Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
# Hangi Esmanın Sırrını Taşıyorsun? İnsan, Manevi Kimlik ve Tasavvufi Arayış
İnsanın Kendisine Yabancılaşması ve Hakikat Arayışı
İnsan bazen hayatının tam ortasında kendisine yabancılaşır. İşi vardır, evi vardır, sevdikleri vardır. Yıllar boyunca emek vererek oluşturduğu bir hayatı, kazandığı başarıları ve kendisini tanımlamak için kullandığı pek çok sıfatı vardır. Fakat bütün bunlara rağmen bir gece yatağına uzandığında, içinde derinlerden gelen bir soru belirir: Ben burada ne arıyorum?
Bu soru, insanın günlük hayatın alışılmış akışı içerisinde çoğu zaman duymadığı bir iç sorgulamanın kapısını aralar. İnsan bir anda mesleğinin, başarılarının, toplumsal konumunun ve başkalarının kendisi hakkında düşündüklerinin ötesine geçmek ister. Çünkü kendisini tarif etmek için kullandığı bütün kelimelerin, aslında kim olduğuna dair soruyu bütünüyle cevaplamadığını hisseder.
Bazen insanın yaşadığı boşluk, sahip olamadığı şeylerden değil, sahip olduklarının kendisine kim olduğunu anlatmaya yetmemesinden kaynaklanır. Daha fazla başarı elde etmek, yeni hedeflere ulaşmak ve başkalarının takdirini kazanmak bir süreliğine bu hissi bastırabilir. Fakat insanın kendi iç dünyasına yönelme ihtiyacı yeniden ortaya çıkabilir.
Tasavvufi düşünce, insanın bu arayışını yalnızca kişilik özelliklerini tanıma meselesi olarak ele almaz. İnsanın kendisini, yaratılışını, kulluk sorumluluğunu ve Allah ile olan ilişkisini anlaması üzerinde durur.
Bu çerçevede karşımıza önemli bir kavram çıkar: Esma.
Esma, isimler demektir. İslam inancında Allah'ın en güzel isimleri Esmaül Hüsna olarak anılır. Bu isimler, Allah Teâlâ'nın Kur'an ve sünnette bildirilen isimleridir. Rahmân, Rahîm, Alîm, Hakîm, Adl ve Sabûr bu isimler arasında yer alır.
İnsanın bu isimler üzerinde düşünmesi, Allah'ı daha iyi tanımasına ve kendi kulluk hayatını gözden geçirmesine yardımcı olabilir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Allah'ın isimleri yaratılmışların özellikleriyle aynı değildir. İnsan, Allah'ın isimlerinin sahibi veya ilahi sıfatların bağımsız taşıyıcısı değildir. İnsan, Allah'ın yarattığı bir kuldur ve bu isimlerin ifade ettiği manaları anlamaya, kendi ahlakını bu manalara uygun şekilde güzelleştirmeye gayret edebilir.
Öyleyse insanın kendisini tanıma yolculuğunda asıl mesele, gizli bir ismin peşine düşmekten önce kendisini yaratan Rabbini tanımaya ve kulluk sorumluluğunu anlamaya yönelmesidir.
İsim ve Esma Kavramının Tasavvufi Anlamı
İsim kavramı, dil bakımından bir varlığı tanımaya ve diğerlerinden ayırmaya yarayan bir kelimeyi ifade eder. Arapçada isim kelimesinin çoğulu esmadır. Tasavvufi eserlerde ise isim ve esma kavramları, dildeki anlamlarının ötesinde çeşitli manevi yorumlarla da ele alınmıştır.
Bazı tasavvufi açıklamalarda isim kelimesi, yükselme ve yücelme anlamlarıyla ilişkilendirilir. Bu yaklaşımda isim, bir şeyin tanınmasını ve belirgin hâle gelmesini sağlayan bir işaret olarak değerlendirilir. Bununla birlikte kelimenin kökeni konusunda dil âlimleri arasında farklı açıklamalar bulunduğunu belirtmek gerekir. Bu sebeple söz konusu yorumları kesinleşmiş bir dil bilgisi kuralı olarak değil, tasavvufi düşüncenin anlam arayışı içerisinde değerlendirmek daha uygundur.
Esma kavramı özellikle Allah'ın isimleri söz konusu olduğunda daha derin bir anlam kazanır. Çünkü mümin, Allah'ın isimlerini öğrenerek O'nun kendisini nasıl tanıttığı üzerinde düşünür. Rahmân ismi Allah'ın rahmetini, Alîm ismi ilmini, Hakîm ismi hikmetini, Adl ismi adaletini hatırlatır.
Bu isimler üzerinde düşünmek, insanın kendi hayatını da gözden geçirmesine vesile olabilir. Merhameti öğrenen insan, merhametli davranmanın önemini daha iyi kavrayabilir. Allah'ın adaletini hatırlayan insan, kendi davranışlarında adaleti gözetmeye çalışabilir. Allah'ın her şeyi bildiğini bilen insan, niyetlerini ve davranışlarını daha dikkatli değerlendirebilir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, Allah'ın isimlerini insanın kişiliğini belirleyen gizli etiketler gibi görmemektir. Bir insanın mizacından hareketle Allah'ın hangi isminin onun asıl kimliği olduğunu kesin biçimde belirlemek mümkün değildir.
Bununla birlikte Esmaül Hüsna üzerinde düşünmek, insanın kendisini tanımasına, eksiklerini fark etmesine ve ahlakını güzelleştirmesine katkı sağlayabilir.
Hz. Âdem'e İsimlerin Öğretilmesi
İsimler meselesi Kur'anı Kerim'de önemli bir yerde karşımıza çıkar. Bakara suresinin 31. ayetinde şöyle buyrulur:
“Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz haydi bana bunların isimlerini bildirin’ dedi.”
Bu ayet, Hz. Âdem'in yaratılışı ve kendisine verilen bilgi bakımından önemli bir hakikati ortaya koyar. Allah Teâlâ, Hz. Âdem'e isimleri öğretmiş ve bu bilgiyle onun melekler karşısındaki durumunu göstermiştir.
Ayetin tefsirinde isimlerin neyi ifade ettiği konusunda farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazı müfessirler bunları varlıkların isimleri ve bilgileri olarak açıklarken bazı yorumlarda ayetin insanın öğrenme ve anlama kabiliyetine işaret eden yönleri üzerinde durulmuştur.
Tasavvufi düşüncede ise bu ayet, insanın bilgiye açık yaratılışı ve varlıkları tanıma kabiliyeti bakımından da ele alınmıştır. İnsanın öğrenmesi, anlaması, kavramlar arasında ilişki kurması ve kendisine verilen bilgiyi kullanması, yaratılışındaki önemli özelliklerdendir.
Bununla birlikte ayette geçen bütün isimlerin doğrudan Esmaül Hüsna olduğu veya her insana doğumundan önce belirli bir ilahi ismin özel olarak verildiği sonucu, ayetin açık ifadesi olarak sunulmamalıdır. Böyle bir yorum ancak ayrıca temellendirilmesi gereken tasavvufi bir yaklaşım olabilir.
Ayetin bize hatırlattığı temel hakikatlerden biri, insanın bilgisinin ve kavrayışının Allah'ın kendisine verdiği imkânlarla ilişkili olduğudur. İnsan sahip olduğu kabiliyetleri kendiliğinden var etmiş değildir. Öğrenme, anlama ve düşünme imkânı da yaratılmış olmanın bir parçasıdır.
Bu hakikati kavrayan insan, bilgisini bir üstünlük aracına dönüştürmek yerine şükür ve sorumluluk vesilesi olarak görmeye başlayabilir.
İnsan Kendisine Neden Yabancılaşır?
İnsan, hayatının farklı dönemlerinde kendisini farklı biçimlerde tanımlayabilir. Çocukluğunda ailesinin kendisi hakkında söyledikleri, gençliğinde arkadaşlarının düşünceleri, yetişkinliğinde mesleği ve toplumsal konumu bu tanımlamaların bir parçası hâline gelir.
Zamanla insan, başkalarının kendisinden beklediği kişi olmaya çalışırken kendi niyetlerini ve gerçek ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Başarı kazanmak isterken neden başarılı olmak istediğini unutabilir. İnsanlar tarafından sevilmek isterken kendi davranışlarının ne kadarının samimiyetten, ne kadarının takdir edilme arzusundan kaynaklandığını sorgulamayı ihmal edebilir.
İşte insanın kendisine yabancılaşması üzerinde düşünülmesi gereken meselelerden biridir.
Tasavvufi ahlak anlayışı, insanın nefsini tanımasına ve niyetlerini gözden geçirmesine önem verir. Çünkü insan yalnızca dışarıdan görünen davranışlarından ibaret değildir. Bir davranışın arkasındaki niyet de manevi hayat bakımından önem taşır.
İnsan bir iyilik yaptığında, bunu yalnızca insanların takdirini kazanmak için mi yaptığını düşünmelidir. Bir ilim öğrendiğinde, hakikate yaklaşmak mı istediğini yoksa üstünlük kazanmayı mı arzuladığını sorgulamalıdır. Bir başkasına yardım ettiğinde, karşılık bekleyip beklemediğini gözden geçirmelidir.
Bu soruların amacı insanı sürekli şüphe içinde bırakmak değildir. Amaç, nefsin gizli arzularını fark edebilmek ve niyeti daha samimi hâle getirebilmektir.
İnsan kendi iç dünyasını tanımaya başladıkça, başkalarının kendisi hakkında düşündükleriyle gerçek sorumluluklarını birbirinden ayırmayı öğrenebilir. Böylece hayatını yalnızca dışarıdan gelen beklentilere göre değil, inancının ve ahlaki ilkelerinin gerektirdiği şekilde düzenlemeye çalışabilir.
Ayanı Sabite ve İlahi İlim Meselesi
Tasavvuf tarihinde üzerinde durulan kavramlardan biri de ayanı sabitedir. Bu kavram özellikle Muhyiddin İbnü'l Arabî'nin düşünce dünyasında önemli bir yer tutar.
Ayanı sabite, tasavvufi terminolojide varlıkların Allah'ın ilmindeki sabit hakikatleriyle ilgili bir kavramdır. Bu mesele, Allah'ın ilmi, yaratılmışların hakikatleri ve varlıkların ortaya çıkışı arasındaki ilişkinin nasıl anlaşılacağıyla bağlantılıdır.
İbnü'l Arabî'nin düşüncesinde bu kavramın kendine özgü bir yeri vardır. Ancak ayanı sabite meselesi, tasavvufun bütün ekollerinde aynı biçimde açıklanmış değildir. Ayrıca bu kavramı, her insanın ruhuna doğumundan önce belirli bir Esmaül Hüsna isminin mühürlendiği şeklinde basitleştirmek, meselenin kapsamını aşan bir yorum olur.
İslam inancında Allah Teâlâ'nın ilmi ezelîdir. Allah geçmişi, şimdiyi ve geleceği bilir. O'nun bilgisi insan bilgisinin sınırlarına tabi değildir. İnsan ise sınırlı bilgisiyle hareket eder ve gelecekte kendisini nelerin beklediğini bilemez.
Bu sebeple insanın yaratılışı ve kaderi üzerine düşünürken Allah'ın ilmini insanın kavrayış ölçüleriyle sınırlandırmamak gerekir.
Ayanı sabite kavramı, tasavvufi düşüncenin varlık meselesine yaklaşımını anlamak bakımından incelenebilir. Ancak bu kavramdan hareketle kişinin kendisine ait gizli bir ilahi isim bulunduğunu ve hayatındaki her olayın o ismin tezahürü olarak gerçekleştiğini kesin bir dinî hüküm gibi ileri sürmek doğru olmaz.
Bunun yerine insan, Allah'ın kendisini bildiğini, hayatının O'nun ilmi ve takdiri dışında olmadığını ve kendisine verilen ömrü kulluk sorumluluğu içinde değerlendirmesi gerektiğini hatırlayabilir.
Hayatın İmtihanları ve İnsanın Ahlaki Olgunlaşması
İnsan hayatı boyunca farklı imtihanlarla karşılaşır. Kimi zaman sabretmesi gerekir, kimi zaman bir haksızlık karşısında adaleti savunması, kimi zaman da kendisine iyilik yapan insanlara karşı vefa göstermesi gerekir.
Bu tecrübeler insanın ahlakını ortaya koyar. Bir insanın merhametli olup olmadığı, yalnızca merhamet hakkında konuşmasıyla anlaşılmaz. Merhamete ihtiyaç duyan biriyle karşılaştığında nasıl davrandığı da önemlidir.
Aynı şekilde adaletin değerini bilmek, yalnızca başkalarının haksızlıklarını eleştirmek değildir. İnsan kendi menfaati söz konusu olduğunda da adaletli davranabiliyor mu? Kendisinden farklı düşünen birinin hakkını koruyabiliyor mu? Gücü eline geçtiğinde başkasına haksızlık etmekten kaçınabiliyor mu?
Bunlar insanın kendisini tanıması bakımından önemli sorulardır.
Tasavvufi ahlak anlayışında sabır, merhamet, adalet, tevazu ve şükür gibi erdemler üzerinde durulması da bu sebeple önemlidir. İnsan hayatın içinde bu erdemleri uygulamaya çalışarak nefsini terbiye edebilir.
Ancak karşılaşılan her sıkıntının belirli bir Esmaül Hüsna ismini ortaya çıkarmak amacıyla gönderildiğini söylemek mümkün değildir. İnsanın yaşadığı olayların hikmetini her zaman kavrayamayacağı unutulmamalıdır.
Mümin, karşılaştığı imtihanlarda sabırlı olmaya, doğru davranmaya ve Allah'a yönelmeye çalışır. Bir sıkıntıyla karşılaştığında yalnızca bunun neden başına geldiğini düşünmekle yetinmez. Aynı zamanda bu durum karşısında nasıl davranması gerektiğini de sorgular.
Böylece hayatın zorlukları, insanın ahlaki sorumluluklarını hatırlamasına ve kendisini geliştirmesine vesile olabilir.
Esmaül Hüsna Üzerinden Kendini Tanımak
İnsan kendisini tanımak için pek çok yöntemden yararlanabilir. Kendi davranışlarını gözlemleyebilir, yaşadığı tecrübeleri değerlendirebilir ve gerektiğinde uzmanlardan destek alabilir. Kişilik özelliklerini anlamaya çalışması da kendi başına yanlış bir çaba değildir.
Tasavvufi bir bakışla insan, Esmaül Hüsna üzerinde düşünmeyi de bu yolculuğun bir parçası hâline getirebilir.
Er Rahîm ismini düşünürken merhametin ne anlama geldiğini, merhametli davranmanın sorumluluklarını ve kendi hayatında merhamete ne kadar yer verdiğini sorgulayabilir.
El Adl ismini düşünürken adaletli olmanın önemini, insan haklarını gözetmeyi ve kendi menfaatleri karşısında adaletten ayrılmamayı değerlendirebilir.
Es Sabûr ismini düşünürken sabrın ne anlama geldiğini, aceleci davranışlarını ve zorluklar karşısındaki tutumunu gözden geçirebilir.
El Vedûd ismini düşünürken sevgi, vefa ve insanlara iyilikle yaklaşmak üzerinde durabilir.
Burada amaç, kendisine gizli bir isim bulmak veya kişiliğini tek bir ilahi isimle açıklamak değildir. Amaç, Allah'ın isimlerini öğrenerek O'nu tanımak ve bu bilgiden hareketle kulluk hayatını güzelleştirmektir.
İnsan bazen kendisinde merhametin zayıf olduğunu fark edebilir. Bazen öfkesini kontrol etmekte zorlandığını, bazen de sabırsız davrandığını görebilir. Bu farkındalık, kendisine değişmez bir etiket koymak için değil, eksiklerini gidermek için kullanılmalıdır.
Çünkü insanın ahlaki gelişimi, yaratılıştan gelen mizacının her yönünü değişmez kabul etmesine değil, davranışlarından sorumlu olduğunu bilmesine dayanır.
Bir insan sabırsız davranıyorsa sabrı öğrenmek için gayret gösterebilir. Öfkeli davranıyorsa öfkesini kontrol etmeyi öğrenebilir. İnsanlara karşı katı davranıyorsa merhametini geliştirmeye çalışabilir.
Bu çaba, insanın kendisini tanımasıyla birlikte Rabbine karşı kulluk sorumluluğunu da daha iyi kavramasına yardımcı olur.
Kendi İddialarımızdan Soyunmak ve Samimiyet
İnsanın kendisini tanıma yolculuğunda dikkat etmesi gereken bir başka husus da kendi iddialarıyla yüzleşmesidir.
İnsan kendisini adaletli, merhametli, sabırlı veya bilgili olarak tanımlayabilir. Fakat bu sıfatları taşıdığını söylemekle gerçekten o ahlakı yaşamak aynı şey değildir.
Bir insanın kendisini tanıması, yalnızca güçlü yönlerini kabul etmesiyle tamamlanmaz. Zayıf yönlerini de görebilmesi gerekir.
Kendisini çok merhametli gören bir insan, başkasının acısını küçümseyebildiğini fark edebilir. Kendisini adaletli zanneden biri, kendi menfaati söz konusu olduğunda taraflı davranabildiğini görebilir. İlim sahibi olduğunu düşünen biri, bilgisini başkalarını küçümsemek için kullandığını anlayabilir.
Böyle bir farkındalık, insanın kendi iddialarını sorgulamasını sağlar.
Tasavvufi ahlakta ihlas, amelleri Allah'ın rızası için yapmaya gayret etmek anlamına gelir. İhlasın korunması için insanın niyetini gözden geçirmesi ve nefsinin arzularına karşı dikkatli olması gerekir.
İnsan kendisini kusursuz görmeyi bıraktığında, hatalarını kabul etmek ve düzeltmek için daha elverişli bir hâle gelebilir. Başkalarının takdirine bağımlı yaşamaktan uzaklaşıp doğruluğu, adaleti ve samimiyeti esas almaya çalışabilir.
Bu yolculukta esas olan, kendisini bütünüyle yok saymak veya kişiliğini ortadan kaldırmak değildir. Esas olan, kibirden uzaklaşmak, kulluğunu hatırlamak ve davranışlarını Allah'ın rızasına uygun hâle getirmek için gayret göstermektir.
İnsanın Kendisine Sorması Gereken Soru
Bütün bu meseleler bizi yeniden başlangıçtaki soruya götürür: İnsan kendisini gerçekten tanıyor mu?
Kendimizi yalnızca adımızla, mesleğimizle, başarılarımızla veya başkalarının hakkımızda düşündükleriyle tanımladığımızda, hayatımızın daha derin sorumluluklarını gözden kaçırabiliriz.
Oysa insanın kim olduğunu anlaması, yaratılışını, kulluğunu, ahlakını ve niyetlerini birlikte değerlendirmesini gerektirir.
İnsanın kendisini tanıması, geleceğini veya kaderini kesin biçimde bildiği anlamına gelmez. Aynı şekilde kendi mizacından hareketle hangi ilahi ismin özel olarak kendisine ait olduğunu keşfetmesi de dinî bir zorunluluk değildir.
Fakat insan, Allah'ın isimlerini öğrenerek O'nu daha iyi tanımaya çalışabilir. Kendi davranışlarını bu isimlerin öğrettiği ahlaki ölçüler ışığında değerlendirebilir. Merhamet, adalet, sabır ve şükür gibi erdemleri hayatında daha fazla yaşatmak için gayret gösterebilir.
İnsan kendisini tanımaya başladıkça, başkalarının takdirini kazanmak için yaşamanın kendisine yetmediğini anlayabilir. Başarılarının, sahip olduklarının ve toplumsal konumunun ötesinde bir sorumluluğu bulunduğunu fark edebilir.
Bu sorumluluk, Allah'a kulluk etmek ve kendisine verilen ömrü O'nun rızasına uygun şekilde değerlendirmeye çalışmaktır.
Belki de insanın kendisine yöneltmesi gereken en önemli soru, hangi gizli esmanın sırrını taşıdığı değil, Allah'ın kendisine verdiği imkânları nasıl kullandığıdır.
Merhametli davranabiliyor mu? Adaleti gözetebiliyor mu? Hatalarını kabul edebiliyor mu? Nefsinin arzularına karşı durabiliyor mu? İbadetlerini yerine getirmeye ve ahlakını güzelleştirmeye çalışıyor mu?
Bu soruların cevapları, insanın manevi hayatını değerlendirmesi için daha sağlam bir zemin sunar.
Sonuç: Kendini Tanımaktan Rabbini Tanımaya
İnsan, hayatı boyunca kendisini anlamaya çalışır. Bazen dış dünyada aradığı cevapları bulamaz. Bazen başarılarının ve sahip olduklarının kendisine beklediği huzuru vermediğini görür. Bazen de kendi davranışlarıyla yüzleştiğinde değiştirmesi gereken pek çok yönü bulunduğunu fark eder.
Bu arayış, insanı kendi içine yöneltebilir. Ancak tasavvufi düşüncenin temel hedefi, insanın yalnızca kendi benliğinde dolaşması değildir. İnsanın nefsini tanıması, kulluğunu anlaması ve Rabbine yönelmesidir.
Esmaül Hüsna üzerinde düşünmek de bu yolculukta önemli bir imkân sunar. Allah'ın isimlerini öğrenmek, onların ifade ettiği manaları kavramak ve bu bilgiyi ahlaki sorumluluklarımızla ilişkilendirmek, manevi hayatımızı derinleştirebilir.
İnsan kendisini Allah'ın isimleriyle özdeşleştirmek yerine, o isimlerin kendisine öğrettiği hakikatleri anlamaya çalışmalıdır. Merhameti öğrenmeli, adaleti gözetmeli, sabırlı olmalı, şükretmeli ve her durumda Allah'ın kulu olduğunu hatırlamalıdır.
Çünkü insanın hakikate yaklaşması, kendisini olağanüstü bir varlık olarak görmesiyle değil, yaratılmış olduğunu bilmesi ve kulluk sorumluluğunu samimiyetle yerine getirmeye çalışmasıyla mümkündür.
Kendimizi tanımak için çıktığımız yolculukta niyetlerimizi gözden geçirelim. Başkalarının bize verdiği sıfatların ötesine geçerek davranışlarımızın gerçek mahiyetini anlamaya çalışalım. Allah'ın isimlerini öğrenelim, O'na güzel isimleriyle dua edelim ve bu isimlerin bize öğrettiği ahlaki değerleri hayatımızda yaşatmaya gayret edelim.
Rabbimiz bizlere kendimizi doğru değerlendirebilmeyi, nefsimizin kusurlarını görebilmeyi, Esmaül Hüsna'yı hakkıyla öğrenebilmeyi ve öğrendiklerimizi güzel ahlaka dönüştürebilmeyi nasip eylesin.