Yâ Cebbâr.
Belki kalbinde yıllardır susturduğun bir acı var… Kimselere anlatmadığın, sesini bile unuttuğun…
Belki bir gün ansızın bir olayla sarsıldın, içinde bir şey kırıldı, sesi yankılandı ama kimse duymadı.
İşte bugün sana o kırık yerlerin sahibini hatırlatacağım. O, yalnızca yaratan değil; aynı zamanda her parçayı yerine koyan, her çatlağı mühürleyen, seni sen yapan bütünlüğünü iade eden Kudret’tir.
Bu bölümde İbn Arabî Hazretleri’nin penceresinden, “Yâ Cebbâr” isminin acı ve travmalar üzerindeki derin tesirine bakacağız.
Çünkü Cebbâr ismi, yalnızca hükmeden değil…
Zedelenmiş ruhu onaran, kırılmış kalbi yeniden ayağa kaldıran, dağılmış benliği toplayan İlahi Dokunuş’un adıdır.
İbn Arabî Hazretleri der ki:
“Cebbâr ismi, kulun en çaresiz olduğu anda tecelli eder. Çünkü kul, kendi onaramayacağı şeyi Rabbine bırakmak zorundadır. Ve ancak bıraktığında, o isim tüm haşmetiyle kalbine iner.”
Bugün bu ismin manasına girerken, senin de bir seçim yapmanı isteyeceğim…
Ya acının elinde kalacaksın, ya da onu yaratan Kudret’in avuçlarına bırakacaksın.
İbn Arabî Hazretleri, Cebbâr ismini anlatırken sadece kudreti değil, kudretin merhametle nasıl birleştiğini de vurgular. O’na göre Cebbâr, kırılanı zorla ayağa kaldıran değil; öyle bir rahmetle yakalar ki, sen kalktığını anlamadan ayakta bulursun kendini. Çünkü insanoğlunun en derin yaraları çoğu zaman kelimelerle değil, sessizlikle onarılır. Ve Cebbâr ismi, işte o sessizlikte çalışır.
Travma, yalnızca yaşanan bir acı değildir. Travma, yaşandıktan sonra içimizde kurduğu tahttır. Bazen bir kaybın ardından, bazen bir ihanetin ardından, bazen de kendi nefsimizle yaptığımız bir savaşın yenilgisinden sonra o taht kurulur. Oraya yerleşen acı, kimliğimizin bir parçası olur. Ama İbn Arabî Hazretleri der ki: “Acıyı kimliğe katan, onun sonsuzluğa uzanacağına inanandır. Oysa Cebbâr ismine yönelen, acının bile ölümlü olduğunu görür.”
Cebbâr ismi, ilahi kudretin en onarıcı tecellisidir. “Onarıcı” kelimesi burada sadece metafor değildir; ruhun en küçük parçalarını, en ince kırıklarını, görünmeyen yarıklarını ilahi bir ilmik gibi diker. İbn Arabî Hazretleri bu tecelliyi “Hakikat Terzisi”ne benzetir. Yırtılmış bir kumaşı diken ustanın elleri gibi, kalbin parçalanmış bölgelerine öyle bir ilmik atılır ki, dikiş yerleri artık acı vermez, hatta eskisinden daha güçlü olur.
Bazen bir insan kendi yarasını saramaz. Çünkü yara, onu kendi suretinden bile koparmıştır. Kendi aynasında kendine bakamaz hale gelmiştir. İşte Cebbâr ismi, insana önce kendi yüzünü geri verir. O yüz, acının gölgesinden temizlenmiş, yeniden doğmuş bir yüzdür. Bu yüzden İbn Arabî Hazretleri şöyle der: “Kul, Yâ Cebbâr dediğinde, aslında ‘Beni bana geri ver’ diye yalvarır.”
Ama burada ince bir sır var… Cebbâr ismi sadece acıyı silmek için tecelli etmez. Bazen o acı, kulun hakikate açılan kapısıdır. Onu tamamen kaldırmak yerine, ilahi kudret acıyı başka bir şeye dönüştürür. Tıpkı ateşin madenin kirini yakıp altını saflaştırması gibi… Acı, kirini alır, seni hakikatin saf hâline bırakır. İbn Arabî Hazretleri buna “Acının dönüşümü” der. Ve der ki: “Cebbâr, seni kıran darbeyi, seni kuran darbeye dönüştürür.”
Yâ Cebbâr ismini zikreden bir kalp, zamanla fark eder ki, geçmişin ona yüklediği zincirler hafiflemiştir. Çünkü bu isim, sadece kalbi değil, hafızayı da onarır. Travmanın hatırası, kalbi boğan bir gölge olmaktan çıkar, ibretle bakılan bir ilahi işaret olur.
Sen de belki bugün bu satırları okurken, içinde yıllardır taşıdığın o sessiz acıyı hatırlıyorsun. Belki o acı sana nefes almayı bile unutturmuştu. Belki geceler boyu uyutmayan, sabahları ağırlaştıran, insanlardan uzaklaştıran bir yük oldu. Fakat bil ki, Cebbâr ismi tam da böyle zamanlar içindir. Çünkü O, sadece dağları yerinden oynatan kudret değil; en derin kırıkları bile şefkatle saran bir Rahman’dır.
İbn Arabî Hazretleri der ki:
“Cebbâr’ın onarışı, kulun fark edemediği bir hızla olur. Kul, yarasıyla meşgulken, O çoktan yarayı mühürlemiştir. Ve kul bir sabah uyanır, acı orada olmasına rağmen artık canını yakmaz.”
Şimdi sana soruyorum… Sen acını hâlâ kendi ellerinde mi taşıyorsun, yoksa O’nun ellerine bırakmaya hazır mısın?
İbn Arabî Hazretleri, Cebbâr ismini zikretmenin yalnızca dildeki bir tekrar olmadığını, bilakis kalpte yankılanan bir ilahi davet olduğunu söyler. Çünkü bu isim, kulu yalnızca “eski hâline” döndürmez; onu Hakikat’in istediği hâline taşır. Bir insan, kendi isteğiyle değil, ilahi muradın yönlendirmesiyle yeniden inşa edilir. İbn Arabî Hazretleri buna “İlahi Mimarlık” der.
*
O’na göre Cebbâr ismi, “kalbin şehri”ni onaran ustadır. Her şehir gibi kalbin de yolları, meydanları, kapıları vardır. Travmalar bu yolları yıkar, kapıları kapatır. İnsanın içine yürüyen ışık, artık o kapılardan geçemez olur. İşte Cebbâr ismi, önce kapıları yeniden yapar, sonra ışığı içeri alır. Ve bir gün, o şehirde yeniden bayram olur.
Bu isim öyle bir kudrettir ki, sadece kırıkları onarmakla kalmaz, aynı zamanda kırıkları “kutsal iz”e dönüştürür. Çünkü İbn Arabî Hazretleri der ki: “Bir yara, Allah’ın nazarındaysa, orası artık mübarek bir toprağa dönüşür.” Bu yüzden bazı insanlar, en derin acılarından sonra en parlak iman hâline kavuşurlar. Bu dönüşüm, Cebbâr isminin gizli mucizesidir.
Zikrin adabı konusunda İbn Arabî Hazretleri çok nettir. Ona göre Yâ Cebbâr zikrine başlamadan önce kalp, teslimiyetle yıkanmalıdır. Kul, kendi acısını hâlâ kendine ait sanıyorsa, bu zikrin tesiri tam olarak inmez. Çünkü Cebbâr isminin sırrı, “Beni kıran da, beni onaran da Sensin” diyebilmektir. İşte o anda, kulun acıya bakışı değişir. Artık o acı, bir düşman değil; dönüşümün kendisi olacaktır.
Ve burada çok önemli bir incelik vardır: Cebbâr ismi bazen “zorlayıcı” olarak çevrilir, ancak bu zorlayış, insanı zorbalıkla değil, ilahi hikmetle şekillendirmektir. Tıpkı bir ağacın eğilmiş dalını, onu kırmadan doğrultan bahçıvan gibi… Bazen acılar, bizi kendi asıl istikametine çekmek için yaşanır. İşte Cebbâr ismi, o istikamete dönüşün adıdır.
İbn Arabî Hazretleri, kendi hayatında da bu tecelliyi defalarca yaşamıştır. Bir dostunu kaybettiğinde, bir iftiraya uğradığında ya da en sevdiği şehirden sürgün edildiğinde, hep şu sözü söylerdi:
“Ben kırıldığımı sandım, meğer O beni eğiliyordum diye doğrultmuş.”
Sen de belki şu an hayatının bir dönemindesin ki, neye uğradığını bilmiyorsun. Belki bir gün, yaşadığın her şeyin Cebbâr isminin eliyle işlendiğini fark edeceksin. Ve o gün, bu kırıkların aslında seni taşıyan direkler olduğunu göreceksin.
Yâ Cebbâr zikrinin manevi etkilerinden biri de “ruhun hafifleme hâli”dir. Çünkü bu isim, acının taşıdığı yükü hafifletir. İnsan farkında olmadan sırtında, omuzlarında, kalbinde tonlarca ağırlık taşır. Cebbâr isminin tecellisi, o yükleri teker teker indirmeye başlar. İlk başta hafif bir ferahlık, sonra iç huzuru, en sonunda da şükür hâli gelir.
İbn Arabî Hazretleri der ki: “Cebbâr ismini dilinle değil, kırığınla zikret. O zaman Hak seni öyle bir onarır ki, kırıklarındaki izleri bile seversin.”
*
İbn Arabî Hazretleri, Yâ Cebbâr zikrinin derin etkisini anlamak için önce “kalbin zamanını” durdurmak gerektiğini söyler. Çünkü acılar, insanın zihninde geçmişte yaşanır ama kalpte hâlâ bugündür. Zikir ise kalbi zamanın dışına çıkarır. O anda ne dün vardır ne yarın… Sadece “şimdi” vardır. Ve “şimdi”, Allah’ın tecelli ettiği andır.
Zikrin uygulanışında İbn Arabî Hazretleri şu yolu tavsiye eder:
Önce sessiz bir mekânda, bedenin yükünü yere bırakır gibi otur. Nefesini derin al, verirken her şeyi salıver. İçinde tuttuğun gözyaşlarını, yutkunup bastırdığın öfkeleri, yüzüne taktığın gülüşleri bırak. Kalbini, çıplak hâliyle Allah’ın önüne koy.
Sonra, dilinden “Yâ Cebbâr” kelimesi dökülsün. Ama bu, sadece ses olsun diye değil; kalbinde hissettiğin bütün kırıklara seslenen bir çağrı olsun. Her tekrarda, o kırıkların üzerine Allah’ın nurunu indir. İbn Arabî Hazretleri, bu anı “yaraların ilahi ışıkla mühürlenmesi” olarak tarif eder.
Bazı müridler, bu zikri yaparken ilk başta içlerindeki sızıların arttığını söyler. İbn Arabî Hazretleri buna “onarım sancısı” der. Çünkü kırık bir kemik yerine otururken nasıl sızlarsa, kırık bir kalp de yerine otururken acır. O yüzden bu sancı, onarımın başladığının işaretidir.
Zikrin tesirinin en güçlü olduğu vakitler, gecenin son üçte biridir. O sessizlikte, dünya uyurken, göklerin kapıları açıktır. Bu vakitte “Yâ Cebbâr” dediğinde, melekler bu çağrını işitir ve senin için dua eder. Gündüz zikretmek ise kalbi gündelik hengâmenin ortasında onarmak gibidir. Bu, ayrı bir güçtür. Çünkü orada Cebbâr ismi, gürültünün içindeki sessizlik olur.
İbn Arabî Hazretleri, bu zikri yapanlara iki önemli uyarıda bulunur:
Birincisi, bu ismi “intikam” duygusuyla anma. Çünkü Cebbâr, sadece seni değil, herkesi onaran bir isimdir.
İkincisi, onarım tamamlandığında, eski kırıkların üzerinden konuşma. Çünkü Cebbâr isminin mucizesi, yarayı kapatmakla birlikte izini de güzelleştirmektir. Sen o izleri kaşıdıkça, yeniden kanatırsın.
İbn Arabî Hazretleri’nin öğrencilerinden biri, yıllar süren ağır bir haksızlık sonrası hocasına gelir ve şöyle der:
Efendim, Yâ Cebbâr zikrini yaptım ama hâlâ içim sızlıyor.
İbn Arabî Hazretleri tebessüm eder ve der ki:
O zaman sen, onarılan kalbini hâlâ eski acının evinde oturtuyorsun. Onu çıkar oradan, Cebbâr’ın inşa ettiği yeni evine yerleştir.
Bu söz, aslında zikirle gelen ilahi onarımın tamamlanması için insanın bilinçli bir adım atması gerektiğini anlatır. Yani Allah seni onarsa da, sen eski yaralarına dönüp bakmayı seçersen, kendi kendini yeniden yaralarsın.
İbn Arabî Hazretleri der ki, “Yâ Cebbâr, yalnızca kırıkları onaran değil, kırılmayı takdir eden kudretin de ismidir.” Çünkü bazen kırılmak, bir ceza değil; yeni bir kader kapısının zorla açılmasıdır. İnsan, kendi eliyle o kapıyı açamaz; alışkanlıklarına, bağlarına, korkularına öyle tutunur ki, ancak kırılarak yeni yola mecbur kalır. İşte Cebbâr ismi, o kırılmayı hem başlatan hem de iyileştiren ilahi kudrettir.
Bu yüzden İbn Arabî Hazretleri, “Başına gelen her acıya, Cebbâr ismini okuyarak bak” der. Çünkü o zaman anlarsın ki, bu acı sana zulüm değil, yön değiştirmen için verilen bir işarettir. İlahi kudret, bazen sevgiyle çeker, bazen acıyla iter. Ama sonuçta her ikisi de, seni olması gereken yere götürür.
Müridlerinden biri, hayatındaki her şeyin bir anda dağıldığını, işini, evini, dostlarını kaybettiğini anlatınca, İbn Arabî Hazretleri şöyle buyurur:
— Evladım, bu senin yıkımın değil, ilahi mimarinin yeni çizimidir. Bütün duvarlar yıkılırken, sakın “Benim hayatım mahvoldu” deme. Çünkü Cebbâr, önce yıkar, sonra öyle bir inşa eder ki, o binaya bakınca eski halini hatırlamazsın bile.
Bu söz, hayatın içindeki kırılmaları farklı bir gözle okumayı öğretir. Zikir, işte bu bakışı kalbe yerleştirir. “Yâ Cebbâr” dediğinde, yalnızca yaralarını değil, yazgını da O’nun onardığını kabul etmiş olursun. Ve kabul ettikçe, içindeki direnç çözülür, teslimiyetin derinleşir.
İbn Arabî Hazretleri, bu teslimiyetin insanda iki kapı açtığını söyler:
Biri, huzurun kapısıdır. Çünkü artık acıya karşı savaşmazsın.
Diğeri, hikmetin kapısıdır. Çünkü acının ardındaki ilahi sebebi görmeye başlarsın.
Bu kapılardan geçtikten sonra, Yâ Cebbâr zikri artık bir yara merhemi olmaktan çıkar, bir hayat tarzına dönüşür. Sen her şeye, “Bunu Allah onarır” gözüyle bakmaya başlarsın. İnsan ilişkilerinde daha sabırlı, kendi içindeki yaralara karşı daha şefkatli olursun. Ve en önemlisi, geçmişte seni paramparça eden şeylere dönüp baktığında artık sızı hissetmezsin; yalnızca şükür hissedersin.
İşte İbn Arabî Hazretleri’nin “Cebbâr tecellisi” dediği sır, tam da budur. Acı, seni kırmak için değil; seni, senin bilmediğin bir hâline yükseltmek için gelir. Onarım da bu yükselişin mühürlenmiş halidir.
Yâ Cebbâr ismi, sadece dış dünyandaki yıkımların onarıcısı değildir; en derindeki, kimsenin göremediği kırıkları da sarar. İbn Arabî Hazretleri’nin öğrencilerine anlattığı bir hikâye vardır. Bir mürid, dergâha gelir ve sessizce köşeye oturur. Günlerdir konuşmaz, zikir halkasına bile katılmaz. Nihayet şeyhi yanına varır ve sorar:
— Nedir seni böyle suskun ve donuk kılan?
Mürid başını kaldırır ve yalnızca şu kelimeyi fısıldar:
— İçim…
O anda İbn Arabî Hazretleri ona bakar ve der ki:
— O kırığın adını koymana gerek yok. Yalnızca “Yâ Cebbâr” de. Çünkü Cebbâr, sadece cam kırıklarını değil, kalp kırıklarını da toplar. Ve kalbin, yalnızca O’nun topladığı zaman eskisinden daha sağlam olur.
Bu söz, müridin yüreğine dokunur. O günden sonra her nefeste “Yâ Cebbâr” zikrine başlar. Günler geçtikçe yüzündeki donukluk çözülür, gözleri parlamaya başlar. Nihayet bir gün şeyhinin yanına gelir ve der ki:
— Efendim, kırığım hâlâ orada, ama artık acıtmıyor.
İbn Arabî Hazretleri tebessüm eder:
— İşte onarım budur. Yarayı silmek değil, onunla yaşamayı kolaylaştırmak. Çünkü kimi yaralar, senin kim olduğunu hatırlatan mühürlerdir.
İbn Arabî Hazretleri’ne göre, Cebbâr ismi insanın “direnme” damarını yumuşatır. Çünkü acıya karşı direnmek, onu daha da büyütür. Oysa kabul, acıyı çözmenin ilk adımıdır. Zikir, kalbin kabullenme merkezini besler. Ve bu merkez güçlendikçe, yaşadıklarınla kavga etmezsin; onları dönüştürmeyi öğrenirsin.
Ayrıca Cebbâr tecellisi, insanın kendi içindeki “tamir ustasını” uyandırır. Bu, Yaradan’ın sana üflediği ruhun bir parçasıdır. Hayatındaki yıkımlar karşısında dışarıdan bir kurtarıcı beklemek yerine, o kurtarıcıyı kendi içinde bulursun. Her “Yâ Cebbâr” dediğinde, hem gökten yardım iner hem de içindeki kudret ayağa kalkar.
İbn Arabî Hazretleri’nin şu sözü, bu hakikati en güzel şekilde özetler:
“Onaran O’dur, ama senin ellerinle onarır. Yıkan O’dur, ama yeni duvarları senin taşlarınla örer.”
Bu yüzden, Cebbâr ismini zikrederken yalnızca bir dua eden değil, bir inşa eden olursun. Her kelime, kalbin duvarlarına bir taş gibi eklenir. Ve gün gelir, o kalp yeniden güvenli bir yuva olur.
İbn Arabî Hazretleri’ne göre Yâ Cebbâr isminin günlük hayatta özel olarak çağrılması gereken üç hâl vardır. Bunlar sadece bir liste gibi değil, ruhun derin yaralarına dokunan zamanlardır.
Birincisi, kendine yabancı hissettiğin anlar. İnsan bazen kendi gözlerinden bile tanıyamaz hâle gelir. Acı, öfke ya da pişmanlık, aynadaki yüzünü başkasının yüzü gibi gösterir. İşte o anlarda “Yâ Cebbâr” demek, ruhuna yeniden pasaport çıkarmak gibidir. Kendini hatırlarsın.
İkincisi, güvendiğin bir yer yıkıldığında. Bu bazen bir ev, bazen bir dost, bazen de hayat planıdır. İbn Arabî Hazretleri der ki: “Yıkıntının içinde en sağlam olan şey, Yaradan’ın seni yeniden kurma iradesidir.” Cebbâr ismi, bu iradeyi sana duyurur.
Üçüncüsü, yaraların seni tanımlamaya başladığı zaman. Acı, bazen o kadar uzun kalır ki kimliğinin bir parçası olur. İnsan kendini “o olay” üzerinden tarif etmeye başlar. İşte tam bu noktada Cebbâr zikri, seni yaralarından ayırır. Evet, onları taşırsın, ama onlar artık seni taşımak zorunda kalmaz.
İbn Arabî Hazretleri, bu üç hâli anlatırken öğrencilerine şu örneği verirmiş:
“Bir testi kırıldığında suyu dökülür, ama toprak parçaları hâlâ oradadır. Cebbâr, o parçaları birleştirirken, içine suyu yeniden doldurandır. Fakat dikkat et, eski testiyi yapmaz. Daha sağlamını yapar.”
Yâ Cebbâr zikri, dilde söylendikçe kalpte yankılanır, kalpte yankılandıkça hayata yansır. Önce bakışın değişir, sonra nefesin hafifler, sonra dünyaya attığın adımlar başka bir ritme kavuşur. Çünkü bu isim, sana şunu hatırlatır:
Hiçbir kırık, O’nun onarıcı kudretinin dışında değildir.
İbn Arabî Hazretleri, Yâ Cebbâr zikrinin yalnızca dilde tekrarlanmasının değil, kalbin mimarisine işlenmesinin gerektiğini söyler. Onun anlayışına göre bu isim, kelimelerle değil, bir hâl ile yaşanır. Ve bu hâl, üç aşamada derinleşir.
Birinci aşama teslimiyetin idraki. Zikre başlamadan önce insan kendi sınırlılığını kabul eder. “Ben yapamıyorum, ben onaramıyorum” itirafı, Cebbâr’a giden kapının anahtarıdır. Hazret, “Senin gücün yetmediği için değil, O’nun gücünü tanıman için kırıldın” der. Bu kabul olmadan zikrin kökü toprağa inmez.
İkinci aşama ilahi kudrete davet. “Yâ Cebbâr” derken, sadece yaralarını onarmasını değil, seni yeniden şekillendirmesini istersin. İbn Arabî Hazretleri, bu anda kalbin adeta bir inşaat alanına dönüştüğünü, Cebbâr’ın çekiç ve keski ile eski yapıları söküp attığını tasvir eder. Bu bazen acılı bir süreçtir, çünkü eski hâlinle vedalaşmak kolay değildir. Ama onarım, ancak yıkımdan sonra gelir.
Üçüncü aşama yeni varlığınla yaşamayı öğrenmek. Cebbâr ismi sana sadece şifa vermez; sana başka bir bakış, başka bir nefes, başka bir duruş kazandırır. Artık eski korkularının gölgesinde değil, yeniden kurulan ruhunun aydınlığında yaşarsın. Hazret der ki: “Onarılmış bir kalp, yıkılmaya en dayanıklı yapıdır.”
İbn Arabî Hazretleri bu ismi zikrederken gözlerini kapatır, kalbinin tam ortasında ince bir ışık hayal edermiş. Her “Yâ Cebbâr” deyişinde o ışık büyür, genişler ve kırık parçaları sarmaya başlarmış. Ona göre bu, yalnızca bir hayal değil, manevi bir mühürdür; o mühür vurulduğunda artık hiçbir yara aynı şekilde kanamaz.
Bu yüzden derdi ki:
“Kırıklarına ağlama, onları sana veren el, onaracak kudreti de taşır. Cebbâr, seni paramparça eden fırtınayı dahi, kendi onarımının bahanesi kılar.”
Yâ Cebbâr ismi, yalnızca kırıkları onaran değil, aynı zamanda kaderin mühendisliğini yapan bir isimdir. İbn Arabî Hazretleri, bu ismin tecellisini, ilahi takdirin mimar kalemi olarak görür. Ona göre her insanın hayatı, görünmez bir plan üzerinde inşa edilir; kimi zaman bu planda çatlaklar, boşluklar, yarımlar bırakılır. Bunlar hata değil, bilerek konmuş boş alanlardır. Çünkü Cebbâr, zamanı geldiğinde o eksikleri bizzat doldurmak için o boşlukları bırakır.
Hazret, talebelerine şöyle dermiş:
“Bir gün gelir, seni en çok acıtan şeyin aslında seni en çok koruyan şey olduğunu anlarsın. İşte o gün, Yâ Cebbâr’ın kalbine dokunduğu gündür.”
Yâ Cebbâr, insana iki büyük sır öğretir:
Birincisi, hiçbir kırığın tesadüf olmadığı. Her çatlak, içine ilahi bir nurun sızması için açılır. İkincisi, hiçbir yarının kalıcı olmadığı. Çünkü kudret sahibi, seni eksik bırakmaz; seni tamamlamak, O’nun zatına yaraşır bir fiildir.
İbn Arabî Hazretleri, acıların kaderdeki yerini anlatırken bir benzetme yapar: “Ustanın elindeki mermer, şekillendirilirken keski darbeleriyle parçalanır. Ama o darbeler, onu yok etmek için değil, ona anlam vermek içindir.” İşte insanın başına gelen her sarsıntı, Cebbâr’ın ellerindeki keski gibidir. Yıkıldığını sandığın an, aslında şekillendiğin andır.
Hazret, bu ismin zikrinde derin bir nefes tekniği önerir. Önce nefesini tutarak “Yâ” der, kalbinin tam merkezinde bütün kırıklarını düşünür; sonra nefesini verirken “Cebbâr” diyerek o kırıkların ilahi bir ışıkla birleştiğini hayal edersin. Ona göre bu zikir, sadece dilde değil, bedende ve ruhun bütün katmanlarında yankılanmalıdır.
Yâ Cebbâr aynı zamanda ilahi intikam ile de bağlantılıdır. Ancak bu intikam, bizim bildiğimiz öfke ve cezalandırma anlamında değil; zulmün, haksızlığın ve bozulmanın düzeltilmesi anlamında bir ilahi düzenin geri getirilmesidir. Hazret der ki: “O, mazlumu onarır, zalimin elini kırar. Onarış bazen bir merhemle, bazen de bir tokatla gelir.”
Ve en çarpıcı sözü şudur:
“Sen Yâ Cebbâr dediğinde, yalnızca kendi yaralarını değil, kainatın tüm kırıklarını onaran bir sese katılırsın. Bu isim, seni bütün mahlukatın duasına ortak eder.”
Yâ Cebbâr’ın insandaki tecellisi, en çok yeniden ayağa kalkma gücünde kendini gösterir. Çünkü kırılan bir şey, onarıldığında artık eskisi gibi olmaz; ya daha zayıf ya da çok daha güçlü olur. İbn Arabî Hazretleri der ki:
“Kırık bir kemik, kaynadığında eski halinden daha sağlam olur. Kalp de böyledir. Yâ Cebbâr ona değdiğinde, artık hiçbir fırtına onu yıkamaz.”
Bu yüzden bazı kırıklar, ilahi bir terfi gibidir. Sanki Allah, seni bir basamak yukarı çıkarmak ister de, ayağını bastığın basamağı bilerek kırar ki, yukarıya tutunmak zorunda kalasın. Yâ Cebbâr, işte o tutunduğun yeri güçlendiren kudrettir.
Hazret, bu ismin zikrinde sükûnetle beklemenin önemini vurgular. “Onarma işi, zaman ister. Cebbâr’ın tecellisi bazen anlık bir şifa verir, bazen de seni sabırla eğitir” der. Çünkü ilahi tamirat, bazen anında görünür; bazen de derinlerde, görünmez bir şekilde yıllarca devam eder. Ve o süreç boyunca, aslında kırığın etrafına yeni bir hayat örülür.
Yâ Cebbâr’ın insan ruhunda yaptığı bir başka şey, değersizlik duygusunu ortadan kaldırmaktır. Çünkü Cebbâr seni yalnızca onarmaz; seni aslına, hakiki kıymetine döndürür. İbn Arabî Hazretleri bu noktada şu hikâyeyi anlatır:
Bir derviş, pazarda eski bir çömlek görür. Çömleğin üzerinde çatlaklar vardır, fiyatı da düşüktür. Derviş onu alır, içine altın döker, çatlakların arasından altınlar görünür. Artık o çömlek, çatlakları sayesinde kıymetlenir.
Hazret der ki: “İşte Cebbâr’ın sanatı budur. Seni, yaralarınla beraber kıymetlendirir.”
Yâ Cebbâr’ın tecellisine giren bir kul, başkasının yarasını da görebilir hale gelir. Onarılmış bir kalp, başkasının kırığını tanır; ona dokunur, onun yükünü hafifletir. Hazret bu hâle ‘ilahi merhamet mirası’ der. Yani kendi onarımını yaşayan kişi, başkasının tamirinde de Allah’ın bir vesilsi olur.
İşte bu yüzden, Yâ Cebbâr zikri sadece kendi yaralarını sarmak için değil, bütün ümmetin yaralarına ortak olmak için yapılır. Her tekrar, dünyada bir çatlağın kapanmasına, bir gözyaşının dinmesine vesile olur.
Biliyor musun, kırık kalbinle yürüdüğün bu yol, aslında seni en sağlam hâline götüren tek yol. Çünkü kırılmamış bir kalp, onarılmanın lezzetini bilmez. Yâ Cebbâr’ın dokunuşunu hissedenler bilir ki, kırıklar Allah’ın davetidir. Sen sandın ki hayat seni yıktı; oysa Rabbin seni daha yükseğe taşımak için altındaki toprağı söktü. Sandın ki değerini kaybettin; oysa O seni kendi kudret eliyle şekillendirmek için yalnızca kabuğunu kırdı.
Bugün elini kalbine koy. Orada hâlâ çarpan, hâlâ umut eden, hâlâ sevgi isteyen o kıvılcımı fark et. İşte o kıvılcım, Rabbinden sana gelen “Hâlâ buradayım” mesajıdır. Vazgeçmek yok. Çünkü vazgeçtiğinde, seni tamir etmek isteyen Kudret’in emeğini yarıda bırakmış olursun.
Ey kalpleri en gizli köşelerinden bilen Rabbim, ey kırıkları onarmayı, eksikleri tamamlamayı, yıkılanı yeniden diriltmeyi bilen Yâ Cebbâr… Bizim içimizde sakladığımız ve kimseye söyleyemediğimiz yaralara dokun. Umudunu yitirmiş ruhlarımıza yeni bir nefes üfle. Her gözyaşımızı rahmet ırmaklarına dönüştür. Kırılmış hayallerimizin yerine, Senin ilminde saklı olan daha hayırlı hayalleri koy.
Bizi, başkalarının acısını anlayacak kadar merhametli, kendi acısına sabredecek kadar güçlü kıl. Kalbimizin çatlaklarından sızan her duyguyu, nurunla doldur. Geçmişin yüklerini omuzlarımızdan al, geleceğe dair korkularımızı sil.
Ey Cebbâr, bizi öyle onar ki, bu onarılış başkalarının yarasına derman olsun. Bizi öyle tamamla ki, eksikliğimizden değil, şükrümüzden tanınalım. Sana tutunan ellerimizi bırakma. Bizi, Senin kudretinle doğrul ve sadece Sana secde eden bir kalbe sahip eyle.
