Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
# Âyetü’l Kürsî ve İlâhî Hükümranlık: Kader, İrade ve Esmâü’l Hüsnâ Üzerine Tasavvufî Bir Tefekkür
Giriş: İlâhî Rahmetin Gölgesinde İnsan Olmak
İnsan hayatı boyunca iki farklı tecrübeyle karşılaşır. Bazen önünde yollar açılır, işleri kolaylaşır, kalbi ferahlar ve kendisini genişlik içinde hisseder. Bazen de beklediği kapılar kapanır, emek verdiği işler sonuçsuz kalır, iç dünyası daralır ve ne yapacağını bilemez hâle gelir.
Bu iki hâlin arasında insanın zihninde önemli bir soru belirir: Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatıyorsa hayatımızdaki darlıklar, yasaklar, engeller ve imtihanlar nasıl anlaşılmalıdır?
Tasavvuf geleneği bu soruya cevap ararken Allah’ın isimleri, ilâhî hükümranlık, kader, insan iradesi ve kulluk sorumluluğu üzerinde durur. Bu meselelerin merkezinde ise Müslümanların her gün okuduğu, fakat anlamları üzerinde her zaman yeterince düşünmediği bir ayet bulunur: Âyetü’l Kürsî.
Âyetü’l Kürsî, Bakara suresinin 255. ayetidir. Allah’ın diri ve kayyûm oluşunu, uyuklama ve uykunun O’na arız olmayacağını, göklerde ve yerde bulunanların O’na ait olduğunu, izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceğini ve O’nun ilminin her şeyi kuşattığını bildirir. Ayet, Allah’ın kürsîsinin gökleri ve yeri kuşattığını ve bunları koruyup gözetmenin O’na ağır gelmediğini ifade ederek sona erer.
Bu ayet, yalnızca korunma ve fazilet bağlamında değil, Allah’ın mutlak hükümranlığı ve insanın kulluk konumu açısından da derin bir tefekkür alanı açar.
Ancak bu tefekkürde önemli bir ölçüyü korumak gerekir. Âyetü’l Kürsî’nin doğrudan bildirdiği hakikatlerle tasavvuf geleneğinde geliştirilen sembolik yorumlar birbirinden ayrılmalıdır. Kürsî, arş, kader ve ilâhî isimler hakkındaki her açıklamayı ayetin kesin ve tek anlamı olarak sunmak doğru değildir.
Bu makalede, Kur’an’ın açık mesajları temel alınarak tasavvufî yorumların işaret ettiği anlamlar üzerinde durulacaktır.
1. Âyetü’l Kürsî: Allah’ın Mutlak Hükümranlığı
Âyetü’l Kürsî’nin başlangıcında şöyle buyrulur:
“Allah, O’ndan başka ilâh yoktur. O, hayydır, kayyûmdur.”
Burada geçen Hayy ismi, Allah’ın diri oluşunu; Kayyûm ismi ise varlığın O’nunla ayakta durmasını ve O’nun hiçbir şeye muhtaç olmamasını ifade eder.
İnsan yaşamak için nefese, suya, besine, uykuya ve başka varlıklara ihtiyaç duyar. Bedeni yorulur, zihni dinlenmeye ihtiyaç duyar, iradesi sınırlıdır. İnsan ne kadar güçlü görünürse görünsün, kendi varlığının devamını bütünüyle kendi başına sağlayamaz.
Allah ise yaratılmışlar gibi ihtiyaç sahibi değildir. O’nun varlığı başka bir varlığa dayanmaz. Bütün yaratılmışlar O’na muhtaçtır.
Âyetü’l Kürsî’nin devamında göklerde ve yerde bulunanların Allah’a ait olduğu bildirilir. Bu ifade, mülkiyetin ve mutlak hükümranlığın Allah’a ait olduğunu hatırlatır.
İnsan dünyada çeşitli imkânlara sahip olabilir. Bir evin, bir malın veya bir makamın sahibi olabilir. Fakat bu sahiplik sınırlıdır. İnsan sahip olduklarını sonsuza kadar koruyamaz. Zamanı durduramaz, ölümü ortadan kaldıramaz ve hayatın bütün şartlarını kontrol edemez.
Bu hakikati anlamak, insanın dünyadan el etek çekmesi anlamına gelmez. Asıl mesele, sahip olduğu imkânları mutlak ve değişmez bir mülk gibi görmemesidir.
İnsan kendisine verilen nimetlerin emanet olduğunu fark ettiğinde, onları daha dikkatli kullanmaya başlar. Malını israf etmemeye, gücünü zulüm için kullanmamaya ve sahip olduğu imkânları hayırlı işlere yöneltmeye gayret eder.
Âyetü’l Kürsî’nin tevhid merkezli mesajı, insanın sahte mutlaklık iddialarını terk etmesine yardımcı olur. Hiçbir insan, hiçbir makam ve hiçbir dünyevî güç Allah’ın hükümranlığından bağımsız değildir.
2. Kürsî ve Arş: Vahyin Bildirdiği Hakikat ile Tasavvufî Yorum
Âyetü’l Kürsî’de Allah’ın kürsîsinin gökleri ve yeri kuşattığı bildirilir. Kur’anın başka ayetlerinde de arştan söz edilir. Örneğin Tâhâ suresinin beşinci ayetinde Rahmân’ın arşa istiva ettiği ifade edilir.
Bu kavramlar, İslâm düşüncesinde uzun süre tartışılmıştır. Âlimler, Allah’ın sıfatlarını anlamaya çalışırken O’nu yaratılmışlara benzetmeme ilkesini esas almışlardır.
A’râf suresinin elli dördüncü ayetinde Allah’ın yaratma ve emir sahibi olduğu bildirilir. Şûrâ suresinin on birinci ayetinde ise O’nun benzeri hiçbir şeyin bulunmadığı ifade edilir.
Bu sebeple Allah’ın arş ve kürsî ile ilişkisi, yaratılmışların mekânla ilişkisine benzetilerek açıklanmamalıdır. Ehlisünnet geleneğinde bu konuda farklı açıklama yöntemleri bulunur. Bazı âlimler naslarda bildirilen ifadeleri keyfiyetini Allah’a havale ederek kabul ederken bazıları tenzih ilkesini vurgulayan açıklamalara yer vermiştir.
Kürsîyi ilâhî emrin ikiye ayrıldığı, yaratma emriyle kullara yöneltilen teklifin birbirinden ayrıştığı bir basamak olarak anlatmak ise tasavvufî ve sembolik bir yorumdur. Bu açıklama, Âyetü’l Kürsî’nin doğrudan ve kesin anlamı olarak sunulmamalıdır.
Bununla birlikte bu sembolik yaklaşım, insanın hayatında karşılaştığı iki farklı emir türü üzerine düşünmeye vesile olabilir: Allah’ın yaratmasıyla ilgili ilâhî irade ve insanın sorumluluğuyla ilgili dinî yükümlülükler.
Bu ayrım üzerinde durmak, kader ve irade meselesini daha dikkatli anlamaya yardımcı olur.
3. Tekvinî Emir ve Dinî Sorumluluk
İslâm düşüncesinde Allah’ın yaratmasıyla ilgili iradesi ile kullarına yönelttiği emirler arasında ayrım yapılır.
Allah’ın yaratmasıyla ilgili iradesi, varlıkların meydana gelmesi ve yaratılmış âlemin devam etmesiyle ilişkilidir. Kur’anı Kerim, Yâsîn suresinin seksen ikinci ayetinde Allah’ın bir şeyi dilediğinde ona “Ol” dediğini ve onun oluverdiğini bildirir.
Diğer tarafta insanın dinî sorumluluğuyla ilgili emirler vardır. Namaz kılmak, doğruluktan ayrılmamak, emaneti korumak, haksızlık etmemek ve iyilik yapmak bu sorumlulukların örnekleridir.
İnsan bu yükümlülükleri yerine getirebilir veya ihmal edebilir. Bu nedenle dinî emirler, insanın iradesi ve sorumluluğuyla ilişkilidir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Allah’ın yaratmasıyla ilgili iradesi ile insanın ahlâkî sorumluluğunu birbirine karıştırmamaktır.
Bir olayın meydana gelmiş olması, o olayın ahlâken doğru olduğu anlamına gelmez. Bir insanın yalan söylemesi, haksızlık yapması veya başkasının hakkını çiğnemesi fiilen gerçekleşmiş olabilir. Fakat bu durum, o davranışların dinen meşru olduğu sonucunu doğurmaz.
İslâm düşüncesinde kader meselesi, Allah’ın ilmi ve iradesiyle insanın sorumluluğunu birlikte ele alan kapsamlı bir konudur. Bu meseleyi yalnızca tek bir sembolle açıklamak yeterli değildir.
İnsanın iradesi sınırlıdır, fakat bu sınırlılık sorumluluğunu bütünüyle ortadan kaldırmaz. İnsan kendi gücü ve imkânı ölçüsünde tercih yapar, davranışlarından sorumlu tutulur ve doğru olanı seçmekle yükümlüdür.
Tasavvufî tefekkürün burada işaret ettiği temel ders şudur: İnsan her şeyi kontrol edemediğini kabul etmeli, fakat kontrol edebildiği alanlarda sorumluluktan kaçmamalıdır.
4. El Hakem ve El Adl: İlâhî Hüküm ve Adalet
Allah’ın güzel isimleri arasında El Hakem ve El Adl isimleri de yer alır. El Hakem, hüküm verme ve hükmü kendisine ait olma anlamıyla; El Adl ise adaletle ilişkilidir.
Kur’anı Kerim’de hükmün Allah’a ait olduğunu bildiren ayetler bulunur. En’âm suresinin elli yedinci ayetinde hükmün Allah’a ait olduğu ifade edilir. Yûsuf suresinin kırkıncı ayetinde de hükmün yalnızca Allah’a ait olduğu bildirilir.
Bu hakikat, insanın kendi kanaatlerini mutlaklaştırmaması gerektiğini hatırlatır. İnsan bilgisi sınırlıdır. Olayları bazen eksik görür, acele karar verir veya kendi çıkarını adaletin önüne geçirir.
Allah’ın adaletine iman etmek, insanın kendi davranışlarında adaleti gözetmesini de gerektirir.
Ancak burada bir yanlış anlamadan kaçınmak gerekir. Dünyada gerçekleşen her haksızlığın, sırf gerçekleşmiş olduğu için adil olduğunu söyleyemeyiz. Zulüm, zulümdür. İnsanların birbirlerine haksızlık etmesi, dinî ve ahlâkî açıdan meşru hâle gelmez.
İlâhî hükümranlığa iman, insanı haksızlığa karşı duyarsızlaştırmamalıdır. Bilakis, insanın adaleti gözetme sorumluluğunu güçlendirmelidir.
El Hakem ismi üzerinde tefekkür eden kişi, kararlarında hakkaniyeti gözetmeye çalışır. El Adl ismini anan kişi, başkasının hakkını çiğnememeye ve kendi gücünü ölçülü kullanmaya dikkat eder.
Bu isimler, insanın başına gelen her olayı kolayca yorumlayıp kesin bir hikmet açıklaması yapması için değil, kendi kulluk sorumluluğunu daha derin kavraması için bir tefekkür alanı sunar.
5. Kader, Dua ve İnsan İradesi
Kader konusu, İslâm düşüncesinin en dikkatli ele alınması gereken meselelerinden biridir. İnsan bazen yaşadığı bir sıkıntının değişmeyeceğini düşünür. Bazen de dua ettiği takdirde istediği her sonucun mutlaka gerçekleşeceğine inanmak ister.
Bu iki yaklaşım da insanı yanlış beklentilere sürükleyebilir.
Kur’anı Kerim, Ra’d suresinin otuz dokuzuncu ayetinde Allah’ın dilediğini sileceğini ve dilediğini sabit bırakacağını, ana kitabın ise O’nun katında bulunduğunu bildirir.
Bu ayet, tefsir geleneğinde farklı yönleriyle ele alınmıştır. Ayeti, insanın istediği her sonucu dua veya zikir yoluyla kesin biçimde elde edeceği şeklinde yorumlamak doğru değildir.
Dua, kulun Allah’a yönelmesi ve ihtiyacını O’na arz etmesidir. İnsan dua ederken hem yardım ister hem de kendi aczini kabul eder. Bu yöneliş, insanın kararlarını gözden geçirmesine ve sorumluluklarını daha bilinçli taşımasına da yardımcı olabilir.
Sadaka vermek, tövbe etmek ve iyilik yapmak İslâm’da değerli amellerdir. Bunların insan hayatındaki manevi önemini küçümsememek gerekir. Fakat bu amelleri belirli bir sonucu zorunlu kılan işlemler gibi görmek de doğru değildir.
Kul Allah’a yönelir, elinden geleni yapar ve neticeyi O’na havale eder.
Bu, insanın iradesiz olduğu anlamına gelmez. İnsan çalışır, tedbir alır, hatalarından döner ve doğru tercihler yapmaya gayret eder. Fakat bütün sonuçların kendi kontrolünde olmadığını da bilir.
Tevekkül, çabayı terk etmek değil, çabayı kulluk bilinciyle sürdürmektir.
6. Er Rahmân ve İlâhî Rahmetin Kuşatıcılığı
Er Rahmân ismi, Allah’ın rahmetinin genişliği üzerine düşünmeye imkân verir. Kur’anı Kerim’de Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığı bildirilir. A’râf suresinin yüz elli altıncı ayetinde bu ifade yer alır.
Rahmetin genişliği, insanın ümitsizliğe kapılmaması için güçlü bir dayanak oluşturur. Fakat rahmeti, insanın her isteğinin mutlaka gerçekleşmesi veya hayatında hiçbir sıkıntıyla karşılaşmaması şeklinde anlamak doğru değildir.
İnsan bazen istediği bir şeyin gerçekleşmemesiyle karşılaşır. Bir kapının kapanması, bir fırsatın kaybedilmesi veya bir planın bozulması insana ağır gelebilir. Ancak insan, bu olayın bütün sonuçlarını ve gelecekte neye vesile olacağını önceden bilemez.
Kapanan bir kapının ardından başka bir imkân doğabilir. Fakat her kapanan kapının mutlaka daha iyi bir fırsat getireceğini de garanti edemeyiz.
Manevî olgunluk, bütün olayların gizli anlamını bildiğini iddia etmek değildir. Bazen bilmediğimiz şeyleri kabul ederek doğru olanı yapmaya devam edebilmektir.
Er Rahmân ismini anan insan, Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeye çalışır. Aynı zamanda bu rahmetin ahlâkî bir yansıması olarak başkalarına merhamet göstermeyi öğrenir.
Kendisine karşı merhametli olmak, hatalarından ders çıkarırken kendisini bütünüyle değersiz saymamak anlamına gelir. Başkalarına karşı merhametli olmak ise onların acılarını küçümsememek, ihtiyaçlarını gözetmek ve imkânı ölçüsünde yardımcı olmaktır.
Böylece rahmet düşüncesi, yalnızca soyut bir inanç olmaktan çıkar ve insanın davranışlarında karşılık bulur.
7. El Kâbıd ve El Bâsıt: Darlık ve Genişlik Hâlleri
Allah’ın isimleri arasında El Kâbıd ve El Bâsıt isimleri de bulunur. Bu isimler, daraltma ve genişletme anlamları üzerinden tefekkür edilebilir.
İnsan hayatında ferahlık ve sıkıntı dönemleri yaşar. Bazen zihni açıktır, kararlarını daha rahat verir ve hayatını düzenli hisseder. Bazen de kaygı, üzüntü veya belirsizlik nedeniyle kendisini sıkışmış hisseder.
Tasavvuf geleneğinde kabz ve bast kavramları, insanın iç dünyasındaki daralma ve genişleme hâllerini açıklamak için kullanılır.
Kabz, insanın kendisini daralmış, sıkışmış veya içsel bakımdan kısıtlanmış hissettiği hâli ifade edebilir. Bast ise genişlik, ferahlık ve açılma tecrübesiyle ilişkilidir.
Bununla birlikte, her sıkıntıyı kesin olarak El Kâbıd isminin kişiye özel bir tecellisi, her ferahlığı da El Bâsıt isminin özel bir işareti saymak doğru değildir. Bu isimler üzerinde tefekkür etmek, insanın yaşadığı hâlleri daha dikkatli değerlendirmesine yardımcı olabilir; fakat belirli olayların gaybî nedenlerini bildiğimizi göstermez.
Ayrıca her daralmanın ardından mutlaka kısa sürede ferahlık geleceğini söylemek de doğru olmaz. İnsan bazen uzun süreli zorluklarla karşılaşabilir. Böyle zamanlarda dua, sabır, sosyal destek ve gerektiğinde profesyonel yardım önemlidir.
Manevî hayat, insanın yaşadığı her duyguyu tek bir sembolle açıklamak zorunda olduğu bir alan değildir.
İnsan sıkıntı yaşadığında kendisine şu soruları sorabilir: Bu hâli daha sağlıklı biçimde yönetmek için ne yapabilirim? Yardım istemem gereken bir durum var mı? Günlük sorumluluklarımı nasıl sürdürebilirim? Dua ve ibadet hayatımı nasıl daha bilinçli hâle getirebilirim?
Bu yaklaşım, tasavvufî tefekkürü gerçek hayatın sorumluluklarıyla buluşturur.
8. El Hâfıd ve Er Râfi: Alçalma ve Yükselme Üzerine
El Hâfıd ve Er Râfi isimleri, alçaltma ve yükseltme anlamları üzerinden ele alınır. İnsan hayatında itibar kaybı, başarısızlık veya beklenmedik değişimler yaşanabilir. Aynı şekilde insan bazen yeni imkânlarla karşılaşabilir, kendisini geliştirebilir ve daha önce ulaşamadığı hedeflere erişebilir.
Bu değişimler üzerine tefekkür etmek, insanın başarı karşısında kibirlenmemesine ve başarısızlık karşısında ümitsizliğe kapılmamasına yardımcı olabilir.
Fakat bir insanın makam kaybetmesini kesin biçimde ilâhî bir alçaltma, yükselmesini de özel bir ilâhî ikram olarak yorumlamak için yeterli bilgiye sahip olduğumuzu söyleyemeyiz.
Dünyevî başarı her zaman ahlâkî üstünlüğün göstergesi değildir. Bir insanın güç sahibi olması, mutlaka daha iyi bir kul olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde maddî veya toplumsal zorluk yaşayan bir insanın değersiz olduğunu söylemek de yanlıştır.
İnsanların Allah katındaki değerini yalnızca makam, servet veya görünür başarı üzerinden ölçemeyiz.
Tasavvufî tefekkür, insanı kendi nefsini sorgulamaya çağırır. Başarı elde ettiğinde şükretmek, başarısızlık yaşadığında hatalarından ders çıkarmak, başkalarının durumuna bakarken adaleti korumak bu çağrının önemli parçalarıdır.
Gerçek yükseliş, yalnızca dış şartların değişmesi değildir. İnsan daha merhametli, daha dürüst ve daha sorumlu hâle geldikçe ahlâkî bakımdan da olgunlaşabilir.
9. İlâhî İsimlerle Zikir ve Kişisel Manevî Çalışma
Esmâü’l Hüsnâ ile zikir, Allah’ı güzel isimleriyle anma ve bu isimlerin anlamları üzerinde düşünme pratiğidir.
Her insanın hayat tecrübesi, ihtiyaçları ve zorlandığı alanlar farklı olabilir. Bir insan öfkesini kontrol etmekte zorlanabilir. Bir başkası sabır geliştirmeye ihtiyaç duyabilir. Başka biri şükür, tevazu veya merhamet üzerinde daha fazla düşünmek isteyebilir.
Bu farklılıklar, kişisel bir zikir ve tefekkür düzeni oluştururken dikkate alınabilir.
Ancak belirli bir insanın hangi ilâhî isme özel olarak muhtaç olduğunu kesin biçimde bildiğimizi söylemek doğru değildir. Bir kişinin karakterinden veya yaşadığı olaylardan hareketle onun kaderini okuyabileceğimizi iddia etmek de dinî açıdan temelsizdir.
Gaybın bilgisi Allah’a aittir.
Buna karşılık, insan kendi ahlâkî ihtiyaçlarını değerlendirebilir ve bu ihtiyaçlarla ilişkili isimlerin anlamları üzerinde düşünebilir.
Sabır geliştirmek isteyen biri, Allah’ın sabredenlerle beraber olduğunu bildiren ayetler üzerinde tefekkür edebilir. Merhametini artırmak isteyen biri, Er Rahmân ve Er Rahîm isimlerinin anlamlarını öğrenebilir. Adalet konusunda kendisini geliştirmek isteyen biri, El Adl ismi üzerinde durabilir.
Burada amaç, zikir aracılığıyla belirli bir sonucu zorunlu kılmak değildir. Amaç, Allah’ı daha bilinçli anmak ve bu anışı ahlâkî gelişimle desteklemektir.
Zikir, yalnızca tekrar sayısına indirgenmemelidir. Kalbin yönelişi, niyetin samimiyeti ve davranışların güzelleşmesi de önemlidir.
İnsan kendi hâline uygun bir çalışma yapabilir. Fakat bu çalışmayı gayb bilgisi, kader okuması veya kesin sonuç garantisi olarak sunmamalıdır.
Sonuç: İlâhî Hükümranlık Karşısında Kulluk Bilinci
Âyetü’l Kürsî, Allah’ın mutlak hükümranlığını, diri ve kayyûm oluşunu, ilminin kuşatıcılığını ve yaratılmışların O’na bağımlılığını bildirir.
Bu ayetin etrafında gelişen tasavvufî tefekkür, insanın kader, irade, rahmet ve sorumluluk meselelerini daha derin biçimde düşünmesine imkân verebilir.
Ancak bu düşünce, vahyin açık anlamlarını aşan sembolik yorumların kesin dinî hükümler gibi sunulmasına dönüşmemelidir. Kürsî ve arş hakkındaki açıklamalarda tenzih ilkesi korunmalı, kader konusunda insan iradesi ile Allah’ın mutlak hükümranlığı arasındaki ilişki dikkatle ele alınmalıdır.
İnsan hayatında darlık ve genişlik, kayıp ve kazanç, başarısızlık ve başarı gibi farklı hâllerle karşılaşabilir. Bu hâllerin her birinin özel ilâhî nedenini bildiğimizi iddia edemeyiz. Fakat her durumda kulluk sorumluluğumuzu koruyabiliriz.
Dua edebiliriz. Tövbe edebiliriz. Çalışabiliriz. Yardım isteyebiliriz. Haksızlık karşısında adaleti savunabiliriz. Sahip olduğumuz nimetlerin hakkını vermeye gayret edebiliriz.
İlâhî hükümranlığa iman, insanı iradesiz bir seyirciye dönüştürmez. Aksine, kendisine verilen sınırlı iradeyi doğru kullanmanın önemini hatırlatır.
Âyetü’l Kürsî’yi okumak kadar, onun bildirdiği tevhid hakikatini hayatımıza taşımak da önemlidir. Allah’ın her şeyin sahibi olduğunu bilen insan, kendisini mutlak güç sahibi sanmaz. O’nun ilminin her şeyi kuşattığını bilen insan, bilmediği konularda ölçülü konuşur. O’nun rahmetini uman insan, ümitsizliğe kapılmamaya çalışır. O’nun adaletini hatırlayan insan ise kendi davranışlarında adaleti gözetir.
Manevî olgunluk, hayatın bütün sırlarını çözdüğünü düşünmek değil, bilmediği şeyler karşısında edebini koruyabilmektir.
### Dua
Allah’ım!
Ey Hayy ve Kayyûm olan Rabbimiz, bizi Sana muhtaç olduğumuzu unutanlardan eyleme. Kalplerimize tevhid şuurunu yerleştir. Sahip olduğumuz nimetleri emanet bilmeyi ve onların hakkını vermeyi nasip eyle.
Ey Rahmân ve Rahîm olan Allah’ım, darlık zamanlarımızda rahmetinden ümit kesmemeyi, ferahlık zamanlarımızda şükretmeyi bizlere öğret.
Ey El Hakem ve El Adl olan Rabbimiz, bizi haksızlıktan koru. Kararlarımızda adaleti gözetmeyi, başkalarının haklarına riayet etmeyi ve kendi nefsimizi sorgulamayı nasip eyle.
Ey Rabbimiz, bilmediğimiz şeyler hakkında kesin konuşmaktan bizi koru. Kaderini anlamaya çalışırken kulluk sorumluluğumuzu unutturmasın. Duamızı samimi, gayretimizi hayırlı, niyetimizi temiz eyle.
Bize yalnızca dilimizle zikretmeyi değil, davranışlarımızla da Sana yönelmeyi nasip et. Esmâü’l Hüsnâ’yı öğrenmeyi, anlamlarını tefekkür etmeyi ve bu tefekkürün ahlâkımızı güzelleştirmesine vesile olmasını lütfet.
Bizi Sana güvenen, sorumluluğunu yerine getiren, adaletten ayrılmayan ve rahmetinden ümit kesmeyen kullarından eyle.
İmam Gazâlî, *el Maksadü’l Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l Hüsnâ*
Sadreddin Konevî, *Miftâhu’l Gayb*
*Editoryal not: Kürsînin iki ayağını yaratma emri ve dinî teklif şeklinde açıklayan yaklaşım, tasavvufî bir yorum olarak değerlendirilmelidir. Bu açıklama Âyetü’l Kürsî’nin üzerinde ittifak edilmiş doğrudan anlamı değildir. Sadreddin Konevî ve İbnü’l Arabî’ye atfedilen özel sözler, doğrudan eser metni üzerinden doğrulanmadıkça kesin alıntı olarak kullanılmamalıdır.*