Her hükmün ötesinde, hakikati arayan bir gönül
İnsan hayatı boyunca pek çok soruyla karşılaşır. Neden böyle oldu? Neden beklediğim sonuç gerçekleşmedi? Neden haklı olduğum hâlde anlaşılmadım? Neden emek verdiğim bir işin karşılığını alamadım?
Bazen bu soruların cevabını aramak, insanı daha derin bir anlayışa taşır. Bazen de aynı sorular zihinde dönüp durur ve insanı yorar. Yaşanan olayın kendisi kadar, o olaya yüklenen anlam da kalbi etkiler. İnsan bir haksızlık karşısında öfkelenir, belirsizlik karşısında kaygılanır ve beklediği sonuç gerçekleşmediğinde geleceğe dair ümidini kaybedebilir.
Böyle zamanlarda insanın ihtiyacı yalnızca bir cevap bulmak değildir. Doğruyla yanlışı birbirinden ayırabilmek, duygularını tanıyabilmek ve kendi hükmünün sınırlarını fark edebilmek de önemlidir.
İşte El Hakem ismi, bu noktada derin bir tefekkür kapısı açar. Allah’ın güzel isimlerinden El Hakem, hükmeden ve hükmüyle hak ile bâtılı birbirinden ayıran anlamlarıyla ele alınır. Bu isim, insanı adaletin kaynağı, hüküm verirken gözetilmesi gereken ölçüler ve kendi yargılarının sınırları üzerine düşünmeye davet eder.
El Hakem ismini anlamak, yalnızca başımıza gelen olayların nasıl sonuçlanacağını düşünmek değildir. Aynı zamanda kendi hayatımızda nasıl karar verdiğimizi, başkalarını hangi ölçülerle değerlendirdiğimizi ve hakikati ararken nefsimizin araya girip girmediğini sorgulamaktır.
1. El Hakem isminin anlamı
El Hakem, Allah’ın güzel isimlerinden biridir ve hüküm verme, hükmünde hikmet ve adalet sahibi olma anlamlarıyla ilişkilendirilir. Kur’an-ı Kerîm’de En‘âm suresinin 114. ayetinde şöyle buyrulur:
*“Allah size Kitab’ı açıklanmış olarak indirmişken O’ndan başka bir hakem mi arayayım?”*
Bu ayet, hüküm ve ölçü meselesini Allah’ın indirdiği hakikatle ilişkilendirir. Mümin için doğruyu aramanın temelinde vahyin rehberliği bulunur. İnsan kendi arzu ve çıkarlarını mutlak ölçü hâline getirmek yerine, hakikate ve adalete uygun davranmaya gayret eder.
El Hakem ismi üzerinde tefekkür ederken insan, kendi yargılarının sınırlı olduğunu da hatırlayabilir. Çünkü insan çoğu zaman olayları yalnızca gördüğü kadarıyla değerlendirir. Bir davranışın arkasındaki bütün şartları bilmeyebilir, bir insanın iç dünyasını bütünüyle anlayamayabilir veya bir kararın uzun vadeli sonuçlarını önceden göremeyebilir.
Bu nedenle insanın kendi hükmünü mutlaklaştırmaması önemlidir.
Bir konuda haklı olduğunu düşünmek, yanılma ihtimalinin bulunmadığı anlamına gelmez. Bir olayın neden yaşandığını henüz anlayamamak da o olayın mutlaka belirli bir gizli anlam taşıdığını göstermez.
El Hakem ismi, Allah’ın mutlak hükümranlığını hatırlatırken insana kendi kararlarında adaleti, ölçüyü ve sorumluluğu gözetmesi gerektiğini de düşündürür.
2. Hak ile bâtılı ayırmak: Kalbin iç muhasebesi
İnsan bazen gerçeği görmek ister, fakat gördüğü gerçeğin kendi arzularıyla uyuşmasını da bekler. Bir kararın doğru olmasını ister çünkü o karara emek vermiştir. Bir ilişkinin sürmesini ister çünkü o ilişkiye bağlanmıştır. Bir düşüncesinin kabul edilmesini ister çünkü uzun zamandır onu savunmaktadır.
Bu durum, insanın kendi isteğiyle hakikati birbirine karıştırmasına yol açabilir.
Bazen haklılık arayışı, gerçeği öğrenme isteğinden uzaklaşıp kendini savunma çabasına dönüşür. İnsan karşısındaki kişinin söylediklerini anlamaya çalışmak yerine cevap hazırlamaya başlar. Kendi hatasını fark etmek yerine bütün sorumluluğu başkasına yükler.
Tasavvufi muhasebe, insanın bu eğilimleri fark etmesine yardımcı olabilir.
Kendimize şu soruları sorabiliriz:
Bir meselede gerçekten doğruyu mu arıyorum, yoksa haklı çıkmak mı istiyorum?
Karşımdaki insanın sözlerinde kabul etmem gereken bir gerçek olabilir mi?
Kendi çıkarım söz konusu olduğunda adalet ölçümü değiştiriyor muyum?
Başkalarından beklediğim anlayışı kendim de gösterebiliyor muyum?
Bu soruların amacı insanı sürekli kendinden şüphe eden birine dönüştürmek değildir. Amaç, kendi düşüncelerini daha dikkatli değerlendirebilmek ve gerektiğinde yanlışını kabul edebilmektir.
Hakikati aramak, insanın her zaman yanılmaz olduğunu kanıtlaması değil, yanılabileceğini kabul ederek doğruya yaklaşmaya çalışmasıdır.
3. Her olayın hükmünü bildiğimizi sanmak
İnsan belirsizliği sevmez. Bir olay yaşandığında nedenini öğrenmek, gelecekte ne olacağını bilmek ve kendisini güvende hissetmek ister. Ancak hayatın her alanında bütün cevaplara sahip olmak mümkün değildir.
Bir ilişkinin neden sona erdiğini her yönüyle anlayamayabiliriz. Bir işin neden istediğimiz gibi sonuçlanmadığını hemen çözemeyebiliriz. Bir insanın neden belirli bir davranışta bulunduğunu kesin olarak bilemeyebiliriz.
Böyle zamanlarda zihin boşlukları doldurmaya çalışır. Bazen en kötü ihtimali gerçekmiş gibi kabul eder, bazen de içimizi rahatlatan bir açıklamaya sıkıca tutunur.
Oysa bir açıklamanın bize huzur vermesi, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez.
Manevi bakış açısı, belirsizlik karşısında sabır ve tevekkül geliştirmeye yardımcı olabilir. Ancak tevekkül, her olayın nedenini bildiğimizi iddia etmek değildir. Bir kaybın mutlaka daha büyük bir iyilik için yaşandığını veya geciken her isteğin belirli bir ilahî hazırlığın sonucu olduğunu kesin biçimde söyleyemeyiz.
İnsan, bilmediği konularda hüküm vermekte acele etmemeyi öğrenebilir.
El Hakem ismi üzerinde tefekkür etmek, mutlak hükmün Allah’a ait olduğunu hatırlatırken insanın kendi bilgisiyle yetinmesinin doğru olmadığını da düşündürür. İnsan araştırır, sorar, değerlendirir ve elinden geleni yapar. Fakat bütün sonuçları önceden bilme iddiasından uzak durur.
Bazen huzur, bütün soruların cevabını bulmakla değil, henüz cevaplayamadığımız sorularla daha sağlıklı bir ilişki kurabilmekle başlar.
4. Adalet, yalnızca haklı olmak değildir
Adalet denildiğinde çoğu insan önce kendisine yapılan haksızlıkları düşünür. Uğradığı zararın giderilmesini, hakkının teslim edilmesini ve yaşadığı olayın doğru anlaşılmasını ister. Bunlar anlaşılır ve meşru taleplerdir.
Fakat adaletin bir başka boyutu daha vardır: Kendi davranışlarımızı da aynı ölçüyle değerlendirebilmek.
Bir başkasının hatasını kolayca görürken kendi hatamıza mazeret buluyor muyuz? Birinden özür dilemesini beklerken gerektiğinde özür dileyebiliyor muyuz? Kendimize tanıdığımız hoşgörüyü başkalarına da gösterebiliyor muyuz?
İnsan bu sorular üzerinde düşündüğünde adaletin yalnızca karşı taraftan beklenen bir şey olmadığını fark edebilir.
Kur’an-ı Kerîm’de Nisâ suresinin 135. ayeti, adaleti ayakta tutmayı ve kişinin kendi aleyhine bile olsa doğruyu gözetmesini emreder. Bu ilke, adaletin kişisel çıkarların üzerine çıkarılması gerektiğini gösterir.
Bir meselede kendi lehimize olanı savunmak kolay olabilir. Asıl sınav, gerçeğin kendi aleyhimize olduğu yerde de onu kabul edebilmektir.
Bu, kişinin her suçlamayı doğru kabul etmesi veya kendisini savunmaktan vazgeçmesi anlamına gelmez. Delilleri değerlendirmek, haksızlığa karşı çıkmak ve kendi hakkını korumak da adaletin parçasıdır.
Önemli olan, hüküm verirken yalnızca kendi duygularımızı değil, gerçekleri ve ilgili bütün şartları dikkate almaktır.
El Hakem ismi üzerinde tefekkür etmek, insanın hem başkalarından adalet beklemesini hem de kendi kararlarında adil olmaya çalışmasını hatırlatabilir.
5. Kaygı ve belirsizlik karşısında tevekkül
İnsan bazen henüz yaşanmamış olayların yükünü bugünden taşır. Bir ihtimal gerçekleşirse ne olacağını düşünür, ardından başka bir ihtimali gözünde büyütür. Zihin, birbirini izleyen senaryolar üretir ve kişi henüz gerçekleşmemiş sonuçlara karşı şimdiden mücadele etmeye başlar.
Bu durum, belirsizliğin yarattığı kaygıyı artırabilir.
Elbette geleceği düşünmek ve olasılıkları değerlendirmek gereklidir. İnsan riskleri öngörmeli, tedbir almalı ve kararlarının sonuçlarını hesaplamalıdır. Ancak ihtimalleri düşünmekle her ihtimali kesin bir felaket gibi yaşamak arasında fark vardır.
Tevekkül, bu ayrımı gözetmeye yardımcı olabilir.
İnsan kendi sorumluluğundaki adımları atar. Bilgi edinir, gerektiğinde destek alır, plan yapar ve önlem alır. Ardından kontrol edemediği sonuçları bütünüyle yönetemeyeceğini kabul etmeye çalışır.
Talâk suresinin 3. ayetinde Allah’a tevekkül eden kimseye Allah’ın yeteceği bildirilir. Bu ifade, müminin güvenini yalnızca değişken dış şartlara bağlamaması bakımından önemlidir.
Ancak tevekkül, istenen sonucun mutlaka gerçekleşeceğine dair bir garanti değildir. Dua eden insan her zaman arzuladığı sonucu elde etmeyebilir. Buna rağmen dua ve tevekkül, kişinin zorluklar karşısında anlam bulmasına, sorumluluklarını sürdürmesine ve umudunu korumasına yardımcı olabilir.
El Hakem ismi üzerinde düşünmek, insanın her ihtimali önceden çözmeye çalışmak yerine bugünkü sorumluluğuna dönmesini sağlayabilir.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz: Şu anda yapabileceğim somut şey nedir?
Bazen bu sorunun cevabı bir telefon görüşmesi, bazen bir başvuruyu tamamlamak, bazen bir sınır koymak, bazen de acele karar vermemek olabilir.
Huzur, her şeyi bilmekten değil, bilmediğimiz şeyler karşısında da doğru davranmaya çalışmaktan doğabilir.
6. İmam Gazâlî ve El Hakem ismi üzerine tefekkür
İmam Gazâlî’nin Esmâü’l Hüsnâ üzerine düşünceleri, ilahî isimleri yalnızca anlamlarını ezberlenecek kelimeler olarak değil, insanın kulluk anlayışını derinleştiren kavramlar olarak ele almak bakımından önemlidir.
El Hakem ismi üzerinde düşünürken Allah’ın mutlak hüküm sahibi olduğunu hatırlamak, insanın kendi yargılarını gözden geçirmesine vesile olabilir. İnsan olayları sınırlı bilgisiyle değerlendirir; Allah’ın ilmi ise insanın bilgisiyle kıyaslanamaz.
Bu fark, insanın iki konuda dikkatli olmasını gerektirir.
Birincisi, kendi hükmünü mutlaklaştırmamak. Bir konuda güçlü bir kanaate sahip olmak, her ayrıntıyı bildiğimiz anlamına gelmez. Bu nedenle bilgi edinmeye, dinlemeye ve gerektiğinde kararımızı değiştirmeye açık olmalıyız.
İkincisi, Allah adına kesin hükümler vermemek. Başımıza gelen her olayın özel hikmetini bildiğimizi ileri sürmek doğru değildir. İnsan yaşadığı olaydan ders çıkarabilir, kendi davranışlarını sorgulayabilir ve Allah’a yönelerek yardım isteyebilir. Fakat bir başkasının acısına bakıp bunun kesin nedenini bildiğini söylemekten kaçınmalıdır.
İlahî hikmete inanmakla her olayın hikmetini bildiğimizi iddia etmek aynı şey değildir.
Bu ayrımı korumak, manevi tefekkürün daha dikkatli ve dengeli bir zeminde ilerlemesine yardımcı olur.
7. Kuantum fiziği ile dinî hakikatleri birbirine karıştırmamak
Günümüzde manevi kavramlar anlatılırken kuantum fiziği, frekans, gözlemci etkisi ve parçacıkların dolanıklığı gibi bilimsel terimlere sıkça başvuruluyor. Bu kavramlar bazen insanın iç dünyasını anlatmak için benzetme amacıyla kullanılabiliyor. Ancak benzetmelerle bilimsel kanıtları birbirinden ayırmak gerekir.
Kuantum fiziğindeki gözlemci etkisi, insanın bir olayı düşünmesinin veya ona bakmasının o olayın kaderini belirlediği anlamına gelmez. Kuantum dolanıklığı da bir insanın yaşadığı acının mutlaka belirli bir hayırlı sonuca fiziksel olarak bağlandığını göstermez.
Benzer şekilde, kaygı veya stresin Allah’ın hükmüne direnmekten kaynaklandığını kesin biçimde söylemek doğru değildir. Kaygının psikolojik, biyolojik, sosyal ve yaşamsal birçok nedeni olabilir. Manevi destek bazı insanlara anlam ve teselli sağlayabilir; fakat gerektiğinde profesyonel yardım almak da önemlidir.
İlahî adalete inanmak için bilimsel kavramları dinî hükümlerin kanıtı gibi sunmaya ihtiyaç yoktur. El Hakem isminin anlamı, Allah’ın hüküm ve adalet sahibi oluşu üzerine tefekkür etmek için kendi başına yeterince derin bir zemindir.
Bilimin sınırlarını gözetmek, manevi düşünceyi küçültmez. Aksine, bilimsel bulgularla dinî yorumları birbirine karıştırmadan daha dürüst bir anlatım kurmamızı sağlar.
8. Her acının cevabını hemen bulmak zorunda değiliz
İnsan bir haksızlığa uğradığında veya bir kayıp yaşadığında bunun nedenini bilmek ister. Bazen cevap bulamadıkça kendisini daha fazla yorar. Yaşanan olayın mutlaka bir anlamı olması gerektiğini düşünür ve bu anlamı hemen bulmaya çalışır.
Oysa insanın her olayın nedenini o anda anlayabilmesi mümkün değildir. Bazı meseleler zaman içinde daha açık hâle gelebilir. Bazılarıysa kesin bir cevaba ulaşmadan da hayatımızın bir parçası olarak kalabilir.
Bu noktada kabul etmek, yaşanan haksızlığı doğru bulmak veya acıyı önemsiz saymak değildir. Kabul, değiştiremeyeceğimiz bir gerçeği inkâr ederek kendimizi tüketmek yerine, onunla nasıl yaşayabileceğimizi düşünmeye başlamaktır.
Bir haksızlığa uğradıysak hakkımızı arayabiliriz. Bir kayıp yaşadıysak yas tutabiliriz. Bir hata yaptıysak onu düzeltebiliriz. Bir sorunla tek başımıza baş edemiyorsak destek isteyebiliriz.
El Hakem ismi, insanın mutlak hüküm sahibi olmadığını hatırlatırken sorumluluktan kaçmaması gerektiğini de düşündürür.
Bazen yapılması gereken, bütün cevapları bulmak değil, henüz bilmediğimiz şeyler karşısında da dürüst ve adil kalabilmektir.
9. Kalbin terazisini yeniden kurmak
İnsan kendi iç dünyasını değerlendirmek için günlük hayatında küçük bir muhasebe alışkanlığı geliştirebilir. Bu, karmaşık bir uygulama olmak zorunda değildir. Günün sonunda birkaç dakika ayırıp yaşadıklarına daha dikkatli bakmak yeterli bir başlangıç olabilir.
Bugün hangi konuda acele hüküm verdim?
Bir insanı dinlemeden onun niyetini belirlediğim oldu mu?
Kendi çıkarımı korumak için bir gerçeği görmezden geldim mi?
Kontrol edemediğim bir mesele için gereğinden fazla kaygılandım mı?
Yarın daha adil davranabilmek için neyi değiştirebilirim?
Bu sorular, insanın kendisini suçlaması için değil, davranışlarını tanıması için kullanılmalıdır. Her gün kusursuz olmak mümkün değildir. Önemli olan, hataları fark ettikçe onları düzeltmeye çalışmak ve daha iyi davranmanın yollarını aramaktır.
Kalbin terazisi, yalnızca başkalarını tartmak için değil, kişinin kendi niyetlerini ve davranışlarını da değerlendirmek için gereklidir.
El Hakem ismi üzerinde tefekkür etmek, insanı hem ilahî adalet karşısında tevazuya hem de kendi hayatında adaleti gözetme sorumluluğuna yöneltebilir.
Sonuç: Hükmü Allah’a bırakırken sorumluluğu unutmamak
El Hakem ismi, Allah’ın hüküm ve hikmet sahibi olduğunu hatırlatır. Bu isim üzerinde tefekkür etmek, insanın kendi yargılarının sınırlarını tanımasına, hakikati ararken nefsinin etkisini fark etmesine ve belirsizlik karşısında daha ölçülü davranmasına yardımcı olabilir.
Her sorunun cevabını hemen bulamayabiliriz. Her insanın niyetini bilemeyebiliriz. Gelecekte ne olacağını kesin olarak öngöremeyebiliriz. Fakat bugün daha adil kararlar vermeye, kendi hatalarımızı düzeltmeye ve kontrol edebildiğimiz konularda sorumluluk almaya çalışabiliriz.
Allah’a tevekkül etmek, insanın kendi görevini bırakması değildir. Dua etmek, gerekli adımları atmaktan vazgeçmek değildir. Teslimiyet, haksızlığı görmezden gelmek değildir.
İnsan elinden geleni yapar, hakikati arar, adaleti gözetir ve bilmediği konularda hüküm vermekte acele etmez. Sonucu bütünüyle kontrol edemediğini kabul ederken umudunu ve sorumluluk bilincini korumaya gayret eder.
Belki de kalbin terazisini yeniden kurmak, her soruya hemen cevap bulmakla değil, hangi konuda bilgimizin sınırlı olduğunu fark etmekle başlar.
### Dua
Allah’ım, Ya Hakem!
Bize hakkı hak olarak görmeyi ve ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak tanımayı ve ondan uzak durmayı nasip eyle. Kendi arzularımızı hakikatin önüne geçirmekten, öfkemizi adalet sanmaktan ve bilmediğimiz konularda kesin hükümler vermekten bizi koru.
Haksızlık karşısında hakkımızı arayacak cesaret, kararlarımızda adaleti gözeten bir vicdan ve yanıldığımızda hatamızı kabul edecek tevazu ver.
Bize kontrol edebildiğimiz konularda sorumluluk almayı, değiştiremeyeceğimiz durumlar karşısında sabır göstermeyi ve belirsizlik içinde de Sana güvenerek doğru adımlar atmayı nasip eyle.
Kalplerimizi önyargıdan, dillerimizi haksız sözden, davranışlarımızı zulümden uzak tut. Bizi hem kendi nefsimize hem de başkalarına karşı adil davranan kullarından eyle.
Âmin.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ sohbetinde yeniden buluşmak dileğiyle. Hepinizi Allah’a emanet ediyor, gönlünüze huzur diliyorum.
