Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
Bir kapının önündeyiz şimdi. Ne içeri girebildiğimiz, ne de dışarıda kalabildiğimiz bir eşik bu. Adına “başlangıç” dediğimiz ama gerçekte neye başladığımızı bilmediğimiz o gizemli an…
Ve ardından gelen “son” dediğimiz o büyük sessizlik. Gerçekten bir bitiş mi o, yoksa başka bir başlangıcın adı mı yalnızca?
Zaman, parmaklarımızdan kayan su gibi. Tutmaya çalıştıkça hızla geçen, ne geçmişte kalan ne gelecekte bekleyen; sadece şu an gibi görünen ama aslında ne olduğu tam olarak bilinemeyen bir sır.
Kimi zaman bize dar, kimi zaman geniş; bazen bir ömür gibi uzun, bazen bir bakış kadar kısa. Ama hep akışta. Hep bizden bağımsız ve bir o kadar da bize bağlı.
İnsanlık tarihi boyunca zamanın ne olduğunu anlamaya çalıştık. Onu takvimlere sığdırdık, saatlerle ölçtük. Ama hâlâ cevaplayamadığımız şu kadim soruyla baş başayız:
Zaman gerçekten başladı mı?
Yoksa sadece biz mi başlangıç sandık?
Kur’an bize “ilk yaratılış”tan söz eder. “Dönüşünüz banadır” der. Her şeyin bir ilk anı ve bir son varış noktası olduğu düşüncesiyle büyürüz. Ama İbn Arabi Hazretleri çıkar karşımıza ve der ki:
“Başlangıç yoktur; çünkü Allah’ın ilminde her şey zaten mevcuttur.”
İşte tam burada zihinlerimiz durur.
Zaman, aslında ilm-i ilahinin bir yansımasıysa, bizim kader dediğimiz şey yazılmış bir gelecek değil, hatırlanan bir hakikat olabilir mi?
Bu bölümde, zamanın ne zaman başladığını değil, neden başladığını soracağız.
Son dediğimiz şeyin gerçekten bir bitiş mi yoksa daha büyük bir varoluşa geçit mi olduğunu düşüneceğiz.
İbn Arabi’nin rehberliğinde, zamanın sadece bir dışsal akış değil, aynı zamanda içsel bir hal olduğunu keşfedeceğiz.
Ve belki de şunu fark edeceğiz:
Biz kaderi yaşamıyoruz.
Biz kaderi hatırlıyoruz.
Zamanı anlamak, yaratılışı anlamaktan geçer. Çünkü ne zamanın kendisi vardır yaratılış dışında, ne de yaratılışın kendisi zaman dışında düşünülebilir.
Kur’an’da sıkça geçen iki ayet vardır ki, bizi bu düşüncenin tam kalbine davet eder:
“İlk yaratışı başlatan O’dur. Sonra onu iade edecek olan da O’dur.”
Bu iki ayet arasında gizli bir çizgi vardır. Bu çizgi “başlangıç” dediğimiz noktadan geçer ama kendisi bir çizgi değil, dairedir. İbn Arabi’ye göre zaman, doğrusal bir çizgi değil, dairevî bir hakikattir.
Başlayan her şey, başladığı yere geri döner. Ama dönerken aynı kalmaz. Bu yüzden hakiki zaman, döngüsel bir hatırlayıştır.
Ona göre “Evvel” olan Allah, aynı zamanda “Âhir”dir. Başlangıç da O’dur, son da.
Bu, zamanın mutlak anlamda bizden bağımsız olduğunu göstermez; bilakis zamanın içinde yürüyen her varlık, aslında Allah’ın bir tecellisinin içinde yürümektedir.
İbn Arabi, “Fütûhât-ı Mekkiyye” adlı eserinde şöyle der:
“Zaman, Allah’ın yarattığı ilk perdedir. Her şey o perdeye bakarak görünür. O perde kalkarsa, ne geçmiş kalır, ne gelecek.”
Burada zamanın kendisinin de bir mahluk olduğunu öğreniyoruz. Zaman yaratılmıştır. Ve yaratılmış olan her şey gibi onun da bir hakikati, bir kabuğu ve bir ruhu vardır.
Bu bakış açısıyla ilk yaratılış, sadece fiziksel evrenin başlangıcı değil, aynı zamanda zamanın da doğumudur. Yani zamanın başlaması, yaratılışın başlamasıyla eşzamanlıdır.
Ama asıl sır şu cümlede gizlidir:
“İlk yaratılış” Allah’ın ilminde zaten vardı.
Biz onu sadece perde arkasından izliyoruz. Olan biten hiçbir şey ilk kez olmuyor.
Bu nedenle İbn Arabi der ki:
“Varlık, hayalden ibarettir. Hakikat ise O’nun ilminde hep sabittir.”
Ve böylece zaman, bir film perdesi gibi gözümüzün önünden akar.
Ama o film zaten çekilmişti.
Biz sadece seyredeniz.
Kader…
Ne zaman konuşsak, içimizde hem bir teslimiyet hem de bir isyan belirir.
Bir yanda “Her şey yazılmıştır” diyen huzurlu bir tevekkül,
öbür yanda “Peki o zaman ben niye çabalıyorum?” diyen yorgun bir soru.
İşte bu çelişki, zaman ile kader arasındaki bağın tam da karanlık noktasındadır.
Ve İbn Arabi bu karanlığa bir kandil yakar:
“Kader, olmuş olanın değil, olmuşluğu bilinenin ilmidir.”
Bu ne demektir?
Yani kader yazıldıysa, biz onun içindeyiz diye değil…
Allah onu bildiği için yazılmıştır.
Zaman bizim için akar; geçmiş, şimdi ve gelecek diye ayrılır. Ama Allah için zaman yoktur.
O, zamanın içinden değil; zamanın üstünden bakar.
Onun ilminde her şey birdir.
Olmuş, olacak, olmakta olan… hepsi aynı anda, aynı mekânda, aynı hakikattedir.
Bunu anlamaya çalışmak, sınırlı aklımız için zordur.
Çünkü biz zamana doğduk.
Ve her şeyi onun içinde anlamaya şartlandık.
Ama ya kader dediğimiz şey, aslında zaman dışı bir hakikatin bizim dünyamızdaki izdüşümüyse?
İbn Arabi’nin metafizik evreninde kader, bir “yazgı” değil, bir “bilgi”dir.
Bu bilgi, Allah’ın “İlm-i Muhit” (her şeyi kuşatan ilmi) içinde sabittir.
Yani bizim gelecekte yaşayacağımız bir olay, O’nun ilminde ezelden beri mevcuttur.
Biz onu yaşadığımızda “yazılmıştı” deriz.
Ama gerçekte, biz onu yaşadığımız için değil,
Allah onu bildiği için “yazılmış” görünür.
Burada büyük bir sır gizlidir:
Kader, yaşanmış olanın değil, bilinenin suretidir.
Ve biz, kaderi yaşarken değil, kaderi hatırlarken buluruz kendimizi.
O hâlde şu soru belirir zihinde:
“Benim iradem nerede kaldı? Seçimlerim sahte mi?”
İşte bu noktada İbn Arabi, özgürlük ve yazgı arasında bir yol açar:
“Senin seçimlerin kaderin bir parçasıdır. Ama seçimlerini yapan da sensin. Allah sana kaderini senin suretinde gösterir.”
Bu cümle, bizim anladığımız kader kavramını kökten sarsar.
Çünkü kader artık dışsal bir yazgı değil, içsel bir ayna olur.
Her adımda kendimizi seyrederek yürüdüğümüz bir yol.
Ve bu yol, zamanın çizgisi değil…
İlahi ilmin gölgesidir.
Bazı sorular vardır ki, onları sormak bile bir ibadettir.
Ve işte bu soru da öyledir:
“Zaman mı bilgiyi taşır, yoksa bilgi mi zamanı doğurur?”
İlk bakışta zaman, içinde her şeyin aktığı bir nehir gibidir.
Bilgi de bu nehrin kenarındaki bir gözlemci gibi görünür.
Ama İbn Arabi bu sahneyi tersine çevirir.
Der ki:
“Bilgi, zamanın değil; zaman, bilginin eseridir.”
Bu, insan idrakini zorlayan ama kalbi açan bir cümledir.
Çünkü biz her şeyi bir süreç içinde öğrenmeye alışmışızdır.
Ama Allah için bilgi bir süreç değil, bir hazır oluş hâlidir.
O’nun ilminde geçmiş yoktur, gelecek yoktur;
çünkü O, **‘Her şeyin hakikatini bir anda bilen’**dir.
İlahi ilim, zamanın önünde değildir sadece…
Zamanı yaratan şeyin ta kendisidir.
İbn Arabi, “el-Fütûhât”ta bu meseleyi şöyle açıklar:
“İlahi ilim, zamanı yaratmadan önce mevcuttu.
Çünkü zaman, varlıkların ardışıklığıdır.
Allah’ın ilminde ise ardışıklık yoktur;
her şey bir bakışta görülür, bir kelâmda işitilir, bir tecellide tamamlanır.”
Bu yaklaşım, kaderi, zamanı ve yaratılışı bambaşka bir yere koyar.
O hâlde, zaman bize göre işler;
ama Allah’a göre, zaman da zamanın kendisi de anlamını ilahi ilimde bulur.
Kur’an’da geçen şu ayet buna işaret eder:
“O’nun katında bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir.”