önemli bir nokta vardır. Başımıza gelen her kaybın El Hâfid isminin özel bir tecellisi olduğunu, her itibar kaybının mutlaka ilahî bir cezalandırma anlamına geldiğini söyleyemeyiz. İnsan hayatında hastalık, ekonomik güçlük, başarısızlık ve ayrılık gibi pek çok hadise yaşanabilir. Bunların her birinin ardındaki ilahî hikmeti kesin olarak bildiğimizi iddia etmek doğru değildir. Fakat yaşadığımız olaylar karşısında kendi tutumumuzu sorgulayabilir, sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkiyi yeniden değerlendirebiliriz. Çünkü insanın elinde olmayan hadiseler karşısında bile kendi ahlâkını, niyetini ve davranışlarını gözden geçirme imkânı vardır.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, kendisine verilen imkânları kendi mutlak kudretinin delili sanmasıdır. Oysa sahip olduğumuz makamlar, bilgi, güzellik, servet, sağlık ve itibar hayatımızın değişmez unsurları değildir. Bunlar belirli şartlar içinde bize emanet edilen imkânlardır. İnsan bu emanetlerin kıymetini bilmekle yükümlüdür; fakat onları kendisini başkalarından üstün görmenin gerekçesine dönüştürmemelidir.
Bir insanın makam sahibi olması onu kendiliğinden yüceltmez. Yüksek bir mevkiye gelmek, ahlâkın da yükseldiğini göstermez. Çok insan tarafından tanınmak, insanın hakikate daha yakın olduğu anlamına gelmez. Bir topluluğun önünde söz sahibi olmak, söylenen her sözün doğru olduğu manasına gelmez. Dünyevî yükseliş ile gönlün olgunlaşması arasında kendiliğinden bir bağ yoktur. Bu bağı kuran şey, insanın sahip olduğu imkânları nasıl kullandığıdır.
El Hâfid ismini tefekkür etmek, insanı kendi içindeki gizli kibri görmeye davet eder. Bu kibir her zaman açık bir üstünlük iddiası biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen insanın sürekli haklı çıkmak istemesinde gizlenir. Bazen başkasının başarısını küçümsemesinde, kendisine yapılan iyiliği unutmasında veya özür dilemeyi zayıflık saymasında belirir. Bazen de insanın kimseye ihtiyaç duymadığını düşünmesinde, her şeyi yalnızca kendi gücüyle başardığına inanmasında kendisini gösterir.
Kibir, insanın yalnızca kendisini beğenmesi değildir. Kimi zaman insan kendi değerini korumak adına başkalarını değersizleştirir. Kimi zaman bir hatasını kabul etmemek için gerçeği eğip büker. Kimi zaman kendisine gösterilen saygıyı hak görürken başkalarına aynı saygıyı göstermeyi ihmal eder. Böylece insan, dışarıdan güçleniyor gibi görünse de iç dünyasında daralır. Çünkü kibir, insanın hakikati olduğu gibi görmesine engel olur. Kendi eksiklerini kabul edemeyen kişi, onları düzeltme imkânını da giderek kaybeder.
Bu yüzden insanın kendisine sorması gereken soru şudur: Ben gerçekten yükseliyor muyum, yoksa yalnızca başkalarının gözünde büyümeye mi çalışıyorum? Bir başarı kazandığımda daha adil ve merhametli mi oluyorum, yoksa başkalarının kusurlarına daha mı az tahammül ediyorum? Bir makama geldiğimde sorumluluğumun arttığını mı düşünüyorum, yoksa artık başkalarından üstün olduğuma mı inanıyorum?
Bu soruların cevapları, insanın kendi iç dünyasını tanıması bakımından önemlidir. Çünkü nefsin en ince oyunlarından biri, insana kendi kusurlarını bile erdem gibi göstermesidir. Sertliğini kararlılık, kibirini özgüven, bencilliğini bağımsızlık, başkalarını küçümsemesini ise üstün kavrayış olarak yorumlayabilir. İnsan kendisini sorgulamayı bıraktığında, yanlışları için gerekçeler üretmekte ustalaşır. Böylece dışarıdaki itibarını korumaya çalışırken içerideki hakikatinden uzaklaşabilir.
Kur’an-ı Kerîm’de Vâkıa sûresinin üçüncü ayetinde kıyamet gününün niteliği anlatılırken “hâfidatun râfi‘ah” ifadesi geçer. Bu ifade, alçaltan ve yükselten bir hadisenin dehşetini bildirir. Ayeti kendi iç dünyamız üzerine düşünürken bir tefekkür vesilesi olarak ele alabiliriz: İnsan, hayatında yükselttiği değerleri ve küçülttüğü hakikatleri yeniden gözden geçirmelidir. Ancak ayetin doğrudan bağlamının kıyamet günü olduğunu unutmamak gerekir. Onu insanın her kişisel sarsıntısının mutlaka ilahî bir yükselişle sonuçlanacağının kanıtı olarak yorumlamak doğru değildir.
Yine de bu ayetin hatırlattığı alçalma ve yükselme karşıtlığı, insanın kendi hayatına dönüp bakması için güçlü bir vesile olabilir. Çünkü insan bazen neyi büyüttüğünü, neyi küçülttüğünü fark etmeden yaşar. Bir miktar para uğruna doğruluktan uzaklaşabilir. Bir makam uğruna başkasının hakkını görmezden gelebilir. Bir insanın takdirini kazanmak için kendi değerlerinden ödün verebilir. Alkışları çoğaltırken vicdanının sesini azaltabilir.
İşte asıl sorgulanması gereken, hayatımızda neyin büyüdüğüdür. Malımız mı, merhametimiz mi? İtibarımız mı, adaletimiz mi? Bilgimiz mi, tevazuumuz mu? Başkaları üzerindeki etkimiz mi, kendimize karşı dürüstlüğümüz mü?
Dünya nimetlerini bütünüyle terk etmek, bu tefekkürün zorunlu sonucu değildir. İnsan çalışabilir, meslek sahibi olabilir, bir iş kurabilir, para kazanabilir, başarı elde edebilir ve toplum içinde saygın bir yer edinebilir. Bunların hiçbiri tek başına manevî uzaklığın göstergesi değildir. Önemli olan, insanın sahip olduğu imkânları hangi niyetle kullandığı ve bu imkânların kendi kalbini nasıl etkilediğidir.
Bir geminin su üzerinde ilerleyebilmesi için suya ihtiyacı vardır; fakat su geminin içine dolarsa onu batırabilir. Dünya nimetleri de insanın hayatında böyle bir yere sahip olabilir. İnsan dünyada yaşar, çalışır, kazanır ve sorumluluklarını yerine getirir. Fakat bütün değerini kazandığı paraya, sahip olduğu unvana veya başkalarının kendisine gösterdiği ilgiye bağlarsa, bu imkânlar zamanla onun iç dünyasını yönetmeye başlar.
Bir gün makamı elinden alındığında yalnızca görevini değil, kendisini de kaybetmiş gibi hissedebilir. İnsanlar artık kendisini eskisi kadar aramadığında değersizleştiğini düşünebilir. Maddî imkânları azaldığında bütün kimliğinin çöktüğünü sanabilir. Çünkü kendisini sahip olduklarıyla özdeşleştirmiştir. Oysa insanın değeri, yalnızca elinde tuttuğu şeylerin toplamı değildir. Ahlâkı, niyeti, sorumluluk anlayışı, merhameti ve doğruluğu da onun hayatını biçimlendiren temel unsurlardır.
El Hâfid ismini tefekkür etmek, kayıpları romantikleştirmek veya acıların mutlaka iyi sonuçlar doğuracağını ileri sürmek değildir. Bazen bir kayıp gerçekten ağırdır ve insanın desteğe ihtiyacı vardır. Bazen yaşanan bir haksızlığın karşısında hakkını aramak gerekir. Bazen bir başarısızlığın ardından yeni bir plan yapmak, hataları belirlemek ve yeniden çalışmak gerekir. Manevî bakış, insanı gerçeklerden uzaklaştırmamalıdır. Aksine, gerçeği daha açık görmesine ve kendi sorumluluğunu daha doğru anlamasına yardımcı olmalıdır.
Bununla birlikte, insanın yaşadığı bir sarsıntı kendisine daha önce görmediği bazı hakikatleri gösterebilir. Başarı döneminde çevresindeki insanlara nasıl davrandığını, gücü elindeyken hangi sınırları aştığını veya sahip olduklarını kaybetme korkusuyla hangi yanlışlara yöneldiğini fark edebilir. Böyle bir fark ediş, kaybın kendisini iyi veya gerekli ilan etmek anlamına gelmez. Ancak yaşanan tecrübeden ahlâkî bir ders çıkarma imkânı sunar.
İnsan bazen düşüşünü yalnızca dışarıdaki değişim üzerinden değerlendirir. Oysa bir itibar kaybının ardından daha dürüst bir insan hâline gelebilir. Bir başarısızlığın ardından kendi eksiklerini fark edebilir. Bir ilişkinin sona ermesinden sonra kendisini ve başkalarını daha iyi anlamayı öğrenebilir. Bunlar her zaman kendiliğinden gerçekleşmez. İnsan yaşadıklarını düşünmeli, gerektiğinde hatalarını kabul etmeli ve yeni bir yön belirlemek için çaba göstermelidir.
İşte bu noktada El Hâfid ile er-Râfi‘ isimlerini birlikte düşünmek anlam kazanır. Alçalma ve yükselme, insanın yalnızca toplumsal konumuna ilişkin kavramlar değildir. İnsanın ahlâkî tutumları da onu ya daha olgun bir hayata yaklaştırabilir ya da kendi nefsinin dar alanına hapsedebilir. Başkasını küçümsemek insanı büyütmez. Haksızlıktan kazanç sağlamak gerçek bir yücelik değildir. Bir hatayı örtmek, o hatanın ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Buna karşılık, insanın özür dilemesi onu küçültmez. Bilmediğini kabul etmesi değerini azaltmaz. Bir başkasının başarısını takdir etmesi, kendi başarısına gölge düşürmez. Hakkı sahibine teslim etmesi, gücünü kaybettiği anlamına gelmez. Tam tersine, insanın kendi benliğini koruma uğruna hakikati eğip bükmekten vazgeçmesi, ahlâkî olgunluğun işaretlerinden biridir.
Tasavvufî terbiyede insanın kendi nefsini hesaba çekmesi bu nedenle önemlidir. Bu hesaplaşma, insanın kendisini sürekli aşağılaması veya bütün varlığını değersiz görmesi değildir. Amaç, insanın kendisini olduğundan büyük de küçük de göstermeden tanımasıdır. Kendi kusurlarını görmek kadar, kendisine verilmiş iyilik imkânlarını fark etmek de gerekir. İnsan bir hata yaptığında o hatayı kabul etmeli, fakat kendisini yalnızca o hatadan ibaret saymamalıdır. Çünkü hatayı fark etmek, onu düzeltmek için bir başlangıç olabilir.
Kendimizi hesaba çekerken şu sorular üzerinde durabiliriz: Bir başkasının başarısını gördüğümde kalbimde ne beliriyor? Bana karşı çıkan birini hemen düşman mı ilan ediyorum? Yanlış yaptığımda bunu kabul edebiliyor muyum? Benden daha az imkâna sahip insanlara nasıl davranıyorum? Sahip olduğum gücü ve bilgiyi başkalarının hayatını kolaylaştırmak için mi kullanıyorum, yoksa kendimi üstün hissetmek için mi?
Bu soruların amacı insanı suçluluk içinde bırakmak değildir. Amaç, kalbin hangi yöne doğru ilerlediğini fark etmektir. Çünkü insanın iç dünyası, bir anda değil, tekrar edilen tutumlarla şekillenir. Sürekli küçümseyen kişi zamanla küçümsemeyi alışkanlık hâline getirir. Sürekli kendisini haklı çıkaran kişi hatalarını görme becerisini kaybedebilir. Buna karşılık, kendisini sorgulamayı öğrenen kişi yanlışını fark ettiğinde düzeltme imkânı bulabilir.
Sadreddin Konevî’nin tasavvufî düşüncesinde varlığın Allah’a bağımlılığı ve yaratılmış olanın sınırlılığı üzerinde durulan temel meseleler vardır. Bu çerçeveden hareketle insanın kendi varlığını mutlak ve bağımsız bir güç gibi görmesinin ne kadar yanıltıcı olduğunu düşünebiliriz. İnsan sonradan var olmuş, sınırlı ve ihtiyaç sahibi bir varlıktır. Bilgisi de gücü de iradesi de belli sınırlar içindedir. Bu hakikati kabul etmek, insanın kendisini hor görmesi değil, kendi varoluşunu doğru ölçüler içinde anlamasıdır.
Ancak bu genel tasavvufî çerçeveyi, Konevî’nin belirli bir eserde El Hâfid ismi hakkında aynen bu ifadeleri kullandığı şeklinde sunmamak gerekir. Bir düşünürün genel yaklaşımıyla ona ait doğrulanmış doğrudan alıntı aynı şey değildir. Tasavvuf büyüklerinin sözlerini aktarırken bu ayrımı korumak, hakikate ve ilme gösterilen saygının bir parçasıdır.
İnsanın sınırlı oluşunu anlaması, onun iradesini bütünüyle reddetmesini gerektirmez. İnsan kendisine verilen imkânlarla seçim yapar, davranışlarının sorumluluğunu taşır ve yaptığı yanlışları düzeltmeye çalışır. Fakat bu sorumluluk, insanın kendisini her şeyin mutlak sahibi sanmasına izin vermez. İnsan bir işte başarılı olduğunda yalnızca kendisini yüceltmek yerine emeğini, kendisine sunulan fırsatları ve başkalarının katkısını da görebilmelidir. Başarısız olduğunda ise kendisini bütünüyle değersiz ilan etmek yerine neyi değiştirebileceğini araştırmalıdır.
El Hâfid isminin tefekkürü, insanı başkalarının düşüşünden haz almaya değil, kendi içindeki kibir ihtimalini fark etmeye çağırır. Bir insanın itibar kaybetmesi, başına güçlükler gelmesi veya yanlışlarının ortaya çıkması karşısında kendimizi onun üzerinde görmemeliyiz. Çünkü insanın dışarıdan görünen hâli, iç dünyasının bütün hakikatini bize açıklamaz. Bir başkasının yaşadığı zorluğun nedenini kesin olarak bilemeyiz. Bize düşen, haksızlığa karşı adil davranmak, yanlışın sorumluluğunu doğru biçimde belirlemek ve kimsenin acısını kendi üstünlüğümüzün deliline dönüştürmemektir.
İnsanların kusurlarını görmek kolaydır. Zor olan, aynı dikkatle kendi kusurlarımıza da bakabilmektir. Başkasının kibri bize hemen görünürken kendi kibirimiz bazen haklılık duygusunun arkasına saklanır. Başkasının bencilliğini eleştirirken kendi çıkarlarımızı korumak için nasıl davrandığımızı unutabiliriz. Başkasının yanlışını konuşurken kendi hatalarımızı gündemden çıkarabiliriz.
Oysa hakikate yaklaşmak isteyen insan, başkasının kusurunu kendi nefsini aklamak için kullanmamalıdır. Her insan kendi davranışından sorumludur. Başkasının yanlışı, bizim yanlışımızı doğru yapmaz. Başkasının haksızlığı, bize haksızlık etme hakkı vermez. Başkasının kibri, bizim tevazudan uzaklaşmamızı mazur göstermez.
Bu nedenle El Hâfid ismiyle yapılacak tefekkürün en önemli sonuçlarından biri, insanın kendi değer ölçülerini yeniden düzenlemesidir. Kendimizi yalnızca makamımızla, gelirimizle, çevremizin takdiriyle veya sahip olduğumuz imkânlarla değerlendirmemeliyiz. Bunlar hayatın belirli alanlarında önemli olabilir; fakat insanın ahlâkî değerinin tamamını açıklamaz. Asıl soru, sahip olduklarımızın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.
Daha çok kazandıkça daha cömert olabiliyor muyuz? Daha çok öğrendikçe bilmediğimiz şeylerin farkına varabiliyor muyuz? Daha fazla sorumluluk üstlendikçe başkalarına karşı daha adil davranabiliyor muyuz? İnsanlar bize saygı gösterdiğinde kendi sınırlarımızı unutmuyor muyuz? Başarılarımızı anlatırken emeği geçenleri hatırlıyor muyuz?
İşte bu sorular, yükselişin gerçek ölçüsünü anlamamıza yardımcı olabilir. İnsanların gözünde büyümek her zaman mümkün olmayabilir. Bazen doğru olanı yapmak, kısa vadede itibar kaybına bile yol açabilir. Fakat insanın ahlâkını yalnızca alkışlara göre belirlemesi, onu başkalarının değişken değerlendirmelerine bağımlı kılar. Hakikate uygun davranmak ise zaman zaman zor olsa da insana daha sağlam bir iç ölçü kazandırabilir.
El Hâfid ismini anarken kendimize bir üstünlük payesi çıkarmak yerine, kalbimizdeki üstünlük iddiasını sorgulayabiliriz. Bu isim, başkalarının alçalmasını beklemek için değil, kendi nefsimizin hangi tutumlarla alçaldığını görebilmek için bir tefekkür kapısı olabilir. İnsan böylece başkasının hayatını yargılamakla vakit kaybetmek yerine kendi davranışlarına yönelir.
Belki bugün kendimize verebileceğimiz en önemli söz şudur: Sahip olduklarımı kendimden üstün bir kimlik hâline getirmeyeceğim. Başarılarımı başkalarını küçümsemek için kullanmayacağım. Hata yaptığımda gerçeği inkâr etmek yerine onu kabul etmeye çalışacağım. Bir başkasının kaybını kendi üstünlüğümün delili saymayacağım. Çünkü insanın hakikî olgunluğu, başkalarının gözünde ne kadar büyüdüğünden önce, kendi nefsinin karşısında ne kadar dürüst olabildiğiyle ilgilidir.
Şimdi gelin, El Hâfid ismi üzerine yaptığımız bu tefekkürü bir dua ile tamamlayalım.
Allah’ım, ey dilediğini alçaltan ve dilediğini yükselten Rabbimiz, kalplerimizi kibirden, gösterişten ve başkalarını küçümseme arzusundan koru. Bize sahip olduklarımızın birer emanet olduğunu unutturma. Başarılarımızın içinde kendi emeğimizi görürken bize verilen imkânları ve başkalarının katkılarını da hatırlamayı nasip eyle.
Ya Rabbi, bizi insanların gözünde büyümeye çalışırken hakikatin karşısında küçülenlerden eyleme. Bize yanlışlarımızı kabul edebilecek bir cesaret, özür dileyebilecek bir olgunluk ve gerektiğinde kendimizi değiştirebilecek bir irade ver. Kalbimizi başkalarının kusurlarıyla meşgul ederek kendi eksiklerimizi görmez hâle gelmekten koru.
Allah’ım, sahip olduğumuz makamı adaletle, bilgiyi hikmetle, malı cömertlikle, gücü merhametle kullanmayı bize nasip eyle. Bizi hiçbir nimetin şımarıklığına, hiçbir başarının kibrine, hiçbir kaybın ümitsizliğine teslim etme. İmkânlarımız arttığında tevazumuzu, imkânlarımız azaldığında sabrımızı korumayı öğret.
Ya Rabbi, bizi başkalarının düşüşünden sevinç duyanlardan değil, hakikati arayanlardan eyle. Haksızlık karşısında adaletten ayrılmamayı, kendi hatalarımız karşısında da dürüstlüğümüzü kaybetmemeyi nasip eyle. Bizi hem kendimize hem başkalarına karşı hakkaniyetli kıl.
Ey Rabbimiz, gönlümüzü dünyaya bütünüyle bağlanmaktan koru. Dünyada çalışmayı, üretmeyi, kazanmayı ve sorumluluklarımızı yerine getirmeyi nasip ederken bunların kalbimizi esir almasına izin verme. Bize sahip olduklarımızla şükretmeyi, kaybettiklerimiz karşısında yeniden doğrulmayı ve her durumda ahlâkımızı muhafaza etmeyi nasip eyle.
Allah’ım, nefsimizin gizli saltanatını fark etmeyi ve onu edep ile terbiye etmeyi bize öğret. Bizi kendisini büyük görenlerden değil, hakikatin büyüklüğü karşısında haddini bilenlerden eyle. Kalplerimizi arındır, niyetlerimizi güzelleştir ve bizi rızana uygun bir hayat sürmeye muvaffak kıl.
Âmin.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle. Hepinizi Rabbimize emanet ediyorum. Sevgiyle, huzurla ve gönül açıklığıyla kalın.
