Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
İnsanın ruhu ezelî bir bilgiyi taşır. Doğmadan önce ona bir bilgi üflenmiştir. Bu bilgi kelimelerle anlatılamaz, sayfalara yazılamaz. Sadece hissedilir. İbn Arabi bu bilgiyi hatırlama olarak tanımlar. Ona göre insan bu dünyaya gelirken unutmayı kabul etmiştir. Ama unuttuğu şeyi içinde taşımaya devam eder. Bu yüzden bazen bir ses, bir bakış, bir an sarsar insanı. Çünkü içindeki bilgi, dışarıdaki işaretle temas etmiştir. O temas anında zaman susar. Dış dünya bulanıklaşır. İnsan kendi içine döner. Ve o içe dönüşte bir bilgi belirir. Bu bilgi dışarıdan gelen değil, içeriden doğan bir bilgidir. Buna ne akıl hükmedebilir ne de dil anlatabilir. Çünkü bu bilgi, ilahi olanın izidir.
Zamanın içinde yaşarken bu ilahi bilgi kendini gizler. Gündelik telaşlar, takvimler, hesaplar bu bilgiyi örter. Ama insan bir gün durmayı öğrenirse, zamanın gürültüsünün altından ince bir ses yükselir. O ses bir çağrıdır. Kalbinin derinliklerinden gelen bir davet. İbn Arabi’nin dediği gibi, her insan kendi içinde bir peygamber sesi duyar. Bu ses, bir şey öğretmez, bir şeyi hatırlatır. Çünkü öğretilen şey dıştan gelir. Ama hatırlanan şey içeriden yükselir. Ve bu yükseliş zamanın ötesindedir. Ne dünle sınırlıdır ne de yarınla. O ses bugüne, bu ana, senin tam şu anda olduğun yere aittir. Ve bu yüzden o bilgi kutsaldır. Çünkü başka hiçbir yerde değil, sadece sende açığa çıkar.
Zaman, ilahi bilginin üzerini örten bir örtü gibidir. Her gün, her saat o örtüyü biraz daha kalınlaştırır. Ama bir an gelir, o örtü yırtılır. Bir kayıpla, bir yalnızlıkla, bir bakışla, bir seher vaktiyle. Ve insan o an içinde bir boşluk hisseder. Bu boşluk korkutucu gibi görünür. Ama aslında ilahi bilginin yeniden doğduğu yerdir. Çünkü doluluk kendini anlatmaz. Ama boşluk bir davettir. Boşalan her kalp, hakikatin gelmesine hazırlanır. Zamanın dışına taşmak da böyle başlar. Önce bir yavaşlama olur. Sonra bir fark ediş. Ardından bir sessizlik. Ve sessizlikte bir bilgi belirir. Bu bilgi dıştan gelen değil, doğrudan kaynağa bağlı olandır. Ve bu bilgiye ulaşıldığında zaman artık anlamını yitirir. Çünkü hakikat zamana bağlı değildir. O sadece anın içine gizlenmiştir. Gören göz, o anı yakaladığında, artık zamanın zincirlerinden kurtulur.
İbn Arabi der ki, Allah her an yeni bir yaratış üzerindedir. Bu demektir ki her nefes yeni bir bilgidir. Her nefes yeni bir açılıştır. İnsan bunu fark ettiğinde, artık bilgi peşinde koşmaz. Bilgiyi kendinde duyar. Her duyguda, her karşılaşmada, her sessizlikte bir ders vardır. Zamanın ötesine geçmek, bu dersleri dışarıda değil içeride aramakla başlar. Çünkü dışarıdaki zaman sana başkasının takvimini sunar. Ama içindeki zaman, sadece sana özel bir kitap açar. O kitapta satırlar yoktur, ama anlamlar akar. O kitapta sayfa çevirmezsin, sadece durur ve beklersin. Ve ilahi bilgi sana açılır. Çünkü sen ona açılmışsındır.
Ruh, bu dünyaya gelirken zamanla sınanmayı kabul etmiştir. Unutmayı, beklemeyi, eksikliği ve ayrılığı yaşamayı göze almıştır. Çünkü bu dünya bir öğrenme değil, bir hatırlama alanıdır. Ve hatırlamak için önce kaybetmek gerekir. İşte zaman, bu kaybın öğretmenidir. Her geçen gün sana bir şeyleri alır. Ama aslında sana bir şeyi geri verir. O da özünü. Ne kadar çok şeyden geçersen, o kadar çok kendine yaklaşırsın. Zaman bunu öğretir. Ama zaman sadece öğreten değil, aynı zamanda gözetendir. Sabırla seni kendine çağırır. Her dönemeçte bir ayna tutar. Ve o aynada sen sadece yüzünü değil, özünü görürsün. İlahi bilgi işte o özdedir. Ve o öz, hiçbir yere gitmemiştir. Sadece sessizce seni beklemiştir.
Zamanın ötesine geçen insan artık sabit bir kimlikle yaşamaz. Kendini belli bir kalıba sokmaz. Çünkü bilir ki her an yeni bir varoluştur. Her an başka bir özle temastır. Bu yüzden ilahi bilgi durağan değildir. Akışkandır. Kalıba girmeyen, şekilsiz bir gerçekliktir. Ne sadece akılla kavranır ne de duyguyla sınırlanır. O hem içtedir hem dışta. Hem sessizliktedir hem sözde. Ama en çok da insanın kendi varlığının merkezindedir. O merkez, zamanın doğmadığı bir noktadır. Ne sabah ne akşam, ne doğum ne ölüm oraya dokunamaz. Orası ebediyetin kalbidir. Ve insan oraya indiğinde, artık dış dünyada ne olursa olsun, içinde bir sükûn taşır. Çünkü hakikati duyan bir kalp, fırtınalarla savrulmaz. Zamanın dalgaları onu korkutmaz. Çünkü o kalp, zamanın ötesine geçmiş, ilahi bilgiyle birleşmiştir.
*
İnsanın kalbinde ilahi bilgiyle temas eden bir yer vardır. Bu yer, doğduğu anda kapanmaz. Hatta tam tersine, her yaşadığın tecrübe, her duyduğun acı ya da sevinç o kapıya biraz daha yaklaştırır. Zaman çoğu kişiye düşman gibi görünür çünkü alıp götürür, uzaklaştırır, ayırır. Ama İbn Arabi’ye göre zaman yalnızca alan değildir, aynı zamanda bir yolcudur. Seni kendine taşıyan, ama seni sana ait olmayanla oyalayarak değil, seni yavaşça içindeki sırra yönlendirerek götüren bir rehberdir. Dış dünyada zaman yaş alır ama ruh yaşlanmaz. Çünkü ruh ebediyetin bilgisini taşır. Ve bu bilgi senin zannettiğinden çok daha yakınındadır. Kitapların sayfalarında değil, gözyaşlarının içinde saklıdır. Uzaktaki dağlarda değil, geceleri içinden geçen sessiz sorularda yankılanır. Bir anda, beklenmedik bir şekilde açılır o kapı. Ve o an insan, daha önce defalarca yürüdüğü yollara ilk kez bakar gibi bakar. Çünkü ilahi bilgi geldiğinde, bakış değişir. Bakış değiştiğinde ise her şey değişir.
İnsan bu dünyada öğrendiğini sanır ama çoğu zaman hatırlamaya çalışır. Bu yüzden bazı sözler, bazı cümleler insanın içine işler. Çünkü onlar dışarıdan duyulmaz, içeriden tanınır. İbn Arabi der ki, “Bilgi öğrenilmez, aşkla ortaya çıkar.” Bu söz, ilahi bilginin doğasını anlamak için anahtardır. Çünkü aşk zamanın sınırlarını zorlar. Aşk, insanı bir varlığa, bir sese, bir duaya bağlarken aslında onu zamandan koparır. Sevdiğin birine bakarken zaman duruyorsa, işte o duruş hakikatin küçük bir yankısıdır. İlahi bilgi de böyle yaklaşır. Bir sükûnetle, bir dokunuşla, bir seziyle. Bu yüzden bazen ilahi bilgiye en yakın anlar, en sıradan anlardır. Hiçbir şey beklemediğin bir sabah, bir kuşun kanat çırpışında ya da uykudan uyandığında ruhuna düşen ilk cümlede hissedilir. İşte o zaman artık arayış bir yön değiştirmeye başlar. Bilgi dışarıdan beklenmez. Dış dünyada öğretiler aranmaz. Sadece kalbin açıklığına güvenilir.
Zamanın dışına çıkmak isteyen kişi, önce zamanla yüzleşmelidir. Geçmişle, pişmanlıklarla, eksiklerle ve ertelenmiş cümlelerle. Çünkü zaman sadece geleceğe giden bir yol değil, geçmişi de içinde taşıyan bir aynadır. Ve o aynada kişi kendisini bütün yönleriyle görür. Kırıklarını, kaçışlarını, suskunluklarını. İlahi bilgi, bu aynayı kırarak gelmez. O aynayı şefkatle tutar ve der ki: “Bak, burası sendin. Ama sen bundan ibaret değilsin.” Ve işte o anda insan, içinde taşıdığı bilgeliğin farkına varır. Geçmişin acıları birer öğretmene dönüşür. Zamanla yaşanmışlıklar artık yük değil, işaret olur. Çünkü her yara, insanın içinde sakladığı ilahi bilgiye açılan bir kapıdır. Ve o kapıdan giren kişi, artık sadece yaşayan biri değildir. O kişi, yaşayan bir bilgedir.
Zamanın dışına adım atan insan artık kendini belirli bir yaşta, bir unvanda ya da bir kimlikte tanımlamaz. Çünkü bilir ki o, bunların hepsinden önce vardı. Ve bunlar geçip gittiğinde de var olmaya devam edecek. Bu var oluş, sessiz bir bilgidir. Konuşmaz ama her şeye cevap verir. O yüzden ilahi bilgi, çoğu zaman suskunlukla gelir. Söz bittiğinde kalpte bir derinlik belirir. Bu derinlik, sadece düşünerek değil, hissederek tanınır. O yüzden İbn Arabi, kalbi zihinden üstün tutar. Kalp, hakikatin aynasıdır. Ve o aynaya bakmaya cesaret eden kişi, zamanın ötesinde kendini görür. Bu görmek bir şekil değil, bir sezmedir. Bir duyum, bir sezgi, bir iç titreşim. Bu titreşimde insan, tüm varlığın kendisiyle konuştuğunu hisseder. Rüzgârın bir anlamı olur, yağmurun bir hatırlatması, taşların bir hafızası vardır.
Zamanın ötesine geçen ruh, artık acele etmez. O, olanı kendi zamanında kabul etmeyi öğrenmiştir. Bu kabulleniş, edilgenlik değil, bir bilinç açıklığıdır. Hayatın sunduğu her an, bir bilgiye gebedir. Ve o bilgi, bekleyen bir kalbe düşer. Acele eden gözler görmez onu. Ama duran, sabreden, dinleyen bir gönül, o bilginin nazarına girer. Zaman artık bir baskı değil, bir lütuf olur. Ve insan her sabah uyanırken, yeni bir bilgiyle tanışacağının bilinciyle açar gözlerini. Geceyi bir öğretmen gibi yaşar. Sessizlik bir öğretmen olur. Rüya bir mektup. Bir çiçek, bir ağaç, bir yolculuk bile ilahi bilginin taşıyıcısına dönüşür.
Ve en sonunda insan fark eder ki bilgi hep onunlaydı. Aradığı şey, hiç kaybolmamıştı. Sadece kalbinin sessizleşmesini bekliyordu. Zamanın ötesine geçmek, bu sessizliğe girebilmekle mümkündür. O sessizlikte ilahi bilgi seslenir. Ne bağırır, ne ısrar eder. Sadece bekler. Ve sen onu duyduğunda, artık her şey yerli yerine oturur. Zihin susar. Kalp genişler. Ve ruh kendi vatanına yaklaşır.
*
İlahi bilgiye yaklaşan bir ruh artık sorularla değil, cevaplarla yaşamaz. Çünkü sorular birer anahtardır ama cevaplar çoğu zaman zihni durdurur. Oysa ruh, hareketi sever. Zihnin durduğu, kalbin açıldığı yerde bilgi yalnızca bir sonuç değil, bir dönüşümdür. İbn Arabi bunu “hâlden hâle geçiş” olarak tanımlar. Burada kullanılan “hâl” kelimesi yerine diyebiliriz ki: bir bilinç durumundan başka bir derinliğe geçiş. Bu geçişin zamanı yoktur. Kaç gün sürdüğü önemli değildir. Çünkü bu bir süreden çok bir açıklıktır. Ruh ne kadar arınırsa, ilahi bilgi o kadar yakınlaşır. Bu yakınlık bir mesafe değildir, bir perde meselesidir. Perde kalkarsa, bilgi zaten oradadır. İnsan ne zaman ki sevgisizliğin, öfkenin, gururun, kırgınlığın yüklerini bırakır; işte o zaman içeride saklı olan bilgi yavaşça ortaya çıkar. Çünkü ilahi bilgi bir lütuf değil, bir tabiatın açığa çıkışıdır. O bilgi, her insanın ruhunda doğuştan taşınan bir çekirdektir. Sorun, o çekirdeği suyla, sabırla, fark edişle yeşertmektir.
İbn Arabi der ki, “Hakikat, bilinmek istemeseydi yaratılmazdı.” Bu sözde çok büyük bir sır gizlidir. Çünkü bu evrenin varlık nedeni, bilginin açığa çıkmasıdır. Her yıldız, her toprak tanesi, her hayal bu bilginin bir parçasını taşır. Ve insan, bu bilgiyle yeniden buluşmak için yaratılmıştır. Sadece bilmek için değil, o bilgiyi yaşamak için. Yaşanan bilgi artık akıl düzeyinde kalmaz. Kalpte derinleşir, davranışta şekil bulur. Zamanın ötesine geçen kişi artık yaşamın ritmini duyar. Ne bir günü boşa geçirir ne de bir anı küçümser. Çünkü bilir ki her şey anlam taşır. Her şey bir işarettir. Her olay, her karşılaşma, her sessizlik içinde gizli bir bilgiyle gelir. Bu yüzden ilahi bilgi, sadece bir öğretinin ezberi değildir. O, yaşayan bir bilgidir. Bazen bir insanın duruşunda, bazen bir çocuğun gözlerinde, bazen yolda karşılaşılan bir suskunlukta açılır. Çünkü bilgi sadece kitaplarda değil, yaşamın ta kendisinde akar.
Zaman, bu bilgiyi saklayan ama aynı zamanda açan bir hizmetkârdır. Ne zaman neyi getireceğini sadece iç sesi dinleyen bilir. Ve iç ses ancak sustuğunda işitilir. Bugünün dünyasında herkes bilgiye ulaşmak için yarışırken, aslında aradığı şey sessizliğin içindeki hatırlamadır. Ne kadar çok konuşulursa, o kadar uzaklaşılır. Ne kadar çok tüketilirse, o kadar örtülür. Ama bir gün gelir, insan yorulur. Her şeyin fazlası yorar. O zaman kişi bir köşeye çekilir. Kalabalıktan uzaklaşır. Ve bir gece bir dua eder. O dua yüksek sesle olmaz. Belki sadece bir iç çekiştir. Ama işte o anda ilahi bilgiye açılan kapı aralanır. Çünkü bilgi bağırarak gelmez. O, fısıldayarak kalbe iner. Ve kalp hazırsa, artık bildiğini sanmaktan vazgeçer. Her şeye yeniden bakar. Her şeyi ilk defa görüyormuş gibi görür. Çünkü bilgi ancak tazelenmiş bir bilinçle anlaşılır.
Zamanın ötesinde bekleyen bilgi, sadece sana ait bir dildir. Herkesin kendi dili vardır bu konuda. Kimisi için bu müzik olur. Kimisi için bir dua. Kimisi için yalnızlık. Kimisi için doğada yürümek. Ama her ruhun kendi zamanının dışında buluştuğu bir yer mutlaka vardır. İbn Arabi’nin eserlerinde sıkça geçen “mukaddes mekân” kavramı bunu anlatır. Bu, fiziksel bir yer değildir. Ruhun kendine döndüğü, Yaratan ile baş başa kaldığı o sessiz bilinç alanıdır. O alanı bulabilen kişi için bilgi artık uzakta değildir. Sorular artık sıkıştırmaz. Bekleyiş artık acıtmaz. Çünkü kişi, olanı olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmiştir. Ve bu kabulleniş, en yüksek bilgidir. Çünkü bu noktada kişi artık ne zamanın hızına direnç gösterir ne de hayatın sunduğu döngülere. Sadece olur. Ve bu oluş hali, her şeyin hikmetini beraberinde getirir.
Zamanın ötesinde ilahi bilgi sadece ruhu aydınlatmakla kalmaz, bedeni de şifalandırır. Çünkü bilgi sadece bilinçte değil, hücrelerde de dolaşır. Sevgiyle edinilen bilgi, bedende huzur yaratır. Korkuyla yüklenilen bilgi ise gerginlik getirir. Bu yüzden ilahi bilgi seni hafifletir. Ağırlık vermez, yük taşıtmaz. Sana olmaya çağırır. Basitliğe, sadeliğe, şeffaflığa. Ne olduğunu gizleme, kim olduğunu büyütme. Sadece olduğun hâliyle kal ve o hâlin içinde saklı olan ilahi sesi duy. Bu ses senin dışında değil. Başkasının sesinde de değil. Bu ses senin kendi içinde, seninle birlikte yaratılmış bir yankıdır. Ve ne zaman onu duyarsan, zaman artık bir mesele olmaktan çıkar. Çünkü o an artık zamana değil, sonsuzluğa aittir.
*
İlahi bilgiyle temasa geçen bir ruh artık dışsal sonuçlarla tatmin olmaz. Onun için başarılar değil, anlam önemlidir. Kalabalıklar değil, derinlik değerlidir. Çünkü bilgi ona artık sadece bir bilme eylemi değil, bir dönüşüm kapısıdır. Zamanı aşan bu bilgi, ruhu dünyadaki olaylara karşı daha yumuşak, daha sabırlı, daha anlayışlı hâle getirir. Her yaşananda bir hikmet olduğunu bilen bir kalp, isyan etmez, acele etmez. Beklemeyi, dinlemeyi, içten geleni fark etmeyi bilir. İbn Arabi der ki, “İnsan, ne zaman ki beklediği şeyin kendisinde saklı olduğunu fark eder, işte o zaman bilir.” Bu fark ediş bir devrimdir. Dışarıda aranan her şeyin içeride duruyor oluşu. Ve içeride duranın yalnızca sessizlikle açığa çıkacağı gerçeği. Çünkü bilgi bir ses değil, bir hissediştir. O hissediş bir kelimeden, bir cümleden, hatta bazen bir duvardaki çatlağın gölgesinden bile yükselebilir. Yeter ki kalp açılsın.
Zamanın ötesine geçmeye niyet eden bir ruh artık olayların akışını kontrol etmeye çalışmaz. Çünkü bilir ki kontrol, korkunun başka bir ismidir. İlahi bilgi, teslimiyetle açığa çıkar. Ne kadar çok kontrol etmek istersen, o kadar çok gerilirsin. Oysa bilgi, sadece açılmış bir elde durur. Yumrukta değil. Bekleyişte değil. Zorlamada değil. Açılmış, içten, sabırlı ve kabullenmiş bir kalpte belirir. Tıpkı toprağın altındaki bir tohum gibi. Güneşin ne zaman doğacağını hesaplayamaz. Ama sabreder. Ve o sabırla birlikte büyür. Ruh da aynı şekildedir. Zamanın içinde sabrederek büyür. Ve zamanı aşan bilgi, sabırla ortaya çıkar. Acele eden, yalnızca görüntüyü yakalar. Ama sabreden, özle temas eder. O temas, kişiyi değiştirir. Kalbine bir ağırlık değil, bir hafiflik verir. Bu hafiflik, seni gülümsetir. Gözlerine bir ferahlık getirir. İçini doldurmaz, seni sana döndürür.
İbn Arabi’nin en büyük sırlarından biri şudur: Zaman içinde yürüyen insan aslında zamanın dışında olanı aramaktadır. Bu çelişki, zihinle anlaşılmaz. Ama kalp onu bilir. Çünkü kalp zamanın değil, ebediyetin evidir. Oraya giren, zamanın anlamını yeniden tanımlar. Artık dün ve yarın birer kavram değil, ruh hâline dönüşür. Dün artık bir pişmanlık değil, bir öğreti olur. Yarın artık bir korku değil, bir teslimiyet olur. Ve bugün, bu an, her şeyin özü hâline gelir. O an ne taşıyorsa insan, onu büyütür. O yüzden kalp neyle doluysa, o bilgiye dönüşür. İçinde kin varsa, gelen bilgi bile zehirlenir. Ama kalp sevgiyle genişlemişse, en küçük işaret bile bir kitaba dönüşür. Bir çiçeğin açması, bir kelimenin titreşimi, bir yolculuğun başlangıcı… Hepsi bilgiyle doludur. Ama bu bilgi, kitaplarda yazmaz. Sadece yaşanır.