Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
# Ceberût Âlemi: Esmânın Tecellisi ve İnsanın Hakikat Arayışı
*İnsanın kendisini tanıma yolculuğu, yalnızca mizacını ve kabiliyetlerini keşfetmekten ibaret değildir. Tasavvufun derinliklerinde bu yolculuk, varlığı ilâhî isimler, tecelli ve kulluk bilinci çerçevesinde anlamaya kadar uzanır.*
Varlığın mertebelerine doğru bir yolculuk
Tasavvuf sohbetlerimizin önceki bölümlerinde A‘yân-ı Sâbite ve Levh-i Mahfûz kavramları üzerinde durmuştuk. İlkinde mümkün varlıkların Allah'ın ilmindeki hakikatlerini, ikincisinde ise ilâhî takdirin yazılmasıyla ilişkilendirilen kavramları ele almıştık.
Şimdi bu düşünce yolculuğunda Ceberût kavramına yaklaşıyoruz.
Ceberût, tasavvuf literatüründe farklı şekillerde açıklanan bir terimdir. Bazı mutasavvıflar onu melekût ile mülk âlemi arasında, bazıları ise melekûtun üzerinde bulunan bir mertebe olarak değerlendirir. İbnü'l Arabî'nin düşüncesini takip eden kimi sûfîler, Ceberût kavramını varlığın ilâhî isimler ve sıfatlarla ilişkisini açıklayan metafizik bir çerçeve içinde ele alırlar. <Cite refs={["turn729841search1","turn729841search0"]}/>
Bu sebeple Ceberût'u yalnızca herkesin aynı biçimde kabul ettiği, sınırları kesin olarak belirlenmiş görünmez bir âlem şeklinde tanımlamak doğru olmaz. Kavramın anlamı, onu kullanan mutasavvıfın düşünce sistemine göre farklılık gösterebilir.
Bununla birlikte Ceberût üzerinde tefekkür etmek, tasavvufun varlık anlayışındaki önemli bir soruya kapı açar:
**Görünen âlemin ardındaki hakikatleri, ilâhî isimler ve sıfatlar çerçevesinde nasıl düşünebiliriz?**
Hazarât-ı Hamse: Varlığın beş mertebesi
Tasavvuf geleneğinde Hazarât-ı Hamse, varlığın beş küllî mertebesini ifade eden bir kavramdır. Bu tasnif, özellikle İbnü'l Arabî'nin düşüncesini benimseyen mutasavvıfların varlık ve tecelli anlayışında önemli bir yere sahiptir. Ancak mertebelerin sayısı ve sıralanışı bütün sûfîler tarafından aynı şekilde kabul edilmemiştir. <Cite refs={["turn729841search0","turn729841search4"]}/>
Bazı tasavvufi açıklamalarda bu mertebeler şu kavramlarla anlatılır:
- **Lâhût:** İlâhî zâtla ilişkilendirilen, mahiyeti insan idrakini aşan mertebe.
- **Ceberût:** Bazı tasniflerde melekûtun üstünde veya mülk ile melekût arasında değerlendirilen mertebe.
- **Melekût:** Duyularla doğrudan kavranamayan gaybî varlıklar ve ruhlar âlemiyle ilişkilendirilen mertebe.
- **Misal:** Ruhânî hakikatlerin misal ve sûretler üzerinden ele alındığı mertebe.
- **Mülk veya şehâdet:** Duyularımızla algıladığımız, içinde yaşadığımız görünür âlem.
Bu sıralama, belirli tasavvufi tasniflerin genel bir özeti olarak anlaşılmalıdır. Farklı eserlerde terimler ve mertebeler değişik biçimlerde düzenlenebilir. Bu nedenle her birini bütün tasavvuf geleneğinin ortak ve değişmez öğretisi olarak sunmamak gerekir.
Burada asıl dikkat çekici olan, tasavvufun görünen dünyayı tek başına ele almaması, varlık hakkındaki düşüncesini ilâhî isimler, sıfatlar ve tecelli kavramlarıyla birlikte geliştirmesidir.
Ceberût ne demektir?
Ceberût kelimesi Arapça kökenlidir ve sözlük anlamları arasında güç, hükümranlık, azamet ve cebbarlıkla ilişkili kullanımlar bulunur. Kur'an'da bu kelime geçmez; hadislerde farklı anlamlarda kullanılır. Daha sonraki tasavvuf literatüründe ise özel bir terim hâline gelmiştir. <Cite refs={["turn729841search1"]}/>
Ceberût kavramının tasavvufi anlamını düşünürken kelimenin günlük dildeki çağrışımlarına takılıp kalmamak gerekir. Bazı mutasavvıflar bu kavramı, varlığın daha üst mertebelerini ve ilâhî isimler ile sıfatların tecellisi hakkındaki düşüncelerini açıklamak için kullanmışlardır.
Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın *Mârifetnâme* adlı eserinde de Ceberût, varlık mertebeleriyle ilgili açıklamalar içinde yer alır. İbrahim Hakkı'nın bu kavrama verdiği yer, onun tasavvufi kozmoloji ve insanın kendini tanıması hakkındaki yaklaşımını anlamak bakımından önemlidir. Bununla birlikte *Mârifetnâme* çok farklı alanlara değinen tarihî bir eser olduğundan, eserdeki bütün kozmolojik tasvirleri günümüzün bilimsel bilgisiyle aynı düzlemde değerlendirmemek gerekir. <Cite refs={["turn729841search2","turn729841search1"]}/>
Ceberût hakkında konuşurken temkinli olmak, konunun derinliğini azaltmaz. Bilakis tasavvufi düşüncenin kendi kavramlarını ve sınırlarını daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
İlâhî isimler ve varlığın anlamı
Esmâ-i Hüsnâ, Allah'ın güzel isimlerini ifade eder. Kur'an, Allah'a güzel isimleriyle dua etmemizi bildirir. Bu isimler, Allah'ı tanımamız ve kulluk bilincimizi geliştirmemiz açısından büyük önem taşır.
Tasavvufi düşüncede ilâhî isimler, varlıkların farklı özelliklerini ve âlemdeki tecellileri anlamak için de kullanılmıştır. Bu bakış açısında merhamet, hikmet, güzellik ve adalet gibi anlamlar, yalnızca soyut kavramlar olarak değil, insanın âlemi ve kendi sorumluluklarını düşünmesine yardımcı olan işaretler olarak ele alınır.
Bir insanın merhametli davranışını gördüğümüzde Allah'ın Er Rahmân ve Er Rahîm isimlerini hatırlayabiliriz. Bir yerde adaletin gözetildiğini gördüğümüzde El Adl isminin manası üzerinde düşünebiliriz. Bir güzelliğe şahit olduğumuzda El Cemîl ismiyle ilgili tefekkür geliştirebiliriz.
Ancak burada önemli bir sınır vardır: Bir varlığın belirli bir özelliğini ilâhî bir isimle ilişkilendirmek, o varlığın bağımsız bir ilâhî güç taşıdığı anlamına gelmez. Aynı şekilde Allah'ın isimlerini, birbirinden bağımsız varlıklar veya kendi başlarına hareket eden güçler gibi düşünmek de doğru değildir.
Tasavvufi tefekkürün tevhid ölçüsü içinde kalması gerekir. Allah'ın isimleri Allah'a aittir. Yaratılmışların özellikleri ise kendi sınırlılıkları içinde anlaşılmalıdır.
İnsan ve güzel ahlak
Tasavvuf geleneğinde insan, kendisini tanıma ve ahlaki olgunlaşma bakımından özel bir yere sahiptir. Hazarât-ı Hamse anlayışında insan mertebesinin diğer mertebeleri kendisinde topladığı yönündeki yorumlar da bu çerçevede değerlendirilir. <Cite refs={["turn729841search0"]}/>
Bu düşünceyi günlük hayatımızla ilişkilendirdiğimizde önemli bir soru ortaya çıkar: İnsan, kendisine verilmiş kabiliyetleri nasıl kullanmaktadır?
Bir insan sabırlı bir mizaca sahip olabilir. Fakat sabır, yalnızca doğuştan gelen bir özellik olarak kalmamalı, zor zamanlarda doğru davranmaya yönelik bir gayretle güçlenmelidir. Bir başkası adalet konusunda hassas olabilir. Bu hassasiyet, yalnızca haksızlığa öfkelenmekle kalmayıp kendi kararlarında da adil davranmasına yardımcı olmalıdır.
Merhamet, başkasının acısını fark etmek kadar onun için imkân ölçüsünde iyilik yapmayı da gerektirir. Cömertlik, sahip olunan imkânları gerektiğinde paylaşabilmekle anlam kazanır. Affetmek ise yapılan yanlışı inkâr etmek değil, insanın öfke ve intikam duygularıyla ilişkisini bilinçli biçimde değerlendirmesidir.
Bu sebeple insanın kendisini tanıması, belirli bir esmanın kendisinde kesin olarak baskın bulunduğunu tespit etmekten ibaret değildir. Kendi kabiliyetlerini fark etmesi, kusurlarını görmesi ve ahlakını güzelleştirmek için çalışmasıdır.
Mizaç bir kader etiketi değildir
İnsanlar birbirinden farklıdır. Kimi daha sakin, kimi daha hareketli; kimi daha hassas, kimi daha ölçülü olabilir. Bu farklılıkları anlamaya çalışmak, hem kişinin kendisiyle hem de çevresindekilerle daha sağlıklı ilişkiler kurmasına yardımcı olur.
Tasavvufi bir bakışla insan, yaratılışındaki imkânları düşünerek kendisini tanımaya çalışabilir. Fakat belirli bir mizacın doğrudan Ceberût âleminde kendisine verilmiş özel bir esmanın kesin kanıtı olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bir insanın merhametli olması, onun a‘yân-ı sâbitesinde Er Rahîm isminin baskın olduğunu göstermez. Haksızlığa karşı hassasiyetinin güçlü olması da onun hakikatini yalnızca El Adl ismiyle açıklamaya yetmez.
Böyle eşleştirmeler, ancak sınırları açıkça belirtilmiş tefekkür benzetmeleri olarak kullanılabilir. Bunları kesin bir dinî bilgi veya kişiye özel metafizik teşhis yöntemi gibi sunmak doğru olmaz.
İnsanın mizacı da değişmez bir mahkûmiyet değildir. Kişi kendi eğilimlerini tanıyabilir, davranışlarını gözden geçirebilir ve zamanla daha olgun bir tutum geliştirebilir.
Tasavvufi terbiyenin kıymeti de burada belirginleşir. İnsan, kendisini olduğu gibi tanımaya çalışırken daha güzel bir ahlaka yönelmekten vazgeçmez.
Görünenin ötesini düşünmek
Tasavvuf, insanı görünen dünyanın ötesi üzerine düşünmeye davet eder. Fakat bu davet, görünür dünyayı değersiz saymak veya yaşadığımız hayatı bir yanılsamadan ibaret görmek anlamına gelmez.
İnsan bedeniyle, ilişkileriyle, sorumluluklarıyla ve davranışlarıyla bu dünyada yaşar. Ailesine karşı görevleri, başkalarının haklarına riayet etme sorumluluğu ve kendi hayatını koruma yükümlülüğü vardır.
Manevi düşünce, insanın bu sorumluluklardan uzaklaşmasına değil, onları daha bilinçli biçimde yerine getirmesine yardımcı olmalıdır.
Ceberût ve diğer varlık mertebeleri üzerine tefekkür etmek, âlemi yalnızca maddi görünüşünden ibaret görmemek için bir imkân sunabilir. Bununla birlikte, bu mertebeler hakkında sahip olduğumuz bilgilerin sınırlarını kabul etmek gerekir.
Her rüyayı belirli bir âlemden gelen haber saymak, her iç sıkıntısını özel bir metafizik işaret olarak yorumlamak veya kişinin yaşadığı her olayı tek bir esmanın tecellisine bağlamak sağlam bir bilgi temeli olmadan yapılmamalıdır.
İnsan bazen bir duygusunu anlamak için tefekküre, bazen güvenilir bir dinî açıklamaya, bazen de hayatındaki somut bir sorunu çözmek için pratik yardıma ihtiyaç duyar. Bu yolları birbirine karıştırmamak, manevi hayatı daha sağlıklı kılar.
Sonuç: Hakikati ararken ölçüyü korumak
Ceberût, tasavvuf geleneğinde varlığın mertebelerini ve ilâhî isimler ile sıfatların tecellisini açıklamak için kullanılan önemli kavramlardan biridir. Özellikle İbnü'l Arabî'nin düşüncesini takip eden mutasavvıflarda, bu kavram varlık anlayışının bir parçası olarak ele alınır.
Bununla birlikte Ceberût'un mahiyeti hakkında anlatılan her tasviri kesin ve ortak kabul edilmiş bir dinî hüküm gibi değerlendirmemek gerekir. Tasavvufi düşüncede farklı açıklamalar bulunduğu gibi, insanın mizacını belirli bir esmayla kesin biçimde eşleştirmek de mümkün değildir.
Bu kavram üzerinde düşünmek, insanın kendi varlığını daha geniş bir çerçevede değerlendirmesine yardımcı olabilir. Fakat asıl hedef, kendimiz hakkında gizli bilgilere sahip olduğumuzu iddia etmek değil, Allah'ı tanımak, kendi sorumluluklarımızı kavramak ve güzel ahlakı geliştirmektir.
İnsan kendisini tanıdıkça hem imkânlarını hem sınırlarını fark eder. Başkalarını anlamaya çalıştıkça daha merhametli olur. Allah'ın güzel isimleri üzerinde düşündükçe dua ve kulluk bilincini derinleştirebilir.
Hakikat arayışı, ancak tevazu ve sorumlulukla birleştiğinde insanı olgunlaştıran bir yolculuğa dönüşür.
### Dua
Allah'ım, bize varlığın hakikatini düşünürken doğru bilgiye bağlı kalmayı, bilmediğimiz hususlarda haddimizi bilmeyi ve Sana karşı kulluk bilincimizi derinleştirmeyi nasip eyle.
Güzel isimlerini tanımayı, onların manaları üzerinde sahih bir bilgiyle tefekkür etmeyi ve bu tefekkürü güzel ahlaka dönüştürmeyi bizlere lütfeyle.
Kalplerimizi kibirden, kendimiz ve başkaları hakkında kesin hükümler vermekten muhafaza eyle. Bizi merhameti gözeten, adaletten ayrılmayan, sabırla gayret gösteren ve her hâlinde Sana yönelen kullarından eyle.
*Editoryal not: Bu makale, Ceberût kavramını tasavvuf literatüründeki kullanımı çerçevesinde açıklar. Kişiye özel esma terkibi, rüya yorumu veya doğum bilgilerine dayalı metafizik tahlillerin kesin dinî bilgi olduğu iddiasında bulunmaz.*