Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
# Kaderin Sırrı: Levh-i Mahfûz, Elest Bezmi ve Duanın Kalpte Açtığı Kapı
Giriş: İnsan Neden Bazı Yaşanmışlıkları Önceden Biliyormuş Gibi Hisseder?
Bazen insan, yaşadığı bir olayın ardından sessizliğe çekilir. Bir ayrılığın, beklenmedik bir kavuşmanın veya hayatını değiştiren bir kaybın ardından içinde tarif etmesi güç bir duygu belirir. Sanki yaşananlar bir yerlerde önceden yazılmış, kendisi de görünmeyen bir yolun üzerinde yürümüştür.
İnsan kendi kendine sorar: Bütün bunlar önceden belirlenmiş miydi? Benim seçimlerimin anlamı neydi? Madem Allah her şeyi biliyor, öyleyse dua etmek, sabretmek, tövbe etmek ve gayret göstermek neden gerekli?
Kader meselesi, insanın yalnızca aklına değil, kalbine de dokunur. Çünkü burada söz konusu olan, soyut bir inanç konusu olmanın ötesinde, insanın acıyla, kayıpla, umutla ve sorumlulukla kurduğu ilişkidir.
İslam inancında kader, Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi ve takdiriyle bağlantılıdır. Ancak kader inancı, insanın iradesini yok saymak veya yaptığı yanlışların sorumluluğundan kaçmak anlamına gelmez. Allah’ın her şeyi bilmesiyle insanın kendi tercihleri doğrultusunda sorumluluk taşıması, İslam düşüncesinde birlikte ele alınan iki önemli hakikattir.
Tasavvuf geleneği ise bu mesele üzerinde düşünürken insanı yalnızca bilmeye değil, kulluk bilincini derinleştirmeye de çağırır. Levh-i Mahfûz, kalem, Elest Bezmi ve dua gibi kavramlar bu tefekkürün önemli başlıklarıdır. Fakat bu kavramların anlamlarını araştırırken Kur’an’ın açıkça bildirdiği hakikatlerle tasavvufî yorumları birbirinden ayırmak gerekir.
Çünkü her derin görünen açıklama kesin dinî bilgi değildir. Hakikate yaklaşmanın yollarından biri de bilinenle yorumlananı birbirinden ayırmayı bilmektir.
1. Kader Nedir? Allah’ın İlmi ve İnsan İradesi
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
“Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta bulunmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”
Bu ayet, Allah’ın meydana gelecek olayları kuşatan bilgisine ve bunların O’nun ilminden bağımsız olmadığına işaret eder.
İnsan ise sınırlı bilgisiyle yaşar. Geleceği bütünüyle bilemez, bir kararının bütün sonuçlarını önceden göremez ve hayatın karşısına çıkaracağı her imtihanı önceden hesaplayamaz. Bu sınırlılık, insanın Allah’a duyduğu ihtiyacı hatırlatır.
Ancak Allah’ın geleceği bilmesi, insanın kendi tercihlerini önemsiz hâle getirmez. Bir insanın iyiliği seçmesiyle kötülüğü seçmesi aynı şey değildir. Doğruyu söylemekle yalan söylemek, emaneti korumakla ona ihanet etmek, birine yardım etmekle ona zarar vermek arasında ahlâkî bir fark vardır.
İnsan, kendi iradesi ve imkânları ölçüsünde tercihlerinden sorumludur.
Kader inancını yanlış anlamak, bazen insanı edilgenliğe sürükleyebilir. Kişi, “Nasıl olsa her şey yazılmıştır” diyerek çabasından vazgeçebilir. Oysa İslam’ın kulluk anlayışında insanın gayreti, niyeti, duası ve davranışları önemlidir.
Bir hastalığın tedavisi için çaba göstermek, geçimini sağlamak için çalışmak, yanlış bir davranıştan tövbe etmek veya haksızlığa karşı hakkını aramak kader inancına aykırı değildir. Bunlar insanın hayat içindeki sorumluluklarının bir parçasıdır.
Kaderi bilmediğimiz için geleceği kendi elimizdeymiş gibi mutlak biçimde yönetemeyiz. Fakat sorumluluklarımızı bildiğimiz için bugün ne yapacağımıza dair bir tercih ve gayret alanımız vardır.
2. Kalem ve Levh-i Mahfûz: Bilinmeyen Âlemin Sınırları
İslamî kaynaklarda kalem ve Levh-i Mahfûz, kader meselesiyle bağlantılı kavramlar olarak ele alınır.
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfûz şöyle anılır:
“Hayır, o şerefli bir Kur’an’dır. Korunmuş bir levhadadır.”
Hadis kaynaklarında da kalem ve kaderin yazılması hakkında rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetler, Allah’ın takdirinin ve ilminin İslam düşüncesindeki yerini anlamak bakımından önemlidir.
Tasavvuf ve İslam düşüncesi geleneğinde kalem, levha ve ilk akıl gibi kavramlar üzerine farklı açıklamalar geliştirilmiştir. Bazı düşünürler bunları varlık düzeninin anlaşılmasına yardımcı olan kavramsal çerçeveler içinde ele almıştır.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde de ilahî ilim, varlık, mümkünlerin hakikatleri ve ilahî isimler arasında kapsamlı ilişkiler kurulur. Bununla birlikte, belirli bir cümlenin veya tasvirin doğrudan İbnü’l-Arabî’ye ait olduğunu söylemek için eserin adı ve metin bağlamı doğrulanmalıdır.
Bu nedenle kalem ile levhayı yalnızca sembolik ifadeler olarak görmek de bunların mahiyeti hakkında ayrıntılı açıklamaları tartışmasız dinî bilgi kabul etmek de ihtiyat gerektirir.
Kesin olarak bildiğimiz şudur: Allah’ın ilmi sınırlı değildir ve hiçbir şey O’nun bilgisinin dışında kalmaz. Buna karşılık Levh-i Mahfûz’un mahiyeti, varlık düzenindeki işleyişi ve bu konudaki ayrıntılı metafizik açıklamalar, insan bilgisinin sınırları içinde dikkatle değerlendirilmelidir.
İnsanın bilmediği konularda kesin hükümler vermekten kaçınması, manevî derinliğin önünde bir engel değildir. Bilakis ilmin sınırlarını bilmek de bir edep biçimidir.
3. A‘yân-ı Sâbite: Tasavvufî Bir Kavram
A‘yân-ı sâbite, özellikle İbnü’l-Arabî’nin metafizik düşüncesinde önemli bir kavramdır. Genel olarak mümkün varlıkların Allah’ın ilmindeki hakikatleriyle ilgili bir çerçevede ele alınır.
Bu kavramı anlamak için öncelikle Allah’ın bilmesiyle yaratılanların varlığı arasındaki ayrımı korumak gerekir. Bir şeyin Allah’ın ilminde bilinmesi, o şeyin Allah’tan bağımsız bir varlık kaynağı olduğu anlamına gelmez.
İbnü’l-Arabî’nin düşüncesinde a‘yân-ı sâbite, mümkün varlıkların hakikatleriyle ilahî ilim arasındaki ilişkiyi açıklamaya yönelik bir kavramdır. Fakat bunu insanın doğumundan ölümüne kadar yaşayacağı her olayı kendi başına okuyabileceği, kaderinin bütün ayrıntılarını öğrenebileceği veya geleceğini çözebileceği bir yöntem gibi sunmak doğru değildir.
A‘yân-ı sâbite kavramından hareketle kişinin hayatındaki her acının, her karşılaşmanın veya her ayrılığın sebebini kesin olarak açıklamak mümkün değildir.
Bir insanın neden belirli bir imtihanla karşılaştığını her zaman bilemeyiz. Yaşadığı kaybın bütün hikmetlerini kavrayamayabiliriz. Bir olayın gelecekte neye vesile olacağını da önceden kesin biçimde söyleyemeyiz.
Tasavvufî tefekkür, bu bilinmezlik karşısında insanı Allah’ın ilmine güvenmeye ve kendi sorumluluğunu yerine getirmeye çağırabilir. Fakat bilinmeyen ayrıntıları biliniyormuş gibi anlatmamalıdır.
İnsan kendi hayatını anlamaya çalışabilir, geçmişinden ders çıkarabilir ve yaşadıklarının ardından yeni bir yön belirleyebilir. Ancak bütün bunlar, gaybın bilgisine sahip olduğu anlamına gelmez.
Kur’an-ı Kerim bu sınırı açıkça hatırlatır:
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır. Onları O’ndan başkası bilmez.”
**En‘âm Suresi, 59. ayet**
Bu ayet, insanın bilgi ve yorum alanının sınırlarını hatırlatan temel bir ölçüdür.
4. Elest Bezmi: Rabbimizin Rab Oluşuna Şahitlik
Elest Bezmi, tasavvuf geleneğinde insanın yaratılışı, kulluk bilinci ve Allah’a yönelişi üzerine düşünürken sıkça anılan kavramlardan biridir.
Kur’an-ı Kerim’de A‘râf Suresi’nin 172. ayetinde şöyle buyurulur:
“Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından soylarını almış ve onları kendilerine şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da ‘Evet, şahit olduk’ demişlerdi.”
**A‘râf Suresi, 172. ayet**
Bu ayet, İslam düşüncesinde insanın Allah’ın rabliğine ilişkin şahitliği, fıtrat ve kulluk bilinci gibi konularla birlikte yorumlanmıştır. Tasavvufî anlatımlarda bu hadise çoğu zaman Elest Bezmi adıyla anılır.
Bununla birlikte ayetin mahiyeti ve nasıl anlaşılması gerektiği konusunda İslam âlimleri arasında farklı açıklamalar bulunmaktadır. Ayetin her ayrıntısının insanın dünyaya gelmeden önce kendi hayatının bütün olaylarını gördüğünü, hangi acıları yaşayacağını bildiğini ve bunların tamamına ayrıntılı biçimde razı olduğunu gösterdiğini söylemek, ayetin açık ifadesinin ötesine geçen bir yorumdur.
Bu nedenle Elest Bezmi’ni anlatırken Kur’an’ın bildirdiği şahitlik ile bazı tasavvufî metinlerde geliştirilen yorumları birbirinden ayırmak önemlidir.
Ayetin insanın kulluk bilinci bakımından taşıdığı anlam üzerinde ise derinlemesine düşünülebilir. İnsan, kendi varlığını mutlak ve bağımsız görmemeye, kendisini yaratan Rabbine yönelmeye ve hayatını bu sorumluluk bilinciyle yaşamaya çağrılır.
Dünyada insanın bu bilinci her zaman açık ve güçlü olmayabilir. Kimi zaman gaflet, kimi zaman dünya meşgalesi, kimi zaman da acı ve sıkıntılar insanın kalbini yorabilir. Dua, ibadet, tefekkür ve tövbe, insanın yeniden Rabbine yönelmesine yardımcı olur.
Bu dönüşü, geçmişte yaşandığı ayrıntılarıyla kesin biçimde bilinen bir meclisin hatırlanması şeklinde açıklamak zorunda değiliz. Onu, insanın kulluk hakikatine yönelişi ve Rabbine karşı sorumluluğunu yeniden idrak etmesi üzerinden de anlayabiliriz.
5. Ruhların Tanışması: Her Yakınlık Ezelî Bir Hatıra mıdır?
Peygamber Efendimizden ruhlar hakkında şu rivayet aktarılır:
“Ruhlar toplu hâlde bulunan askerler gibidir. Onlardan birbirine aşina olanlar kaynaşır, birbirine yabancı olanlar ise ayrılır.”
Bu rivayet Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim’de yer almaktadır.
Hadis, insanların birbirleriyle kurdukları yakınlıklar ve farklılıklar üzerine düşünülürken anılmıştır. Ancak bu rivayetten hareketle insanların dünyada karşılaştıkları herkesi kesin biçimde ezelde tanıdığını veya her derin yakınlığın Elest Bezmi’nden kalan açık bir hatıraya dayandığını söylemek mümkün değildir.
İnsanlar bazen ilk karşılaşmada birbirlerine yakınlık hissederler. Bazen de uzun süre birlikte olmalarına rağmen birbirlerini anlamakta zorlanırlar. Bu yakınlıkların psikolojik, ahlâkî ve sosyal yönleri de vardır.
Tasavvufî bir bakışla insan, karşılaştığı kişilerde kendisini düşünmeye sevk eden özellikler görebilir. Bazı insanlar ona merhameti, bazıları sabrı, bazıları ise sınırlarını ve zaaflarını öğretir.
Fakat her karşılaşmanın gizli sebebini bildiğimizi ileri sürmek doğru değildir. Bir ilişkinin bize ne öğrettiğini anlamak için onun geçmişteki bütün metafizik sebeplerini çözmüş olmamız gerekmez.
Bazen insanın yapabileceği en doğru şey, karşısındaki kişiye hakkını vermek, yaşadığı yakınlığın kıymetini bilmek ve zarar veren ilişkiler karşısında sağlıklı sınırlar korumaktır.
6. Kader İnsanın İradesini Ortadan Kaldırır mı?
Kader meselesinin en önemli sorularından biri şudur: Allah her şeyi biliyor ve her şey O’nun takdiri içinde gerçekleşiyorsa insanın iradesi ne anlama gelir?
İslam düşüncesinde bu mesele tarih boyunca farklı kelâmî açıklamalarla ele alınmıştır. Ekol ve düşünürler arasında insan fiilleri, irade, kesb ve ilahî takdirin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda farklılıklar bulunur.
Bununla birlikte insanın ahlâkî sorumluluğu, dinî öğretinin temel unsurlarından biridir. Kur’an, insanı yaptığı iyiliklerden dolayı sorumlu tuttuğu gibi kötülüklerden de sakındırır. Emirler, yasaklar, tövbe ve hesap anlayışı, insanın davranışlarının anlam taşıdığını gösterir.
Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi ile insanın o şeyi hangi niyet ve tercihle gerçekleştirdiği aynı soru değildir. İlahi bilginin mahiyetini bütünüyle kavrayamamak, insanın gündelik hayattaki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.
Örneğin bir insan öfkelendiğinde karşısındakine zarar verebilir. Ardından, “Kaderimde bu varmış” diyerek yaptığı davranışın sorumluluğundan bütünüyle kaçamaz. Çünkü insanın doğru davranmayı öğrenme, öfkesini kontrol etme, hatasını kabul etme ve telafi için gayret gösterme sorumluluğu vardır.
Aynı şekilde bir insanın başına gelen her acıyı kendi hatalarının cezası saymak da doğru değildir. Hayatta insanın seçmediği, önleyemediği ve sebebini bütünüyle bilemediği birçok olay yaşanabilir.
Kader inancı, insanı hem kendi iradesini ciddiye almaya hem de kontrol edemediği sonuçlar karşısında Allah’a güvenmeye yöneltmelidir.
Bu denge, insanı iki uçtan korur. Bir yanda her şeyi kendi gücüyle yönetebileceğini sanan kibir, diğer yanda hiçbir şey yapamayacağını düşünerek sorumluluklarından vazgeçen edilgenlik vardır.
Mümin, elinden geleni yapar, doğru tercihlerde bulunmaya çalışır, yanlış yaptığında tövbe eder ve sonucu bütünüyle kontrol edemediğini bilerek Rabbine tevekkül eder.
7. Dua Kaderle Çelişir mi?
Dua, insanın Allah’a yönelişinin temel ifadelerinden biridir. İnsan dua ederken yalnızca bir isteğini dile getirmez. Aynı zamanda kendi sınırlılığını kabul eder, yardım talep eder ve Rabbine kulluk bağını canlı tutar.
Peygamber Efendimizden aktarılan bir hadiste şöyle buyurulur:
“Dua ibadetin özüdür.”
Bu rivayet Tirmizî’nin *Sünen* adlı eserinde yer alan dua konulu rivayetler arasında anılır. Hadislerin lafızları ve değerlendirmeleri aktarım biçimine göre farklılık gösterebildiği için dinî alıntılarda kullanılan lafzın güvenilir bir kaynak üzerinden kontrol edilmesi önemlidir.
Dua, kaderi bilmediğimiz için anlamsız hâle gelmez. Tam tersine insan geleceği bilmediği için Allah’tan hayır ister, doğru yola yönelmek için yardım diler ve karşılaştığı güçlükler karşısında dayanma gücü talep eder.
İnsan dua ettiğinde istediği her şeyin aynen gerçekleşeceğine dair bir garanti edinmez. Dua, Allah’ı insanın arzusuna göre hareket etmeye zorlayan bir yöntem değildir. Kulluğun, umut etmenin, sığınmanın ve teslimiyetin bir parçasıdır.
Dua etmekle çaba göstermek de birbirine zıt değildir. Bir işin hayırlı olması için dua eden insan, o işin gerektirdiği sorumlulukları da yerine getirmeye çalışır. Hastalığı için şifa isteyen kişi tedavi imkânlarını değerlendirir. Geçim sıkıntısı yaşayan kişi Allah’tan yardım isterken elinden gelen meşru gayreti gösterir. Hata yapan kişi bağışlanma dilerken hatasını düzeltmeye yönelir.
Dua, iradeyi ortadan kaldırmaz. İnsanın iradesini kulluk bilinciyle bir araya getirir.
8. “Kaderi Dua Değiştirir” Sözü Nasıl Anlaşılmalıdır?
Halk arasında “Kaderi değiştiren duadır” şeklinde kullanılan bir ifade vardır. Bu söz, dua ve kader ilişkisini anlatmak için sıkça dile getirilir. Ancak bu lafzın hadis olarak aktarılması durumunda, kaynağının ve sıhhat derecesinin ayrıca kontrol edilmesi gerekir.
Dinî bir sözün yaygın biçimde kullanılması, onun kendiliğinden sahih hadis olduğu anlamına gelmez.
Dua ile kader arasındaki ilişkiyi anlamak için Allah’ın ilmini, takdirini ve kullarının dualarını da kuşattığını göz önünde bulundurmak gerekir. Allah, kulun ne zaman dua edeceğini, hangi tercihlerde bulunacağını ve hangi sonuçların meydana geleceğini bilir. İnsanın dua etmesi de hayat içinde gerçekleşen bir kulluk eylemidir.
Bazı hadis rivayetlerinde duanın ve iyiliğin insanın hayatındaki sonuçlarla ilişkisi anlatılır. Bu rivayetleri, Allah’ın ezelî ilminin eksik olduğu veya Allah’ın sonradan bilmediği bir şeyi öğrendiği şeklinde anlamak doğru olmaz.
İslam düşüncesinde kaderin yazılması, ilahî ilim ve değişim meselesi farklı şekillerde açıklanmıştır. Ra‘d Suresi’nin 39. ayetinde Allah’ın dilediğini sildiği ve dilediğini sabit bıraktığı, ana kitabın ise O’nun katında bulunduğu bildirilir. Bu ayet, tefsirlerde farklı açıklamalarla ele alınmıştır.
Dolayısıyla bu ayetten hareketle Levh-i Mahfûz’un kesin biçimde iki ayrı bölüme ayrıldığı, bunlardan birinin şu şekilde değiştiği ve diğerinin şu şekilde sabit kaldığı hakkında bütün âlimlerin üzerinde birleştiği ayrıntılı bir şema varmış gibi konuşmak ihtiyatlı değildir.
Dua ile ilgili temel hakikat şudur: Dua etmek anlamlıdır, ibadettir ve insanın kulluk sorumluluğunun bir parçasıdır. Fakat duanın sonucunun nasıl gerçekleşeceğini bütünüyle bilmek insana ait değildir.
Dua ederken hem umut taşırız hem de Allah’ın hikmetini kendi sınırlı bakışımızla bütünüyle kuşatamayacağımızı kabul ederiz.
9. Acı, Ayrılık ve Teslimiyet: Her Acıyı Önceden Kabul Etmek Zorunda mıyız?
İnsan büyük bir acıyla karşılaştığında, yaşadığı olayın nedenini anlamak ister. Bir kayıp, ayrılık veya hayal kırıklığı karşısında “Neden ben?” sorusu kalpte tekrar tekrar belirir.
Kader inancı bu sorulara her zaman ayrıntılı bir açıklama sunmaz. Bazen yaşanan olayın hikmetini bu dünyada anlayamayız. Bazen yıllar sonra bile bazı soruların cevabı belirsiz kalır.
Bu belirsizlik, insanın acısını geçersiz kılmaz. Teslimiyet, üzülmemek, ağlamamak veya kaybın ağırlığını hissetmemek değildir. İnsan sevdiğini kaybedebilir, korkabilir, yorulabilir ve bir süre toparlanmakta zorlanabilir.
Bunlar insan olmanın bir parçasıdır. İman, insanın bütün duygularını ortadan kaldıran bir zırh değildir.
Teslimiyet, acının varlığını inkâr etmek yerine acının içinde de Allah’a yönelmenin mümkün olduğunu hatırlamaktır. İnsan yaşadığı olayın bütün hikmetlerini bilmeden de dua edebilir. Keder içindeyken de yardım isteyebilir. Gücü azaldığında başkalarının desteğine ihtiyaç duyabilir.
Kaderi kabul etmek, geçmişte yaşanan her davranışı ahlâken doğru saymak değildir. Bir insan haksızlığa uğramışsa hakkını arayabilir. Bir ilişkide zarar görmüşse kendisini koruyabilir. Bir yanlış yapmışsa onu düzeltmek için çaba gösterebilir.
Kader inancı, zulmü meşrulaştırmak veya insanı zarar veren şartların içinde kalmaya zorlamak için kullanılmamalıdır.
İnsanın geçmişle barışması da yaşadığı her şeyi onaylaması demek değildir. Bazen barışmak, değiştirilemeyecek bir gerçeği kabul etmek ve bundan sonra nasıl yaşayacağını yeniden belirlemektir.
Bazen de insanın yapması gereken, kendisini suçlamayı bırakıp iyileşmek için zamana ve desteğe izin vermektir.
10. Sabır ve Tevekkül: Gayret Ettikten Sonra Sonucu Allah’a Bırakmak
Sabır, yalnızca zorluklara sessizce katlanmak değildir. Doğru olanı yapmaya devam etmek, aceleci tepkilerden uzak durmak ve güçlükler karşısında ahlâkî ölçüyü korumaktır.
Tevekkül ise insanın gerekli gayreti gösterdikten sonra sonucu Allah’a bırakmasıdır. Tevekkül, tedbiri terk etmek veya sorumluluklardan kaçmak değildir.
Bir insan geleceği hakkında endişelendiğinde plan yapabilir. Bir sorunla karşılaştığında çözüm arayabilir. Hata yaptığında özür dileyebilir. Bir ilişkiyi onarmak mümkünse bunun için çaba gösterebilir. Bütün bu davranışlar, Allah’a güvenmekle çelişmez.
İnsan kendi gücünün sınırını kabul ettiğinde her şeyi tek başına kontrol etmek zorunda olmadığını anlar. Fakat bu anlayış, yapabileceği şeyleri ihmal etmesine de yol açmamalıdır.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:
“Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa Allah ona bir çıkış yolu açar ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.”
Bu ayetler, takva ve tevekkülün insanın hayatındaki önemini hatırlatır. Ancak bunları, hiçbir güçlük yaşamayacağımız veya her isteğimizin tam istediğimiz biçimde gerçekleşeceği yönünde bir garanti olarak anlamamak gerekir.
İlahi yardımın nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğini her zaman bilemeyiz. Bazen bir çözümün kapısı açılır, bazen insanın dayanma gücü artar, bazen de başka insanların desteğiyle yeni bir yol bulunur.
Tevekkülün kalpteki karşılığı, belirsizlik içinde de doğru davranmaya çalışmaktır.
11. Kader Bilinciyle Günlük Hayatı Yeniden Okumak
Kader üzerine tefekkür etmek, insanı günlük hayatından koparmamalıdır. Asıl mesele, bu inancın insanın davranışlarında nasıl bir karşılık bulduğudur.
Her gün kendimize birkaç soru sorabiliriz:
Bugün kontrol edemediğim bir olay karşısında nasıl davrandım?
Değiştirebileceğim bir konuda sorumluluk almaktan kaçındım mı?
Bir hata yaptığımda kaderi bahane ederek kendimi sorumluluktan uzaklaştırdım mı?
Yaşadığım bir acı karşısında kendime karşı merhametli olabildim mi?
Bir başkasının yaşadığı zorluğu hemen yargılamak yerine onu anlamaya çalıştım mı?
Dua ederken yalnızca istediğim sonucu mu talep ettim, yoksa doğru olanı yapabilmek için de yardım istedim mi?
Bu sorular, kader inancını soyut bir tartışmadan çıkarıp ahlâkî bir muhasebeye dönüştürebilir.
İnsan her olayın nedenini bilemeyebilir. Fakat olaylar karşısında nasıl bir tutum geliştireceğini düşünme imkânına sahiptir. Her kaybı telafi edemeyebilir. Fakat kaybın ardından hayatını yeniden kurmak için destek alabilir ve adımlar atabilir.
Her duanın sonucunu istediği biçimde göremeyebilir. Fakat dua etmeyi, gayret göstermeyi ve umut etmeyi sürdürebilir.
Kaderin bütün sırlarını çözmek insanın görevi değildir. Kendisine emanet edilen hayatı imkânları ölçüsünde iyilik, adalet ve sorumlulukla yaşamak ise önemli bir kulluk görevidir.
Sonuç: Bilmediğimiz Gelecek İçinde Rabbimize Yönelmek
Levh-i Mahfûz, kalem, a‘yân-ı sâbite ve Elest Bezmi, İslam düşüncesinde kader ve insanın yaratılışı üzerine derin tefekkürlere kapı açan kavramlardır. Bu kavramlar üzerinde düşünürken hem manevî derinliği korumak hem de dinî kaynakların açıkça bildirdiği hakikatlerle yorumları birbirinden ayırmak gerekir.
Allah’ın ilmi her şeyi kuşatır. İnsan ise sınırlı bilgisiyle yaşar. Geleceği bütünüyle bilemez, yaşadığı her olayın hikmetini kavrayamaz ve kendi iradesinin dışındaki bütün şartları yönetemez.
Buna rağmen insanın duası, gayreti, tövbesi ve ahlâkî tercihleri anlamlıdır. Kader inancı, insanı sorumluluktan uzaklaştırmak için değil, sorumluluğunu yerine getirirken Allah’a güvenmeyi öğrenmesi için bir vesile olabilir.
Bazen yaşadığımız olayların nedenini anlayamayız. Bazen bir kaybın ardından uzun süre toparlanamayız. Bazen de bütün çabamıza rağmen istediğimiz sonuca ulaşamayız. Böyle zamanlarda teslimiyet, acımızı inkâr etmek değil, bilmediğimiz şeylerin varlığını kabul ederek Rabbimize yönelmektir.
Dua etmek, geleceği kontrol etmek değildir. Allah’a kulluk etmek, O’ndan yardım istemek ve kendi sorumluluğumuzu yerine getirmeye devam etmektir.
Kaderin bütün ayrıntılarını bilmiyor olabiliriz. Fakat bugün adaletli davranmayı, bir hatadan dönmeyi, bir gönlü incitmemeyi, bir ihtiyaç sahibine yardım etmeyi ve Rabbimize yönelmeyi seçebiliriz.
Belki de bu tefekkürün günlük hayatımıza bıraktığı en kıymetli ders şudur: Bilmediğimiz her şeyin cevabını bulmak zorunda değiliz. Fakat bilmediğimizin karşısında edebimizi, sorumluluğumuzu ve umudumuzu korumaya çalışabiliriz.
### Dua
Ya Rabbi, Senin ilmin her şeyi kuşatır, biz ise yalnızca bize gösterileni biliriz. Bilmediğimizin karşısında haddimizi bilmeyi, bildiklerimizle amel etmeyi ve bize düşen sorumlulukları yerine getirmeyi nasip eyle.
Allah’ım, geçmişin yükü altında ezildiğimizde bize dayanma gücü ver. Gelecekten korktuğumuzda kalplerimize güven ve sükûnet indir. Değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirmek için gayret, değiştiremeyeceğimiz şeyler karşısında sabır ve ikisi arasındaki farkı anlayacak hikmet ihsan eyle.
Bizi kaderi bahane ederek sorumluluktan kaçanlardan eyleme. Başımıza gelen her acıyı kendimize verilmiş bir ceza gibi görerek ümitsizliğe düşmekten de koru. Haksızlık karşısında hakkı savunmayı, hata yaptığımızda tövbe etmeyi, darlıkta dua etmeyi ve nimet içinde şükretmeyi nasip eyle.
Ey Alîm, bilmediğimizi Sen bilirsin. Ey Hakîm, anlayamadığımız hikmetleri Sen bilirsin. Ey Rahmân ve Rahîm, kalplerimizi rahmetinden ümit kesmeyen kullarının kalplerinden eyle.
Bize hayırlı olanı istemeyi, hayırlı olana yönelmeyi ve sonuç ne olursa olsun kulluk edebini korumayı nasip eyle.