İnsanın hayatında öyle anlar vardır ki bütün dünya onun yaptığını görür, fakat neden yaptığını kimse bilemez.
Bir insan iyilikte bulunur. Bir başkası ibadete yönelir. Kimi ilim öğrenir, kimi insanlara hizmet eder, kimi de gecenin sessizliğinde Rabbine dua eder.
Bütün bu davranışların dışarıdan görülen bir yüzü vardır. Bir de insanların bakışlarından uzak, kalbin derinliklerinde saklanan yönü.
İşte ihlâs, o görünmeyen yönün Allah'a ait olmasıdır.
İnsanın kalbi pek çok arzunun buluştuğu bir yerdir. Sevilmek ister, anlaşılmak ister, değer görmek ister. Yaptığı işin fark edilmesini, söylediği sözün karşılık bulmasını arzulayabilir.
Bunlar insan tabiatında karşılaşılabilen duygulardır. Fakat kulluk hayatında bu duyguların hangi sınırda tutulacağı büyük bir önem taşır.
Çünkü insan, Allah için yaptığı bir amelde kendi nefsine de pay aramaya başladığında, kalbinin yönelişini yeniden gözden geçirmek zorundadır.
İhlâs, kalbin bütün duygulardan arındırılmış olması değildir. İnsan sevgisini, hüznünü, korkusunu ve ümidini kaybetmeden de samimi bir kul olabilir.
Asıl mesele, ibadette ve kullukta nihai gayenin Allah'ın rızası olmasıdır.
Bir insanın kalbinde ihlâsın yerleşmesi, kendisini başkalarından üstün görmesiyle anlaşılmaz. Bilakis o insan, kendi niyetini sorgulamaya daha fazla ihtiyaç duyar.
Çünkü ihlâs, elde edildiği düşünülerek övünülecek bir makam değil, korunması için daima gayret gösterilecek bir kulluk sorumluluğudur.
Bu yüzden manevi yolculuğun ikinci gününde kendimize şu soruyu soracağız:
Ben Allah'ın rızasını mı arıyorum, yoksa Allah'ın rızasını arayan bir insan olarak görülmeyi mi istiyorum?
Bu iki yöneliş arasındaki fark, bazen insanın bütün hayatını yeniden değerlendirmesini gerektirecek kadar derindir.
İhlâsın Kur'an'daki Hakikati
İhlâs kelimesinin taşıdığı temel anlamlardan biri, bir şeyi kendisine karışan yabancı unsurlardan ayırarak arı ve temiz hâle getirmektir.
Dinî anlamda ihlâs, kulluğu Allah'a has kılmak, ibadette O'nun rızasını gözetmek ve gösteriş gibi maksatları kalpten uzaklaştırmaya çalışmaktır.
Kur'an'ı Kerim'de Beyyine sûresinin beşinci âyetinde kulların dini Allah'a has kılarak, hakka yönelmiş kimseler olarak O'na ibadet etmeleri emredilir.
Bu âyet, ihlâsın yalnızca güzel bir ahlâk özelliği olmadığını, tevhid inancının kulluk hayatındaki temel gereklerinden biri olduğunu gösterir.
Çünkü tevhid, Allah'ın birliğine iman etmektir. İhlâs ise bu imanın ibadet ve niyet dünyasına yansımasıdır.
İnsan, Allah'tan başkasına ibadet etmemekle yükümlü olduğu gibi ibadetini de başkalarının övgüsünü kazanmak amacıyla yapmaktan sakınmalıdır.
Bir insanın yaptığı ibadetten huzur duyması, Allah'ın rahmetini umması veya ahiret mükâfatını arzulaması ihlâsa aykırı değildir.
Kur'an ve Sünnet, müminleri Allah'ın rahmetine ümit bağlamaya ve ahiret nimetlerini istemeye teşvik eder.
İhlâs, insanın Allah'tan hiçbir karşılık beklememesi demek değildir.
İhlâs, kulluğun yönünü yaratılmışların takdirine değil, Allah'ın rızasına çevirmektir.
Bu sebeple ihlâsı, dünya ile bütün ilişkileri kesmek veya insani duyguları ortadan kaldırmak şeklinde anlamak doğru olmaz.
Bir kimse helâl rızık kazanırken Allah'ın emirlerine uygun davranabilir. Ailesine hizmet ederken sorumluluğunu ibadet bilinciyle yerine getirebilir. İlim öğrenirken cehaletten kurtulmayı ve insanlara faydalı olmayı amaçlayabilir.
Böylece insanın meşru dünyevi işleri de güzel niyetle sevap kazanma vesilesi olabilir.
Fakat kullukta nihai gaye unutulduğunda, insan yaptığı işin dış görünüşüne aldanabilir.
İşte ihlâs, görünüş ile hakikat arasındaki bu ayrımı fark etmeye çağırır.
Allah Kalplere ve Amellere Bakar
Resûlullah Efendimiz, Sahih Müslim'de rivayet edilen bir hadisinde Allah'ın insanların dış görünüşlerine ve mallarına değil, kalplerine ve amellerine baktığını bildirmiştir.
Bu nebevî ölçü, insanın değerini yalnızca görünür başarılarla değerlendirme eğilimini düzeltir.
Dünya hayatında insanlar çoğu zaman gördükleri şeyler üzerinden hüküm verir.
Birinin makamını, servetini, bilgisini veya toplumdaki itibarını önemseyebilirler.
Oysa Allah katındaki değerlendirme, insanların elindeki bu sınırlı ölçülere bağlı değildir.
İnsanın kalbi ve ameli birlikte önem taşır.
Yalnızca güzel niyete sahip olduğunu söylemek yeterli değildir. Bu niyetin meşru ve doğru davranışlarla desteklenmesi gerekir.
Aynı şekilde dışarıdan güzel görünen bir davranışın da samimiyetle yerine getirilmesi önemlidir.
Bu iki yön birbirinden ayrılmamalıdır.
Kalbin doğruluğu ile amelin doğruluğu birbirini tamamlar.
İnsan bazen kendisini iyi niyetli gördüğü için davranışlarının başkalarına verdiği zararı fark etmeyebilir.
Bazen de bütün dikkatini davranışların dış görünüşüne vererek kalbinin hangi arzuya yöneldiğini unutabilir.
İslami terbiye, bu iki eksikliği birlikte gidermeyi hedefler.
Kalbin Allah'a yönelmesi ve davranışların O'nun emirlerine uygun olması.
Bu sebeple ihlâs, yalnızca iç dünyada yaşanan belirsiz bir duygu değildir.
İnsanın doğruluğunda, emanete riayetinde, kul hakkına gösterdiği hassasiyette ve sorumluluklarını yerine getirme biçiminde de kendisini göstermelidir.
Bir insanın kalbinde samimiyet bulunduğunu iddia etmesi kolay olabilir.
Fakat samimiyetin ahlâka dönüşmesi, söz ile davranış arasındaki mesafenin azalmasını gerektirir.
İnsanların Bilmediği İyilikler
Kur'an'ı Kerim, İnsan sûresinin sekizinci ve dokuzuncu âyetlerinde ihtiyaç sahiplerine yardım eden kulların güzel bir davranışını anlatır.
Bu kimseler yoksula, yetime ve esire yiyecek verirler. Bunu Allah'ın rızasını gözeterek yaptıklarını, karşılığında bir ödül veya teşekkür beklemediklerini ifade ederler.
Bu âyetlerde yalnızca yardım etmek değil, yardımın hangi ahlâkla yapıldığı da öğretilmektedir.
Çünkü insan birine iyilikte bulunurken, farkına varmadan karşısındaki kişiden manevi bir borç bekleyebilir.
Yardım ettiği kimsenin kendisine özel bir saygı göstermesini isteyebilir.
İyiliğini yıllar sonra hatırlatabilir.
Yaptığı yardımın bilinmemesini kendisine karşı bir haksızlık olarak görebilir.
Oysa gerçek iyilik, muhtaç insanın onurunu da korumalıdır.
Bir kimseye yardım ettikten sonra onu sürekli minnet altında bırakmak, yapılan davranışın ahlâki güzelliğini zedeler.
İhlâs, insana iyiliği bir üstünlük aracına dönüştürmemeyi öğretir.
Böyle bir insan, Allah'ın kendisine verdiği nimetleri başkalarıyla paylaşırken kendisini nimetin mutlak sahibi olarak görmez.
Verenin de verilenin de Allah'ın kulları olduğunu hatırlar.
Kendisine imkân verilmiş olmasını şükür gerektiren bir nimet kabul eder.
Bu anlayış insanı cimrilikten uzaklaştırdığı gibi, yaptığı yardımlarla övünmekten de koruyabilir.
Fakat burada başka bir inceliği unutmamak gerekir.
Her iyiliğin gizli yapılması zorunlu değildir.
Bazen bir yardımın duyurulması başkalarını hayra teşvik edebilir. Bazen toplumsal bir ihtiyacın karşılanması için açık bir dayanışma gerekebilir.
Önemli olan, iyiliğin görünür olup olmamasından önce, kişinin o iyiliği hangi maksatla gerçekleştirdiğidir.
Gizlilik tek başına ihlâsın kesin delili değildir.
Açıklık da tek başına gösterişin kanıtı değildir.
Kalbin gerçek yönelişini bütün incelikleriyle Allah bilir.
Kul ise niyetini temiz tutmaya ve iyiliğin hakkını vermeye çalışır.
Samimiyetin Sessiz İmtihanları
İhlâsın en dikkat çekici taraflarından biri, onun çoğu zaman sıradan olaylar içinde sınanmasıdır.
Bir insan yaptığı işin takdir edilmediğini gördüğünde nasıl davranır?
Bir başkası aynı konuda kendisinden daha başarılı olduğunda ne hisseder?
Bir hizmeti üstlenirken öne çıkma imkânı bulunmadığında aynı gayreti gösterebilir mi?
Bir iyiliği başkasının adıyla anıldığında kalbinde nasıl bir duygu belirir?
Bu soruların cevapları, insanın iç dünyasını tanımasına yardımcı olabilir.
Mesela bir kimse bir topluluğa faydalı olmak için uzun süre emek vermiş olsun.
Başlangıçta yalnızca hizmet etmek istemiştir.
Fakat zamanla insanların kendisini vazgeçilmez görmesini arzulamaya başlayabilir.
Bir başkasının aynı işi başarıyla yapması, onda sevinç yerine huzursuzluk meydana getirebilir.
Böyle bir durumda insanın kendi kalbine yönelmesi gerekir.
Ben hizmetin devam etmesini mi istiyorum, yoksa hizmetin mutlaka benim elimden gerçekleşmesini mi?
İşte burada hizmet ile nefsin üstünlük arzusu birbirinden ayrılmaya başlar.
İhlâs sahibi olmaya çalışan insan, kendisinden daha faydalı birinin ortaya çıkmasını kişisel bir yenilgi olarak görmekten sakınır.
Hakikatin yalnızca kendi sözleriyle duyurulmasını istemez.
Doğru bilgiye başka biri ulaştığında bundan rahatsız olmak yerine memnuniyet duymayı öğrenir.
Çünkü asıl amaç hakikatin ortaya çıkmasıysa, hakikatin kimin aracılığıyla duyulduğu ikinci planda kalır.
Elbette insanın böyle duygulara bütünüyle yabancı olması beklenemez.
Kıskançlık, rekabet ve takdir beklentisi zaman zaman ortaya çıkabilir.
Önemli olan bu duyguları meşrulaştırmak değil, onların davranışları yönetmesine izin vermemektir.
Nefis terbiyesi, duyguların hiç doğmaması değil, insanın onları doğru ölçülerle yönetmeyi öğrenmesidir.
İlim Yolunda İhlâs
İlim, insanın kalbini aydınlatan büyük nimetlerden biridir.
Ancak ilim yolculuğunda da niyetin korunması gerekir.
İnsan öğrenmeye başladığında bilmediğini fark eder.
Fakat öğrendikleri çoğaldıkça başka bir tehlikeyle karşılaşabilir.
Kendisini bilgisiyle tanımlamaya başlayabilir.
Başkalarından daha fazla bildiğini göstermek isteyebilir.
Bir tartışmada hakikatin ortaya çıkmasını değil, kendi görüşünün kabul edilmesini önemseyebilir.
Oysa ilmin gayesi yalnızca insanın zihnini bilgilerle doldurmak değildir.
İlim, sahibini doğruluğa, sorumluluğa ve güzel ahlâka yöneltmelidir.
Bilginin insanı tevazuya yaklaştırması beklenirken kibri artırması, kişinin kendisini yeniden değerlendirmesini gerektirir.
İmam Gazzâlî, İhyâü Ulûmi'd Dîn adlı eserinde ilmin ahlâki sorumluluğunu, niyetin önemini ve kalbi bozan eğilimleri ayrıntılı şekilde inceler.
Onun ele aldığı temel meselelerden biri, dinî bilginin yalnızca dünyevi üstünlük elde etmek için kullanılmasının tehlikesidir.
İlim sahibi olan insan, bilmediği bir konuda bilmediğini söyleyebilmelidir.
Yanıldığını fark ettiğinde görüşünü düzeltebilmelidir.
Bir başkasından öğrendiği hakikati kabul etmekten çekinmemelidir.
Çünkü ilmin değeri, kişinin her tartışmayı kazanmasında değil, doğru bilgiye sadık kalmasındadır.
İhlâs burada da belirleyici bir ölçüdür.
İnsan bilgisiyle insanların kendisine bağlanmasını değil, onların hakikati daha iyi anlamasını amaçlamalıdır.
Dinî bilgi, kişisel hayranlık meydana getirmenin aracı hâline getirilmemelidir.
İnsanın Allah'a karşı sorumluluğunu hatırlatan ilim, aynı zamanda ilim sahibine kendi sorumluluğunu da hatırlatmalıdır.
Hizmette Samimiyet ve Tevazu
İnsanlara hizmet etmek güzel bir davranıştır.
Fakat hizmetin çokluğu, insanı nefs muhasebesinden muaf kılmaz.
Bazen insan kendisini bir işin merkezinde görmeye başlayabilir.
Yaptığı hizmetin başkaları tarafından sürdürülmesini istemeyebilir.
Kendisine danışılmadan alınan kararları kişisel bir saygısızlık gibi algılayabilir.
Bu noktada hizmetin gayesiyle insanın kendisine verdiği önem birbirine karışabilir.
Samimi hizmet anlayışı, sorumlulukla tevazuyu bir araya getirmeyi gerektirir.
Kişi üzerine aldığı işi güzel yapmaya çalışmalı, fakat bütün başarıyı yalnızca kendisine mal etmemelidir.
Çünkü hiçbir insan tek başına bütün imkânların sahibi değildir.
İnsanın sağlığı, zamanı, bilgisi, yeteneği ve fırsatları Allah'ın nimetleridir.
Başkalarının emeği ve desteği de çoğu zaman başarının görünmeyen parçalarıdır.
Bu hakikati bilen insan, yaptığı işle gururlanmaktan çok kendisine verilen imkânların hakkını vermeye çalışır.
Bir hizmetin içinde bulunmak, o hizmet üzerinde mutlak bir hak sahibi olmak demek değildir.
İnsan bazen öne çıkarak, bazen geri planda kalarak faydalı olabilir.
Bazen konuşması gerekir.
Bazen de daha bilgili birini dinlemesi.
İhlâsın hizmet hayatındaki önemli yansımalarından biri, insanın kendi nefsinin görünür olmasından çok yapılan işin faydalı olmasını önemsemesidir.
Fakat bu anlayış, kişinin emeğinin sömürülmesine razı olması gerektiği anlamına gelmez.
İslam ahlâkı adaleti, emanete riayeti ve hakların korunmasını da emreder.
İhlâs adına haksızlığı normalleştirmek doğru değildir.
Samimiyet, insanın kendi hakkını bütünüyle terk etmesi değil, hak ve sorumluluklarını Allah'ın razı olduğu ölçüler içinde gözetmesidir.
İhlâsın Karşısındaki Gizli Tehlike
İnsan bazen kendisini gösterişten koruduğunu düşünürken başka bir yanılgıya düşebilir.
Kendi samimiyetinden emin olmak.
Bu, kalbin dikkatle korunması gereken durumlarından biridir.
Çünkü kişi başkalarının gösteriş yaptığını düşünmeye başladığında, kendisini onların üzerinde görebilir.
Gizli ibadetlerini hatırlayarak kendi kulluğuna hayranlık duyabilir.
Yaptığı iyilikleri kimsenin bilmediğini düşünerek nefsinde bir üstünlük hissi geliştirebilir.
Oysa ihlâsın gayesi insanın kendisine hayran olması değildir.
İhlâs, kulun Allah'a karşı sorumluluğunu daha dikkatli taşımasıdır.
İnsanın kalbindeki samimiyeti kesin bir manevi makam olarak ilan etmesi doğru değildir.
Kul, güzel amellerinden dolayı Allah'a şükreder ve kabulünü O'ndan umar.
Bunun yanında kendi kusurlarını da unutmaz.
İbadetlerini küçümsemeden, fakat onlarla övünmeden yaşamaya çalışır.
İyilik yaptığında sevinebilir.
Fakat bu sevinç başkalarına üstünlük taslamaya dönüşmemelidir.
Bir insanın kendisini değersiz görmesi de ihlâsın şartı değildir.
İslam, insanın sahip olduğu nimetleri inkâr etmesini değil, onların gerçek sahibini unutmamasını öğretir.
Bu nedenle samimi kullukta şükür ile tevazu bir arada bulunur.
İnsan iyilik yapabilmenin sevincini yaşarken, kendisine bu imkânı veren Allah'a hamd eder.
Ve yaptığı amelin kabulü için dua eder.
İhlâsı Korumanın Yolları
İhlâs, yalnızca üzerine konuşularak korunamaz.
Onun günlük hayatta davranışa dönüşmesi gerekir.
Bunun ilk yolu, insanın niyetini düzenli biçimde gözden geçirmesidir.
Bir işe başlamadan önce neyi amaçladığını düşünmek, kalbin yönünü belirginleştirmeye yardımcı olur.
İş devam ederken ortaya çıkan övgü beklentisini fark etmek, niyetin bozulmasına karşı bir uyarı olabilir.
İş tamamlandıktan sonra ise başarıyı yalnızca kendisine mal etmemek gerekir.
İkinci yol, gizli iyiliklere de hayatımızda yer açmaktır.
Kimsenin bilmediği küçük bir yardım, gösterişten uzak yapılan bir dua veya yalnızca Allah'ın rızası gözetilerek yerine getirilen bir sorumluluk, kişiye kendi niyetini tanıma fırsatı sunabilir.
Üçüncü yol, övgü ile eleştiri karşısında ölçülü olmaktır.
İnsanlar bizi övdüğünde bunu mutlak bir üstünlük belgesi olarak görmemeliyiz.
Eleştirdiklerinde de her eleştiriyi düşmanlık kabul etmemeliyiz.
Doğru olanı kabul etmek, yanlış olanı düzeltmek ve ölçüyü hakikatte aramak gerekir.
Dördüncü yol, başkalarının iyiliğine sevinmeyi öğrenmektir.
Bizim yapamadığımız bir hayrı başka biri gerçekleştirdiğinde bundan memnun olmak, nefsin üstünlük arzusunu terbiye eden güzel bir davranıştır.
Beşinci yol ise duadır.
Çünkü kul, kalbinin bütün yönelişlerini kendi gücüyle kusursuz biçimde yönetebileceğini düşünmemelidir.
İnsan Allah'tan yardım ister.
Niyetinin düzelmesini, ibadetlerinin kabulünü, kalbinin gösteriş ve kibirden korunmasını niyaz eder.
Böylece ihlâs terbiyesi, yalnızca insanın kendi iç dünyasını incelemesi değil, Allah'a yönelen bir kulluk gayreti hâline gelir.
Samimiyetin Meyvesi
İhlâsı gözeten insanın hayatında birtakım ahlâki değişiklikler ortaya çıkabilir.
Yaptığı işlerin yalnızca başkalarının takdirine bağlı olmadığını fark eder.
Her davranışının görünür olmasını istememeye başlar.
İnsanların kendisine verdiği değeri hayatının tek ölçüsü olarak görmez.
Kendi kusurlarını kabul etmeyi öğrenir.
Başkalarının iyiliklerini küçümsemekten sakınır.
Hizmet ettiği insanlardan sürekli karşılık beklememeye çalışır.
Fakat bütün bu değişiklikleri kendisine kesin bir manevi üstünlük kazandıran işaretler olarak değerlendirmez.
Çünkü kulluk hayatında insanın sorumluluğu devam eder.
Bugün güzel bir niyetle yaptığı işi yarın yeniden gözden geçirmesi gerekebilir.
Bir zamanlar terk ettiğini düşündüğü kibir, başka bir biçimde karşısına çıkabilir.
Önceden fark etmediği gösteriş arzusu, yeni bir başarıyla yeniden belirginleşebilir.
Bu sebeple ihlâs terbiyesi belirli bir sürenin sonunda tamamlanan bir başarı değildir.
İnsanın hayatı boyunca ihtiyaç duyduğu bir ahlâki dikkattir.
Manevi eğitimde esas olan, kişinin kendi kalbi hakkında kesin hükümler vermesi değil, Allah'a karşı sorumluluğunu daha iyi yerine getirmeye çalışmasıdır.
Niyetini yenileyen insan, geçmişteki hatalarından ders alabilir.
Yaptığı iyilikleri daha dikkatli sürdürebilir.
Kalbinde ortaya çıkan yanlış yönelişleri fark ettiğinde Allah'a tövbe edebilir.
İşte bu, ihlâs yolculuğunun insana kazandırabileceği en önemli bilinçlerden biridir.
Bugünün Manevi Muhasebesi
Şimdi bu dersin sonunda kısa bir muhasebeye yöneliyoruz.
Bugün yaptığınız iyilikleri düşünün.
Birine yardım ettiğiniz anı hatırlayın.
Bir sorumluluğu yerine getirirken taşıdığınız duyguları gözden geçirin.
Birine güzel bir söz söylediğinizde, ondan nasıl bir karşılık beklediğinizi kendinize sorun.
Ardından şu sorular üzerinde düşünün.
Kimsenin bilmediği bir iyilik yaptığımda da aynı memnuniyeti duyabiliyor muyum?
Yaptığım iş takdir edilmediğinde içimde nasıl bir duygu ortaya çıkıyor?
Başka bir insanın başarısına gerçekten sevinebiliyor muyum?
Bir konuda yanıldığımı anladığımda bunu kabul edebiliyor muyum?
İnsanların beni nasıl gördüğüyle, Allah'ın benden ne istediği arasında tercih yapmam gerektiğinde hangi ölçüye yöneliyorum?
Bu sorulara vereceğiniz cevapları başkalarıyla paylaşmak zorunda değilsiniz.
Onları kendi muhasebe defterinize kaydedebilirsiniz.
Bugün için küçük bir çalışma belirleyin.
Bir iyiliği yalnızca Allah'ın rızasını gözeterek gerçekleştirmeye çalışın.
Bu, birine güzel davranmak, ihtiyaç sahibine yardım etmek, bir sorumluluğu eksiksiz yerine getirmek veya kimsenin bilmediği bir dua olabilir.
Davranışınızın ardından kendinizi gözlemleyin.
O iyiliğin bilinmesini istediniz mi?
Takdir edilmediğinizde rahatsız oldunuz mu?
Kalbinizde böyle bir arzu belirdiyse onu inkâr etmek yerine fark edin.
Sonra niyetinizi yeniden düzeltmeye çalışın.
Unutmayın ki bu çalışma, kendinize ihlâs derecesi vermek için değildir.
Bu çalışma, samimiyetinizi geliştirmek için yaptığınız bir nefis muhasebesidir.
Kapanış
İnsan bazen bütün ömrünü başkalarının kendisini nasıl gördüğünü düşünerek geçirebilir.
Sözlerini onların takdirine göre seçer.
Davranışlarını onların beklentilerine göre düzenler.
Yaptığı iyiliklerin değerini bile insanların verdiği karşılıkla ölçmeye başlayabilir.
Fakat kulluk hayatında daha yüce bir ölçü vardır.
Allah'ın rızasını gözetmek.
İhlâs, insanın hayatını bu ölçüye göre düzenlemeye çalışmasıdır.
Kalbin bütün sırlarını bilen Allah'a yönelmek, O'nun emirlerine uymak ve yapılan iyilikleri gösterişten korumak.
Samimiyetin hakikati budur.
İnsan, Allah'ın kendisine verdiği nimetlerle övünmek yerine şükretmeyi öğrenmelidir.
Yaptığı hizmetlerle üstünlük aramak yerine sorumluluklarını hatırlamalıdır.
İnsanların övgüsünü hayatının gayesi hâline getirmek yerine, Allah katında makbul bir kul olmayı istemelidir.
Ve bütün bunları gerçekleştirirken kendi kusurlarını da unutmamalıdır.
Çünkü ihlâs, kişinin kendisini kusursuz görmesi değil, kusurlarına rağmen samimiyetle doğru olana yönelmesidir.
Bugün manevi yolculuğumuzun ikinci adımını tamamlıyoruz.
Bu adım bize, yalnızca ne yaptığımızı değil, yaptığımız işi kimin rızası için gerçekleştirdiğimizi de düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Öyleyse kalbimizi yeniden Allah'a çevirelim.
İyilikte sebat etmeye çalışalım.
Gösterişten, kibirden ve kendimizi beğenmekten sakınalım.
Ve yaptığımız her güzel işin sonunda, onun kabulünü yalnızca Allah'tan bekleyelim.
Allah'ım, kalplerimizi ihlâs ile güzelleştir. Niyetlerimizi rızana uygun eyle. Bizi insanların övgüsünü kulluğumuzun gayesi hâline getirmekten muhafaza buyur. İlimde, ibadette ve hizmette samimiyeti bizlere nasip eyle. Kalplerimizi kibirden, riyadan ve hasetten temizlemeye yardımcı ol. Bize güzel ameller işlemeyi, onların kabulünü Senden ummayı ve hayatımız boyunca istikamet üzere kalmayı nasip eyle.