# KALBİN ENKAZINDAN GİZLİ İNŞANIN EŞİĞİNE
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla…
O, yaratan, varlığı örneksiz meydana getiren ve her varlığa kendine mahsus bir suret veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur.
Kalbin enkaz gibi mi? İçinde bir zamanlar sağlam durduğunu düşündüğün ne varsa dağılmış, dayandığın şeyler sarsılmış, kendine dair bildiklerin bile yabancılaşmış gibi mi geliyor? Sana yalnızca “Üzülme, geçer.” demeyeceğim. Çünkü bazen mesele, duyguların geçip gitmesi değildir. Mesele, insanın iç dünyasında ölçünün bozulmasıdır. İnsan kimi zaman yalnızca yaşadığı acı yüzünden dağılmaz; acının içinde anlamını yitirdiği, bazı şeylere taşıyabileceklerinden fazla anlam yüklediği, elindekileri küçümserken kaybettiklerini büyüttüğü için de dağılır. Bir bakarsın, kalbinin terazisi şaşmış; geçici olan kalıcı, sınırlı olan vazgeçilmez, insan eliyle gelen bir şey ise bütün hayatının dayanağı hâline gelmiş.
İşte El-Hâlık ismini kalbin gizli inşasıyla birlikte düşünmek, tam da bu noktada anlam kazanır. El-Hâlık, yaratan demektir. Fakat bu ismin manası üzerinde tefekkür ederken yalnızca bir şeyin yoktan var edilişini düşünmekle yetinmeyiz. Varlığın başıboş olmadığını, yaratılışın Allah’ın ilmi ve hikmeti dâhilinde gerçekleştiğini de hatırlarız. Her varlığın kendine mahsus bir ölçüsü, her oluşun kendine mahsus şartları vardır. İnsan da bu yaratılışın içinde, yalnızca bedeniyle değil, idrakiyle, niyetleriyle, tercihleriyle ve zaman içinde dönüşen iç dünyasıyla var olur.
Yaratılışın hikmetini düşündüğümüzde, karşımıza yalnızca görünen biçimler çıkmaz; o biçimlerin ardındaki manayı arama ihtiyacı da belirir. Bir ağacın köklerini görmeden dallarına bakarız. Bir insanın içinden geçenleri bilmeden yüzündeki ifadeyi yorumlarız. Kendi kalbimize geldiğimizde de çoğu zaman aynı yanılgıya düşeriz: Dışarıda yaşananı görür, içeride neyin değiştiğini anlamadan kendimiz hakkında kesin hükümler veririz. Oysa insanın iç dünyasında olup bitenleri anlamak, yalnızca yaşadığı olayları sıralamakla mümkün değildir. Bazen asıl mesele, o olaylara hangi anlamı verdiğimizdir.
Gizli inşa dediğimiz şey, tam da bu anlam dünyasında başlar. İnsanın dışarıdan aynı görünen hayatının içinde, düşünceleri ve niyetleri değişebilir; yıllardır doğru kabul ettiği bir kanaat sorgulanabilir; vazgeçilmez sandığı bir bağın aslında kendisini nasıl daralttığını fark edebilir. Bazen bir insanın hayatında büyük bir değişiklik olmaz, fakat o insanın hayata bakışı kökten değişir. Dün kendisini yıkan bir sözün bugün neden bu kadar derin bir yara açtığını anlamaya başlar. Bir zamanlar sevgiden saydığı davranışların içinde korkunun, kaybetme endişesinin veya onaylanma ihtiyacının bulunduğunu görür. Böylece insan, yalnızca yaşadıklarını değil, yaşadıklarının içinde kendisine dair kurduğu hükümleri de yeniden değerlendirmeye başlar.
Çünkü kalbin dağılması bazen bir olayla başlasa da o dağınıklığın içinde başka bir mesele gizlidir: Hakikatin yerine koyduğumuz yanlış isimler.
Bağımlılığa aşk, kibre özgüven, kaçışa teslimiyet, inada kararlılık diyebiliriz. Sabır zannettiğimiz şey bazen korkudan hareket edememek, tevekkül dediğimiz şey bazen sorumluluktan uzaklaşmak, fedakârlık sandığımız şey ise kendimizi bütünüyle yok saymak olabilir. İnsan kendi davranışlarına verdiği isimleri sorgulamadığında, zamanla kendi yanılgılarının içinde yaşamaya başlar. Yanlışın adını değiştirmek, yanlışı doğruya dönüştürmez; yalnızca onu fark etmeyi güçleştirir.
İşte kalbin yeniden inşası, her şeyden önce bu isimleri yerli yerine koymakla başlar. İnsan kendisine şu soruları sorabilmelidir: Ben gerçekten seviyor muyum, yoksa kaybetmekten mi korkuyorum? Sabrediyor muyum, yoksa değişmesi gereken bir durumun karşısında sesimi çıkaramamaktan mı çekiniyorum? Bir insana güveniyor muyum, yoksa kendi değerimi onun bana verdiği karşılığa mı bağladım? Teslimiyet içinde miyim, yoksa yapabileceğim şeyleri yapmamak için teslimiyet kelimesinin arkasına mı saklanıyorum?
Bu soruların cevapları her zaman kolay gelmez. Çünkü insan, kendisini korumak için kurduğu hikâyelerle yüzleştiğinde yalnızca bir yanılgısını değil, o yanılgının üzerine inşa ettiği alışkanlıklarını da sorgulamak zorunda kalır. Fakat hakikate doğru atılan adım, insanın kendisini acımasızca suçlamasıyla değil, kendisine karşı dürüst olmasıyla başlar. Her yanlışın altında kötü bir niyet bulunmayabilir; kimi yanlışlar korkudan, kimi yalnızlıktan, kimi de insanın henüz tanıyamadığı ihtiyaçlarından doğar. Önemli olan, bu ihtiyaçları inkâr etmeden onları doğru bir ölçüye kavuşturabilmektir.
El-Hâlık ismi üzerinde tefekkür ederken, insanın kendisini tamamlanmış ve değişmez bir varlık gibi görmemesi de önemlidir. Bugün düşündüğün her şey, yarın da aynı şekilde düşünmek zorunda olduğun anlamına gelmez. Bugün seni yöneten bir korku, onu tanıdığında ve onunla yüzleştiğinde eski gücünü kaybedebilir. Yıllardır taşıdığın bir kanaat, yeni bir idrakle değişebilir. Bir zamanlar kendini yalnızca bir kaybın üzerinden tanımlarken, zamanla o kayıptan ibaret olmadığını anlayabilirsin.
Bu değişim, insanın kendi kendisini dilediği biçimde yaratması demek değildir. Kul, yaratmanın mutlak sahibi değildir. Fakat Allah’ın kendisine verdiği akıl, irade ve sorumluluk çerçevesinde düşüncelerini gözden geçirebilir, davranışlarını düzeltebilir, tövbe edebilir, öğrenebilir ve daha doğru bir hayat kurmak için gayret gösterebilir. El-Hâlık ismi üzerinde tefekkür, insana hem kendi sınırlılığını hem de değişim imkânını hatırlatır: Her şeyi kontrol edemezsin; fakat sana düşen sorumluluklardan da bütünüyle vazgeçemezsin.
Bazen insanın iç dünyasında en fazla yer kaplayan şey, hakikatin kendisi değil, hakikat hakkında kurduğu zandır. “Ben onunla varım.” “O olmazsa tamamlanamam.” “Beni kabul ederlerse değerliyim.” “Bu fırsat gerçekleşmezse hayatım biter.” Bu cümleler çoğu zaman yüksek sesle söylenmez. Fakat insanın kararlarına, ilişkilerine ve beklentilerine yön veren görünmez hükümler hâlinde yaşarlar.
İnsan bir şeye değer verebilir, birini sevebilir, bir hedef için emek harcayabilir. Bunların hiçbiri başlı başına yanlış değildir. Mesele, sevilen şeyi hayatın tek anlamı, bir insanı bütün değerimizin kaynağı, bir sonucu da huzurumuzun vazgeçilmez şartı hâline getirmektir. Çünkü sınırlı olan bir varlıktan sınırsız bir güvence beklediğimizde, onun değişen hâlleri karşısında kendi iç dünyamızı da savunmasız bırakırız.
Kalbin yönelişi burada kendisini belli eder. Sabah gözlerini açtığında zihninin ilk nereye gittiğine, bir sıkıntıyla karşılaştığında hangi kapıya yöneldiğine, bir şey elinden alındığında kendin hakkında hangi hükmü verdiğine dikkat edebilirsin. Bu sorular, kendini suçlamak için değil, kalbinin hangi dayanaklara ne kadar anlam yüklediğini görmek için sorulur. Çünkü insan bazen Allah’a inandığını söylerken, günlük hayatındaki bütün güvenini yalnızca bir insanın varlığına, bir kazancın devamına veya belirli bir sonucun gerçekleşmesine bağlayabilir. İnanç ile alışkanlık arasındaki mesafe de burada belirginleşir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talâk, 65/3.)
Bu ayet, tevekkülün ve ölçünün üzerinde düşünmek için güçlü bir kapı açar. Allah’a dayanmak, insanın hiçbir şeye ihtiyaç duymaması veya dünyadaki sebeplerin ortadan kalkması demek değildir. Tevekkül, elinden geleni yaptıktan sonra sonucu mutlak biçimde kontrol edemeyeceğini kabul etmek; sebepleri kullanırken onları hayatın tek hâkimi saymamaktır. İnsan tedbir alır, çalışır, danışır, gerektiğinde yardım ister ve sorumluluklarını yerine getirir. Fakat bütün varlığını yalnızca kendi planının gerçekleşmesine bağlamaz.
Çünkü planların değişmesi, insanın değersizleştiği anlamına gelmez. Bir kapının kapanması, bütün yolların sonsuza kadar kapandığını göstermez. Bir isteğin gerçekleşmemesi, hayatın bütünüyle anlamsız olduğu hükmünü doğrulamaz. İnsan, arzu ettiği sonuca ulaşamadığında hem üzülebilir hem de hayatına devam etmek için yeni yollar arayabilir. İman, acıyı hissetmemek değildir; acının insan hakkında verdiği her hükmü doğru kabul etmemektir.
Ayetin sonunda bildirilen ölçü, insanın kendi arzularıyla varlığın bütününü açıklayamayacağını da hatırlatır. Biz çoğu zaman bir şeyin hemen gerçekleşmesini isteriz. Beklemek bize eksiklik gibi gelir; gecikmeyi başarısızlık, belirsizliği terk edilmek, kaybı ise bütünüyle yoksullaşmak şeklinde yorumlayabiliriz. Fakat her olayın hikmetini bildiğimizi söyleyemeyiz. Bir gecikmenin veya kaybın neden meydana geldiğini her zaman anlayamayız. Her sıkıntının mutlaka belirli bir ilahî mesaj taşıdığını ileri sürmek de doğru olmaz. Bununla birlikte, yaşadığımız olaylar karşısında kendi tutumumuzu gözden geçirebilir, sabrımızı geliştirebilir, yanlışlarımızı fark edebilir ve Allah’a yönelişimizi derinleştirebiliriz.
İşte gizli inşa, yaşanan her olaya kesin bir anlam yüklemekten çok, o olayın karşısında kalbimizin nasıl bir hâl aldığını dürüstçe görebilmektir. Darlık geldiğinde korkularımızla yüzleşebiliriz. Ferahlık geldiğinde şükretmeyi öğrenebiliriz. Bir imkân kaybolduğunda başka imkânları görebilmek için kendimize zaman tanıyabiliriz. Bir hata yaptığımızda onu savunmak yerine sorumluluğunu üstlenebiliriz. Her olayın nedenini bildiğimizi iddia etmeden de her olay karşısında daha bilinçli, daha merhametli ve daha adil bir tutum geliştirebiliriz.
Allah’ın yeter oluşu üzerinde tefekkür etmek, insanın her istediğinin gerçekleşeceği anlamına gelmez. Daha derin bir anlamda, insanın bütün huzurunu yalnızca istediği şeyin gerçekleşmesine bağlamamayı öğrenmesiyle ilgilidir. İnsan dua eder, ister, bekler ve umut eder. Fakat duasının kabulünü yalnızca kendi belirlediği biçim ve zamanla sınırlamaz. Bazen istediğine kavuşur, bazen başka bir yoldan ilerlemek zorunda kalır, bazen de kaybının yasını tutarak yaşamayı öğrenir. Bu süreçlerin hiçbirinde insanın acısını küçümsemeye gerek yoktur. Kalbin inşası, acının yok sayılmasıyla değil, acının içinde de hakikatten kopmamaya çalışmakla mümkündür.
İmam Gazzâlî’nin düşünce dünyasında da tevekkül, sebepleri bütünüyle inkâr etmekten ziyade kalbin güvenini yalnızca sebeplere bağlamamak çerçevesinde ele alınır. Bu yaklaşım, insanın sorumluluklarını bırakması için değil, sorumluluklarını yerine getirirken kendi gücünün sınırlarını da tanıması için önemlidir. Bir iş için çalışmak gerekir; fakat çalışmanın her sonucu tek başına belirleyemeyeceği unutulmamalıdır. Bir ilişkiyi korumak için emek vermek gerekir; fakat diğer insanın iradesi bizim kontrolümüzde değildir. Sağlığı korumak için gereken tedbirleri almak gerekir; fakat insan hayatının her yönüne hükmedemez.
Tevekkül, işte bu iki hakikati aynı anda taşıyabilmektir: Gayret etmek ve mutlak kontrol iddiasından vazgeçmek. İnsan tedbirini alır, elinden geleni yapar; fakat kalbini yalnızca tedbirin başarısına teslim etmez. Bir şey eksildiğinde yaşadığı kaygıyı fark eder. Bir şey çoğaldığında kendisini başkalarından üstün görme eğilimini tanır. Çünkü eksilmek de çoğalmak da insanın iç dünyasında bazı gerçekleri görünür hâle getirebilir. Burada amaç, her eksilmeyi ilahî bir müdahalenin kesin kanıtı saymak değil, hayatın değişkenliği içinde kalbin hangi noktalarda aşırı bağlandığını görebilmektir.
Bazen bir nimetin kıymetini ancak onu kaybetme ihtimaliyle yüzleştiğimizde anlarız. Bazen de sahip olduğumuz bir şeyin bizi nasıl yönettiğini, ondan uzaklaşmak zorunda kaldığımızda fark ederiz. Bu durum, nimetin kötü olduğu veya kaybın mutlaka bizim iyiliğimiz için gerçekleştiği anlamına gelmez. Yalnızca, insanın kendisi ve bağlılıkları hakkında yeni bir şey öğrenebileceği anlamına gelir. Nimet şükürle taşındığında kalbi genişletebilir; sahiplik iddiasına dönüştüğünde ise insanı daraltabilir. Aynı şekilde bir kayıp da insanı derin bir üzüntüye sürükleyebilir, fakat zamanla kendi değerinin kaybettiği şeyden ibaret olmadığını anlamasına yardımcı olabilir.
El-Hâlık isminin yaratılışla ilgili manasını “Kün fe yekûn” ifadesiyle birlikte düşündüğümüzde de dikkatli bir tefekkür alanı açılır. Kur’ân’da çeşitli ayetlerde geçen bu ifade, Allah’ın yaratma kudretini ve hükmünün mutlaklığını anlatır. İnsan bu hakikat üzerinde düşünürken yaratılışı yalnızca geçmişte yaşanmış, tamamlanmış bir olay gibi görmemeyi öğrenebilir. Bugün de varlığımızı sürdürüyor olmamız, hayatın bize ait mutlak bir mülk olmadığını hatırlatır. Her nefes, her kalp atışı ve hayatımızın devamı, sahip olduğumuz imkânların sınırlılığını yeniden düşündürür.
Bununla birlikte, “Ol!” emrini insanın zihninden geçen her düşüncenin hemen gerçekleşeceği veya her duygunun ilahî bir işaret olduğu şeklinde yorumlamamak gerekir. İnsan ister, dua eder, gayret gösterir; fakat yaratmanın mutlak kudreti kula ait değildir. Bizim için burada önemli olan, Allah’ın kudreti karşısında kendi sınırlılığımızı kabul etmek ve bize verilmiş iradeyi doğru kullanmaya çalışmaktır. Bir düşüncenin doğması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Bir korkunun güçlü hissedilmesi, mutlaka gerçekleşeceğini göstermez. Bir ümidin kalpte belirmesi de sonucun kesinleştiği anlamına gelmez. İnsan bu hâlleri tanımayı, onları akıl ve vicdan süzgecinden geçirmeyi öğrenebilir.
Gizli inşa bazen bir düşüncenin gücünü kaybetmesiyle, bazen bir korkunun adının konulmasıyla, bazen de yıllardır sürdürdüğümüz bir davranışın bize neye mal olduğunu anlamamızla başlar. Önceden öfkeyle karşılık verdiğimiz bir durumda durup düşünmeyi öğreniriz. Bir insanın onayını kaybetmemek için kendi değerlerimizden vazgeçtiğimizi fark ederiz. Başkalarının hayatıyla kendimizi kıyaslayıp sahip olduğumuz nimetleri küçümsediğimizi görürüz. Böylece dönüşüm, yalnızca içimizden geçen duyguların değişmesiyle sınırlı kalmaz; kararlarımıza, sözlerimize ve davranışlarımıza da yansımaya başlar.
İnsanın iç dünyasında yeniden ölçü bulması, her duyguyu bastırması demek değildir. Korku hissediyorsak onu inkâr etmek zorunda değiliz. Üzülüyorsak kendimize hemen güçlü görünme baskısı uygulamamız gerekmez. Öfkelendiğimizde öfkenin varlığını kabul edebilir, fakat onun bizi haksızlık yapmaya yöneltmesine izin vermemeyi öğrenebiliriz. Yas tutabilir, yardım isteyebilir, bir sorunu çözmek için başkalarının desteğine başvurabiliriz. Manevî yöneliş, insanın insani ihtiyaçlarını ortadan kaldırmaz; onları daha sağlıklı ve sorumlu biçimde karşılamasına yardımcı olabilir.
Bu noktada kalbin enkazı olarak gördüğümüz şeyin içinde neyin gerçekten yıkıldığını sormak gerekir. Belki de kaybettiğimiz şey, kendimizi tanımlamak için kullandığımız eski bir hikâyedir. Belki bir başkasının bize verdiği değer üzerinden kendimizi değerlendirme alışkanlığıdır. Belki de her şeyin bizim istediğimiz zamanda ve bizim belirlediğimiz biçimde gerçekleşmesi gerektiğine dair sessiz bir iddiadır. Bunları fark etmek, yaşadığımız kaybın önemsiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, acımızı daha gerçekçi bir zeminde anlayabilmemize yardım eder. Kaybettiğimiz şeyin yasını tutarken, o kaybın bizi bütünüyle tanımlamasına da izin vermemeyi öğrenebiliriz.
Kalbin gizli inşası, insanın kendisine şu soruyu yöneltebilmesiyle derinleşir: Ben neyi korumaya çalışırken hakikatten uzaklaşıyorum? Bir ilişkiyi korumak uğruna kendi sınırlarımı mı ihmal ediyorum? Bir hedefe ulaşmak uğruna ahlâkî ölçülerimi mi zedeliyorum? Huzur bulmak isterken sorunları görmezden mi geliyorum? Sabırlı görünmek uğruna söylemem gereken doğru sözü mü erteliyorum? Bu soruların her biri, insanın içindeki ölçüyü yeniden gözden geçirmesine yardımcı olabilir.
El-Hâlık üzerinde tefekkür etmek, yalnızca kendimizdeki eksikleri görmek değil, bize verilmiş imkânları da fark etmektir. İnsanın öğrenme kabiliyeti, hatasını kabul edebilmesi, özür dileyebilmesi, bir yanlıştan geri dönebilmesi ve yeni bir davranış geliştirebilmesi küçümsenecek şeyler değildir. Bazen değişim bir anda gerçekleşmez. Aynı düşünce yeniden gelebilir, aynı korku tekrar ortaya çıkabilir, eski bir alışkanlık yeniden kendisini gösterebilir. Bu, bütün çabanın boşa gittiği anlamına gelmez. Dönüşüm çoğu zaman fark etmek, yeniden denemek ve gerektiğinde yardım almakla ilerleyen bir süreçtir.
İnsan, kendisini bir anda bütünüyle onarmak zorunda değildir. Bazen ilk adım, yanlış bir ismi doğru hâle getirmektir. Bağımlılığa sevgi demek yerine bağımlılık olduğunu kabul etmek; kaçınmayı teslimiyet diye adlandırmak yerine korkuyla yüzleşmek; ataleti tevekkül sanmak yerine küçük de olsa bir sorumluluk üstlenmek… Bu adımlar dışarıdan küçük görünebilir. Fakat insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin değişmesi, hayatının geri kalanına da tesir edebilir.
Nefesimiz de bize bu sınırlılığı ve yenilenmeyi hatırlatır. Nefes alır, sonra veririz. Onu sonsuza kadar içimizde tutamayız; her alışın ardından bir veriş gelir. Kalbimiz de atar, durur gibi olur, yeniden atar. Bu ritimler hayatın biyolojik gerçekliğidir; aynı zamanda insanın üzerinde tefekkür edebileceği bir emaneti de hatırlatır. Hayat, bütünüyle kendi kontrolümüzde tuttuğumuz sabit bir mülk değildir. Bize verilmiş zamanı kullanır, fakat onun bütün şartlarını belirleyemeyiz.
Nefesin bu hakikati hatırlatması, her nefesi belirli bir dinî hükme bağlamak veya her kalp atışını özel bir işaret saymak anlamına gelmez. Fakat insan, nefes alıp verdiğinin farkına vararak aceleciliğini azaltabilir, o anın içinde bulunmayı öğrenebilir ve kendisine verilen hayatın kıymetini düşünebilir. Her alışta bir imkân, her verişte bırakmayı öğrenebileceğimiz bir şey vardır. Bırakmak, her zaman vazgeçmek değildir; bazen kontrol edemediğimiz şeyi zorla yönetmeye çalışmaktan vazgeçmektir. Bazen bir başkasının kararını kabul etmek, bazen geçmişte yaptığımız hatayı inkâr etmeyi bırakmak, bazen de kendimizi affetmenin sorumluluğuyla birlikte yaşamayı öğrenmektir.
Ölüm ve diriliş üzerinde düşünmek de bu anlam dünyasına derinlik katar. İnsanın faniliğini hatırlaması, hayatı küçümsemesi için değil, onu daha bilinçli yaşaması içindir. Her gün eski bir alışkanlığın geride bırakılması, her yanlışın ardından doğruya dönmeye çalışılması, insanın kendisini yeniden değerlendirmesi bakımından bir yenilenme imkânı taşıyabilir. Ancak bu, ahiretteki ölüm ve diriliş hakikatini yalnızca psikolojik bir değişime indirgemek değildir. Manevî tefekkür, dinin bildirdiği hakikatlerle insanın günlük hayatında edindiği dersleri birbirine karıştırmadan, her ikisinden de sorumlu biçimde istifade etmeyi gerektirir.
Kalp bazen daralır; insan nedenini hemen anlayamayabilir. Bazen de ferahlık hisseder, fakat bunun ne kadar süreceğini bilemez. Bu hâllerin gelip geçmesi, insanın Allah katındaki değerini tek başına belirlemez. Önemli olan, yalnızca kendimizi iyi hissettiğimiz zamanlarda değil, zorlandığımız zamanlarda da doğruya yönelmeye çalışmaktır. İbadet ve dua, her zaman anında bir rahatlama getirmeyebilir; yine de insanın Rabbine yönelişinin, niyetini gözden geçirmesinin ve hayatını daha dikkatli yaşamasının bir parçası olabilir.
El-Hâlık ismi üzerinde tefekkür, insanı kalbinin her hâlini mutlak bir işaret gibi yorumlamaya değil, iç dünyasında olup bitenleri hikmet ve sorumlulukla değerlendirmeye çağırır. Her korku bir uyarı değildir; bazen insanın geçmiş deneyimlerinden kalan bir izdir. Her gecikme bir ceza değildir; bazen hayatın şartlarıdır. Her kayıp gizli bir müjde değildir; bazen gerçekten yasını tutmamız gereken bir ayrılıktır. Fakat bunların hiçbiri insanın umutsuzluğa mahkûm olduğu anlamına gelmez. İnsan, anlamını bilmediği bir olayın içinden de daha dürüst, daha merhametli ve daha bilinçli bir tutumla çıkmaya gayret edebilir.
Belki de kalbin gizli inşası, tam burada başlar: Her şeyin neden olduğunu açıklamak zorunda olmadığını kabul etmekte; fakat yaşadığın şeyin karşısında nasıl bir insan olmak istediğine dair sorumluluğunu da unutmamakta. İnsan bazen cevap bulamaz, fakat doğru soruyu sorabilir. Bazen bir kapının neden kapandığını anlayamaz, fakat önündeki diğer imkânları değerlendirebilir. Bazen geçmişi değiştiremez, fakat geçmişin bugünkü davranışlarını yönetmesine karşı adım atabilir.
Sevgili dinleyenim, kalbinin enkaz olduğunu düşündüğün zamanlarda kendine hemen hüküm verme. Dağınıklığını inkâr etme, fakat onu değişmez kaderin gibi de görme. Önce neyin yıkıldığını anlamaya çalış. Gerçekten değer verdiğin bir şeyi mi kaybettin, yoksa kendini yalnızca o şey üzerinden tanımladığın için mi bütün varlığının eksildiğini hissediyorsun? Bir insanın gidişi mi seni yaraladı, yoksa onun yanında kurduğun gelecek tasavvurunun dağılması mı? Bir isteğin gerçekleşmemesi mi canını acıtıyor, yoksa kendi hayatını yalnızca o sonuca bağlamış olman mı? Bu soruların cevapları, acını küçültmek için değil, onun içinde kendini yeniden bulabilmek için önemlidir.
Ardından sana düşen küçük ama gerçek adımı seç. Gerekiyorsa özür dile. Gerekiyorsa bir sınır koy. Yapman gereken bir işi erteleme. Yanlış bir davranışın sorumluluğunu üstlen. Güvenilir birinden destek iste. Dua et, fakat duanı sorumluluktan kaçmanın yerine koyma. Sabret, fakat sabrı haksızlığa razı olmakla karıştırma. Tevekkül et, fakat tevekkül adına elinden geleni yapmaktan vazgeçme. Çünkü insanın iç dünyasındaki ölçü, yalnızca düşüncelerinde değil, yaşama biçiminde de görünür hâle gelir.
El-Hâlık’ın yaratıcılığını düşünürken, kendimize mutlak bir güç atfetmeden yeniden başlayabilmenin imkânını hatırlayabiliriz. Biz her şeyi dilediğimiz gibi yaratamayız; fakat bize emanet edilen iradeyle daha doğru seçimler yapabiliriz. Her yarayı hemen iyileştiremeyiz; fakat yaranın üzerine yeni bir haksızlık eklememeyi öğrenebiliriz. Her kaybı geri getiremeyiz; fakat kaybın ardından hayatımızı bütünüyle terk etmemek için gayret gösterebiliriz.
Kalbin enkazı, her zaman sonun adı değildir. Bazen insanın eski hükümlerini gözden geçirdiği, yanlış isimleri bıraktığı ve hakikate daha dikkatli yaklaşmayı öğrendiği bir eşiktir. Fakat bu eşiğin kendiliğinden bir dönüşüm getireceğini düşünmemek gerekir. İnşa, dua ile birlikte gayret; idrak ile birlikte davranış; umut ile birlikte sabır ister. İnsan, kendi iç dünyasını anlamaya çalışırken Rabbine yönelir, kendisine verilen sorumluluğu üstlenir ve her şeyin kendi iradesiyle belirlenmediğini hatırlar.
Yeter ki kalbinin bugünkü dağınıklığını bütün geleceğinin hükmü sayma. Her şeyi hemen çözmek zorunda değilsin. Fakat doğruyu aramaktan, yanlışı fark ettiğinde geri dönmekten ve sana emanet edilen hayatı daha bilinçli yaşamaktan vazgeçme. Belki de bugün ihtiyacın olan şey, hayatındaki bütün kapıların açılması değil; hangi kapının önünde neden beklediğini daha açık görebilmektir.
Rabbim, kalplerimizi hakikati örten yanlış isimlerden arındırsın. Bize sevgiyi bağımlılıktan, tevekkülü ataletten, sabrı çaresizlikten ayırt edebilecek bir basiret nasip etsin. Nimet karşısında şükreden, darlık karşısında sorumluluğunu unutmayan, kayıplar karşısında ümidini bütünüyle yitirmeyen kullarından eylesin. İç dünyamızdaki dağınıklığı hayırlı bir idrake, idrakimizi doğru davranışlara, gayretimizi de rızasına uygun bir kulluğa vesile kılsın. Âmin.
Bir sonraki Esmâ programımızda yeniden buluşuncaya dek sevgiyle, tefekkürle ve gönül huzuruyla kalın.
