# Es-Selâm: Kalbin İçindeki Savaşın Sonu — Dağılan Gönülden Selâmet Yurduna
İnsan bazen kendi içinde öyle bir gürültü taşır ki dünyanın bütün sesleri sustuğunda bile huzura kavuşamaz. Gün boyunca işlerin peşinden koşar, yetişmesi gereken şeylere yetişmeye çalışır, telefonunun ekranında bir görüntüden diğerine geçer, birkaç dakikalığına zihnini meşgul eden şeylerle kendisini oyalamaya uğraşır. Bir haber, bir mesaj, kısa bir video, beklenen bir cevap… Her biri zihninin kapısını bir anlığına başka tarafa çevirir. Fakat gece olup da kalabalıklar dağıldığında, insan kendisiyle baş başa kaldığında, susturduğunu sandığı sesler yeniden konuşmaya başlar. Geçmişin pişmanlıkları bir köşeden yükselir, geleceğin kaygıları başka bir köşeden yaklaşır. Kalp, henüz yaşanmamış yarınlarla çoktan yaşanıp bitmiş dünlerin arasında sıkışıp kalır. İnsan yorulduğunu bilir ama neyin yorduğunu tam olarak anlayamaz. Dinlenmek ister, fakat zihni susmaz. Bir şeylere sahip olmak ister, fakat sahip olduklarıyla yetinemez. Sevilmek ister, fakat sevildiğine dair sürekli yeni bir işaret arar. Bazen de bütün bunların ortasında kendisine şu soruyu sorar: Ben neden bir türlü huzur bulamıyorum?
Belki de bu sorunun cevabını yalnızca dışarıda aradığımız için içimizdeki düğümü çözemiyoruz. Hayatımızdaki her sıkıntıyı değiştirecek yeni bir imkân, bizi rahatlatacak yeni bir insan, zihnimizi susturacak yeni bir uğraş arıyoruz. Oysa bazen kaçtığımız şey, çözülmeyi bekleyen duygularımızın kendisidir. Üzüntümüzle oturmak yerine onu bastırıyor, korkumuzu anlamak yerine ondan uzaklaşıyor, kırgınlığımızı onarmak yerine üzerini örtüyoruz. Ardından bir süreliğine rahatlıyor, fakat aynı duygu başka bir olayın içinde yeniden karşımıza çıktığında şaşırıyoruz. Çünkü üzeri örtülen her mesele kendiliğinden çözülmüyor; bazı duygular, anlaşılmayı ve gerektiğinde onarılmayı bekliyor.
İşte Es-Selâm ismi üzerinde tefekkür etmek, insanı bu iç gürültünün ortasında başka bir kapıya yöneltebilir. Es-Selâm, Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Selâmet, esenlik ve kusurdan münezzeh olma anlamlarıyla ilişkilidir. İmam Gazâlî’nin Esmâü’l-Hüsnâ üzerine düşüncelerinde de bu ismin, Allah’ın noksanlıklardan münezzeh oluşu ve selâmetin asıl kaynağı olması yönü öne çıkar. İnsan bu isim üzerinde düşünürken yalnızca dışarıdaki çatışmaların bitmesini dilemekle kalmaz; kendi içindeki düzensizliği, birbirine karışmış niyetleri ve kendisini huzursuzluğa sürükleyen alışkanlıkları da fark etmeye çalışır.
Çünkü selâmet, yalnızca kavganın görünürde sona ermesi değildir. Bazen insan dışarıdan sessiz görünür ama içinde bitmeyen tartışmalar taşır. Söyleyemediği sözleri zihninde tekrar eder, kendisini haklı çıkarmak için geçmiş konuşmaları yeniden kurar, bir başkasının kendisi hakkında ne düşündüğünü tahmin etmeye çalışır. Bazen henüz gerçekleşmemiş bir olayın bütün ihtimallerini zihninde yaşar; bazen de geçmişteki bir hatayı defalarca hatırlayarak kendisini cezalandırır. Dışarıda bir savaş yoktur, fakat kalbin içinde bir türlü dinmeyen bir mücadele vardır. İnsan, kendisini korumak için geliştirdiği düşüncelerle yine kendisini yaralayabilir.
Böyle anlarda Es-Selâm ismi, insana kendi iç dünyasına dikkatle bakmayı hatırlatır. Ben hangi düşüncelerle kendimi yoruyorum? Hangi arzularım beni huzurumdan uzaklaştırıyor? Neden her zaman haklı çıkmak istiyorum? Birinin beni beğenmemesi neden bütün günümü etkiliyor? Neden başkalarının davranışlarını kontrol etmeye çalışırken kendi tepkilerimi yönetmekte zorlanıyorum? Bu soruların amacı insanı suçlamak değildir. Amaç, kalbin huzurunu bozan alışkanlıkları fark etmek ve onlarla daha bilinçli bir ilişki kurabilmektir.
İnsan sevilmek ister. Görülmek, anlaşılmak, önemsenmek ve bir başkasının hayatında yerinin olduğunu hissetmek ister. Bu arzu, insan olmanın doğal ihtiyaçlarından biridir. Ancak insan bütün güvenini başkalarının sevgisine bağladığında, kalbi değişken şartların insafına kalabilir. Bir mesajın gecikmesi, beklediği ilginin gelmemesi, birinin kendisinden uzaklaşması ya da istediği sözleri duyamaması, kendi değerinden şüphe etmesine yol açabilir. Başkasının bir gün gösterdiği yakınlıkla yükselir, ertesi gün gösterdiği mesafeyle düşer. Böylece kendi iç huzurunun anahtarını başka birinin eline bırakır.
Elbette insan ilişkilerinde sevgiye, sadakate ve karşılıklı ilgiye ihtiyaç duymak yanlış değildir. Bir ilişkinin içinde ihmal edilmek, sürekli belirsizlik yaşamak ya da karşılıksız çaba göstermek insanı gerçekten incitebilir. Manevî bir bakış, bu incinmeleri yok saymayı veya her şeyi sessizce kabullenmeyi gerektirmez. Asıl mesele, bir başkasının sevgisini önemserken kendi varlığımızı bütünüyle onun davranışlarına bağlamamayı öğrenmektir. Bir insanın bizi sevmemesi, bizim sevilmeye layık olmadığımızı kanıtlamaz. Bir ilişkinin sona ermesi, hayatımızın bütün anlamının sona erdiği anlamına gelmez. Bir başkasının bizi anlayamaması, kendimizi tanıma çabamızdan vazgeçmemizi gerektirmez.
Allah’ın El-Vedûd ismi, sevgi üzerine düşünürken insanın önüne ayrı bir tefekkür kapısı açar. El-Vedûd, sevgi ve muhabbetle ilişkilendirilen ilahî isimlerdendir. İnsan bu ismi hatırlarken sevgiyi yalnızca insanlardan gelecek bir karşılığa indirgememeyi öğrenebilir. Rabbine yönelişini, duasını ve ibadetini yalnızca istediği bir sonuca ulaşmanın aracı olarak değil, kendisini anlamlandıran bir kulluk ilişkisi olarak yaşayabilir. Bununla birlikte, ilahî sevgiyi düşünmek insanın insanî sevgiden vazgeçmesini gerektirmez. Aksine, insanın ilişkilerinde daha dengeli, daha merhametli ve daha dürüst davranmasına yardımcı olabilir. Çünkü kalbini yalnızca onay arayışıyla meşgul etmeyen insan, başkalarını da kendi eksikliğini tamamlamak zorunda olan kişiler olarak görmekten uzaklaşabilir.
Es-Selâm isminin işaret ettiği iç huzuru arayışında önemli meselelerden biri de arzularımızla kurduğumuz ilişkidir. Her arzu kötü değildir. İnsan yemek ister, dinlenmek ister, başarılı olmak ister, sevilmek ister, hayatını güzelleştirecek imkânlara kavuşmak ister. Bunlar insan hayatının doğal parçalarıdır. Fakat bir arzu, insanın bütün kararlarını yönetmeye başladığında; kişi onun uğruna vicdanını, sağduyusunu ve sorumluluklarını görmezden geldiğinde sorun ortaya çıkar. İstediğimiz bir şeyin peşinden gitmekle, o isteğin esiri olmak aynı şey değildir.
Kur’ân-ı Kerîm’in Furkân sûresinin 43. ayetinde, arzusunu ilah edinen kimseye dikkat çekilir. Ayet, insanın kendi arzusunu sorgulanamaz bir otoriteye dönüştürmesinin tehlikesi üzerine düşünmeye çağırır. İnsan her istediğini doğru kabul ettiğinde, arzularının kendisine ne yaptığını göremez hâle gelebilir. Öfkelendiğinde incitici sözler söylemeyi haklı bulabilir; kıskandığında başkasının sevincini gölgelemeyi kendince meşru görebilir; bir şeyi çok istediğinde ona ulaşmak için kullandığı yolların doğruluğunu sorgulamayı bırakabilir. Böylece aklını ve vicdanını arzularına rehber yapmak yerine, onları arzularını savunmak için kullanmaya başlar.
İşte iç dünyadaki düzensizlik bazen burada belirir. İnsan bir şeyi istediği için onu hak ettiğini düşünür. Birinin kendisine karşı çıkmasını hemen düşmanlık sayar. Her tartışmada kendi haklılığını ispatlamaya çalışır. Kontrol edemediği olaylar karşısında daha fazla öfkelenir; başkalarının kararlarına müdahale etmeye çalıştıkça kendi huzurunu da kaybeder. Oysa insanın bir arzusu olması, o arzunun mutlaka gerçekleşmesi gerektiği anlamına gelmez. Bir duygunun güçlü olması, o duygunun yönlendirdiği davranışın doğru olduğunu göstermez. İnsan öfkeli olabilir ama öfkesini başkasına zarar vermeden ifade etmeyi öğrenebilir. Bir şeyi çok isteyebilir ama onu elde etmek için yanlış bir yola girmemeyi seçebilir. Kırılmış olabilir ama kırgınlığını intikama dönüştürmemeye çalışabilir.
Nefsin terbiyesi denilen çaba, tam da bu noktada gündelik hayatın içine yerleşir. İnsanın içindeki her isteği yok etmesi değil, istekleriyle arasına bir düşünme mesafesi koyabilmesi gerekir. Bir söz söylemeden önce durmak, öfke yükseldiğinde hemen karar vermemek, bir arzunun peşinden giderken sonuçlarını değerlendirmek, haksız olduğunu fark ettiğinde geri adım atabilmek… Bunlar küçük görünür, fakat insanın hayatında büyük farklar oluşturabilir. Bazen bir tartışmanın büyümemesi, bir anlık suskunlukla mümkündür. Bazen bir ilişkinin daha fazla yaralanmaması, insanın kendi sözünü ve davranışını gözden geçirmesiyle mümkündür. Bazen de selâmet, haklı çıkmak uğruna sürdürdüğümüz bir mücadeleden vazgeçmekle başlar.
Fakat susmak her zaman doğru değildir. Bazen haksızlık karşısında konuşmak, bir sınır koymak veya yardım istemek gerekir. Es-Selâm ismi üzerinde düşünmek, insanın bütün çatışmalardan kaçması ya da kendisine zarar veren davranışları kabullenmesi anlamına gelmez. İç huzuru, her koşulda sessiz kalmak değildir; hangi durumda konuşmanın, hangi durumda beklemenin, hangi durumda uzaklaşmanın daha doğru olduğunu ayırt etmeye çalışmaktır. Bir insanın kendisini koruması, başkasına zarar vermekle aynı şey değildir. Adalet aramak, huzursuzluk çıkarmakla özdeşleştirilemez. Gerçek selâmet arayışı, hem kendi haysiyetimizi hem de başkalarının hakkını gözetmeyi gerektirir.
Yûsuf sûresinin 53. ayetinde nefsin kötülüğü emretmeye meyilli oluşuna ilişkin ifade yer alır. Bu ayet, insanın kendi iç dünyasına karşı dikkatli olması gerektiğini hatırlatan bir bağlamda ele alınabilir. İnsan kendisini her zaman doğru değerlendiremeyebilir. Bazen kendi menfaatini adalet sanır, bazen korkusunu tedbir, bazen kibrini vakar, bazen de kontrol arzusunu sorumluluk olarak adlandırır. Bu yüzden insanın kendisini hesaba çekmesi önemlidir. Fakat muhasebe, kendisini durmadan suçlamak değildir. İnsanın davranışlarına bakması, niyetlerini sorgulaması, yanlışlarını kabul etmesi ve mümkün olduğunca düzeltmeye çalışmasıdır. Kendini tanıma çabası, kendinden nefret etmeye değil, daha bilinçli bir hayat yaşamaya hizmet etmelidir.
İnsanın kendi aleyhine şahitlik edebilmesi de bu anlamda önemlidir. Başkalarının yanlışlarını görmek kolay olabilir; fakat kendi hatalarımızı görmek daha fazla cesaret ister. Bir tartışmada yalnızca karşı tarafın sözlerini hatırlayıp kendi incitici ifadelerimizi unutabiliriz. Bir ilişkide bize yapılanları sayarken bizim yaptığımız hataları gözden kaçırabiliriz. Kendi davranışlarımızı hep şartlarla açıklarken başkalarının davranışlarını karakterleriyle yargılayabiliriz. Oysa dürüst bir muhasebe, insanın kendisine de başkasına gösterdiği adalet ölçüsünü uygulamaya çalışmasıdır. Bu, her olayda kendisini suçlamak demek değildir; yalnızca kendi payını da görebilmek demektir.
İç dünyamızdaki dağınıklığı toparlamak, duygularımızı ortadan kaldırmakla mümkün olmaz. Üzüntü de öfke de korku da insan hayatının parçasıdır. Bunları hissetmek, insanın manevî bakımdan başarısız olduğu anlamına gelmez. Önemli olan, bu duyguların varlığını fark etmek ve onların bizi nasıl davranmaya yönelttiğini anlayabilmektir. Korktuğumuzda her şeyi kontrol etmeye mi çalışıyoruz? Üzüldüğümüzde kendimizi insanlardan bütünüyle mi uzaklaştırıyoruz? Öfkelendiğimizde karşı tarafı inciterek mi rahatlamaya çalışıyoruz? Bir kayıp yaşadığımızda bütün geleceğimizi karanlık mı görüyoruz? Bu sorulara verilen cevaplar, insanın kendi iç dünyasında hangi alanların ilgiye ve onarıma ihtiyaç duyduğunu gösterebilir.
Bazen bu onarım, yalnızca dua etmekten ibaret değildir; dua ile birlikte atılması gereken somut adımlar da vardır. Sürekli ertelediğimiz bir konuşmayı yapmak, yanlış bir davranışımız için özür dilemek, bir başkasına verdiğimiz zararı mümkün olduğunca telafi etmek, hayatımızı yoran alışkanlıklara sınır koymak, bizi sürekli tüketen bir ilişkide destek aramak… İnsan kendi iç dünyasını düzene kavuşturmak isterken hayatındaki gerçek meselelerle de yüzleşmelidir. Maneviyat, sorumluluklarımızı ortadan kaldıran bir kaçış yolu değil; onlarla daha bilinçli biçimde yüzleşmemize yardımcı olan bir yöneliş olabilir.
Es-Selâm ismi, bütün bu çabanın içinde Allah’ın selâmetin ve esenliğin mutlak kaynağı olduğunu hatırlatır. Bu, insanın dünyada hiç acı çekmeyeceği veya bütün sorunlarının hemen çözüleceği anlamına gelmez. İnanan bir insan da korkabilir, yas tutabilir, kaygı yaşayabilir ve zaman zaman kendisini dağılmış hissedebilir. Manevî hayat, bu duyguları inkâr etmekten ibaret değildir. İnsan bazen sabırla bekler, bazen bir çözüm arar, bazen bir başkasından destek alır, bazen de yaşadığı acının içinden geçmek için zamana ihtiyaç duyar. Selâmet, her zaman bütün şartların kusursuz hâle gelmesi değil; şartlar zor olsa da insanın doğruyu aramaktan, merhametten ve umuttan bütünüyle kopmamaya çalışmasıdır.
Transkriptte hatırlatılan “Selâmün kavlen min Rabbin rahîm” ifadesi, Yâsîn sûresinin 58. ayetinde yer alır. Ayetin anlamı, merhamet sahibi Rab’den gelen selâm sözüdür. Bu ifade Kur’ân’da cennet ehline yönelik ilahî selâm bağlamında geçer. Onu yalnızca dünyadaki her sıkıntının biteceğine dair kişisel bir vaat gibi okumamak gerekir. Bununla birlikte, ayet üzerinde tefekkür etmek insana merhamet, esenlik ve nihai huzur umudunu hatırlatabilir. İnsan dünyada kendi kalbini arındırmaya, davranışlarını güzelleştirmeye ve ilişkilerini onarmaya çalışırken bu umudu taşıyabilir; fakat belirli bir iç hâle ulaştığı için ahirette kendisine kesin olarak şu sözün söyleneceğini iddia edemez. Gaybın bilgisi Allah’a aittir.
Mahşer düşüncesi de insanı kendi hayatına dönüp bakmaya çağırabilir. Kıyametin gerçekliği, Kur’ân’ın anlattığı ahiret inancının bir parçasıdır; bunu yalnızca insanın iç dünyasında yaşadığı çatışmalara indirgemek doğru olmaz. Fakat ahiret bilinci, insanın bugünkü davranışlarını değerlendirmesine de vesile olabilir. Bir gün yaptıklarımızın hesabını vereceğimize inanıyorsak, bugün başkasına haksızlık ederken daha dikkatli olmamız gerekmez mi? Bir sözün, bir kararın, bir ihmalin başkasının hayatında nasıl iz bıraktığını düşünmemiz gerekmez mi? Sahip olduğumuz imkânları nasıl kullandığımızı, kimlerin hakkını gözettiğimizi ve hangi yanlışlarımızı düzeltmek için çaba gösterdiğimizi sorgulamamız gerekmez mi?
İç muhasebe, mahşerin yerine geçen bir şey değildir; fakat ahiret bilinciyle yaşayan insanın dünyadaki sorumluluklarını daha ciddiye almasına yardımcı olabilir. İnsan kendisini hesaba çekerken başkalarının gözünden saklayabildiği kusurlarını da görmeye çalışır. Yaptığı iyilikleri büyütmek yerine eksiklerini fark eder; fakat bu fark ediş onu ümitsizliğe sürüklemez. Çünkü hatasını görmek, onu düzeltme imkânının da başlangıcı olabilir. Bir insan geçmişte yanlış davranmış olabilir; fakat samimi bir dönüş, sorumluluk alma ve mümkün olan zararı onarma çabasıyla yeni bir istikamet belirleyebilir. Geçmişi değiştiremeyiz, fakat bugünkü davranışlarımızı gözden geçirebiliriz.
Es-Selâm ismi üzerinde tefekkür ederken belki de en önemli soru şudur: Kalbimde hangi savaşın sürmesine ben de katkıda bulunuyorum? Sürekli kendimi haklı çıkarmaya çalışırken mi yoruluyorum? Herkesin beni anlamasını beklerken mi huzurumu kaybediyorum? Geçmişte yaşananları zihnimde tekrar tekrar canlandırarak mı kendimi tüketiyorum? Yoksa kontrol edemeyeceğim şeyleri kontrol etmeye çalışırken mi güçsüz düşüyorum? Her sorunun cevabı aynı olmayabilir. Bazı meseleler bir alışkanlığın değişmesiyle hafifler; bazıları bir özürle, bazıları sınır koymakla, bazıları da uzun bir iyileşme süreciyle ele alınabilir. Önemli olan, içimizdeki gürültüyü yalnızca bastırmak değil, onu anlamaya çalışmaktır.
İnsan bazen huzuru, hiçbir şeyin kendisini rahatsız etmediği bir hayat olarak hayal eder. Oysa hayatın içinde belirsizlikler, kayıplar, anlaşmazlıklar ve beklenmedik değişimler bulunur. Bunların hepsini ortadan kaldırmak mümkün değildir. Fakat insan her rahatsızlıkta kendisini kaybetmemeyi öğrenebilir. Bir düşünce geldiğinde onun peşinden hemen gitmemeyi, bir duygu yükseldiğinde onunla birlikte hareket etmek zorunda olmadığını, bir arzunun güçlü olmasının onu doğru kılmadığını fark edebilir. Gerektiğinde durabilir, nefes alabilir, dua edebilir, bir dostuyla konuşabilir ve daha sakin bir zamanda karar verebilir. Böylece iç huzuru, dış dünyayı bütünüyle kontrol etmekten değil, kendi davranışlarımızı daha bilinçli yönetmeyi öğrenmekten de beslenir.
Belki de kalbin selâmet yurduna dönüşmesi, insanın bir gün bütün kusurlarından arınmış bir varlığa dönüşmesi değildir. Belki bu yolculuk, insanın her gün yeniden kendi niyetlerine bakması, yanlışını fark ettiğinde geri dönmesi, başkasının hakkını gözetmesi ve kendisini nefsinin her isteğine teslim etmemesiyle ilgilidir. İnsan bazen başarılı olur, bazen yeniden aynı hataya düşer. Bazen öfkesini kontrol eder, bazen söylememesi gereken bir sözü söyler. Önemli olan, her hatadan sonra kendisini bütünüyle terk etmemesi ve yeniden doğruya yönelme iradesini korumasıdır.
Es-Selâm… Selâmetin kaynağı olan Rabbimizin bu güzel ismi, bize yalnızca huzur istemeyi değil, huzuru bozan davranışlarımızı da fark etmeyi hatırlatsın. Kalbimizi kırgınlıkların, kıyasların ve kontrol arzusunun bitmeyen gürültüsünden korumak için çaba gösterelim. Sevilmeyi isterken başkalarının sevgisini bir ilaha dönüştürmeyelim; haklı olmayı isterken adaletten ayrılmayalım; bir şeyi arzularken vicdanımızı susturmayalım. İnsanların sevgisine değer verelim ama kendi varlığımızı yalnızca onların onayına bağlamayalım. Hatalarımızı kabul edelim ama kendimizi umutsuzluğa mahkûm etmeyelim. İçimizdeki savaşı fark ettiğimizde, onu daha fazla büyütmek yerine selâmete açılan yolu arayalım.
Ya Selâm… Selâmetin ve esenliğin sahibi Rabbimiz, dağılmış gönüllerimizi toparlamayı, karışmış niyetlerimizi arındırmayı ve bizi kendimizle daha dürüst bir ilişki kurmaya yöneltmeyi nasip eyle. Kalbimizi öfkenin, kibrin, hasedin ve bitmeyen haklılık arzusunun esaretinden koru. Bize arzularımızı tanıyacak bir basiret, nefsimizi terbiye edecek bir irade ve yanlışlarımızı düzeltecek bir cesaret ver.
Allah’ım, sevgiyi yanlış kapılarda aradığımız zamanlarda bizi hakikate yönelt. İnsanların ilgisi azaldığında kendi değerimizi unutmamayı, bir söz bizi incittiğinde hemen incitici sözlerle karşılık vermemeyi, korkularımız büyüdüğünde bütün hayatımızı o korkuların hükmüne bırakmamayı öğret. Bize insanî sevgiyi küçümsemeden, fakat kalbimizi yalnızca geçici ilgiye bağlamadan yaşayabilmeyi nasip eyle.
Ya Rabbi, içimizde çözümsüz bıraktığımız meseleleri görebilmeyi nasip et. Haksızlık ettiğimiz insanlardan özür dilemeyi, verebildiğimiz zararı onarmayı, kendimizi korumamız gereken yerde sağlıklı sınırlar koymayı ve yardım istememiz gereken yerde gururumuza yenilmemeyi öğret. Sabırla susmamız gereken yerde dilimizi, konuşmamız gereken yerde cesaretimizi, karar vermemiz gereken yerde aklımızı ve vicdanımızı muhafaza eyle.
Allah’ım, geçmişin yükleriyle ezilen kalplerimize ferahlık ver. Geleceğin belirsizliği karşısında bizi ümitsizliğe düşürme. Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul ederken sorumluluklarımızdan kaçmamayı, sana tevekkül ederken gayretimizi bırakmamayı nasip eyle. Bizi kendi hatalarımızı göremeyecek kadar kibirli, hatalarımızı gördüğümüzde umudumuzu yitirecek kadar ümitsiz kılma. Bize hem muhasebe hem merhamet, hem doğruluk hem incelik ver.
Ya Selâm, kalplerimize esenlik, evlerimize huzur, ilişkilerimize adalet ve merhamet ihsan eyle. Dilimizi incitmekten, elimizi haksızlıktan, kalbimizi kinden koru. Bizi yalnızca huzur arayanlardan değil, çevresine de huzur taşıyabilmek için çabalayanlardan eyle. Bir başkasının acısını küçümsememeyi, kendimize yapılan iyiliği unutmamayı ve sahip olduğumuz nimetleri şükürle taşımayı nasip et.
Rabbimiz, dünyada bizi hakikatten uzaklaştıran iç çatışmalarımızı fark etmeyi ve onları hayırlı adımlarla onarmayı nasip eyle. Ahirette rahmetinle muamele gören kullarından olmayı, hesabımızı kolaylaştırmanı ve bizi selâmetle buluşturmanı diliyoruz. Kalbimizi sana yönelt, niyetimizi güzelleştir, ömrümüzü hayırla bereketlendir.
Âmin. Velhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Sesli Terapi’de bir başka esma tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle… Bütün korkularımızı Rabbimizin rahmetine emanet ederken, üzerimize düşen sorumlulukları da ihmal etmeden selâmete yürüyebilmek duasıyla. Allah’a emanet olun.
