# EL CEBBÂR: ONARILMAZ SANDIĞIN KIRIĞI SARAN İLÂHÎ KUDRET
İnsan bazen hayatının bir eşiğinde durur ve içinden yalnızca şu cümle geçer: Artık elimden hiçbir şey gelmiyor. Denenmiş yollar tükenmiş, beklenen kapılar açılmamış, bütün hesaplar birbirine karışmıştır. İnsan ne yapacağını bilemez hâle gelir. Bir zamanlar kendisine güç veren iradesi yorulmuş, çare sandığı imkânlar birer birer uzaklaşmıştır. İşte böyle zamanlarda insan, kendi kudretinin sınırlarıyla yüzleşir. Fakat bu yüzleşmenin içinde yalnızca bir çaresizlik değil, kendisini ve hayata bakışını yeniden değerlendirebileceği bir imkân da vardır.
El Cebbâr ismi, tam da bu derin tefekkürün kapısını aralar. Bu isim duyulduğunda çoğu zaman insanın aklına yalnızca kudret, hüküm ve karşı konulamaz güç gelir. Oysa El Cebbâr isminin anlam dünyasında, eksik olanı tamamlama, kırılmış olanı onarma ve dağınık olanı bir araya getirme çağrışımları da bulunur. Allah’ın mutlak kudretini ve hükmünü ifade eden bu isim, tasavvufî düşüncede insanın kendi acziyetini tanıması ve iç dünyasını ilahî hakikate göre yeniden düzenlemesi bakımından da tefekkür edilir.
Ancak burada önemli bir incelik vardır. El Cebbâr ismini, hayatımızdaki her engelin mutlaka belirli bir ilahî müdahalenin işareti olduğunu söylemek için kullanamayız. Bir yolun açılmaması, her zaman o yolun zararlı olduğu anlamına gelmez. Bir isteğin gecikmesi, mutlaka bir cezalandırma veya özel bir terbiye yaşandığını göstermez. İnsan, yaşadığı her olayın bütün hikmetlerini bilemez. Fakat olaylar karşısında kendi niyetlerini, tutumlarını ve sorumluluklarını gözden geçirebilir. Tasavvufî tefekkürün insanı derinleştiren yönü de burada belirir: Başımıza gelen her şeyi kesin biçimde yorumlamaya çalışmak yerine, yaşadıklarımız karşısında nasıl bir kul ve nasıl bir insan olduğumuzu sorgulamak.
Bazen insanın en büyük mücadelesi, istediği şeyin gerçekleşmemesi değil, gerçekleşmeyen şey karşısında kendi içindeki dengeyi koruyamamasıdır. Bir kapı açılmadığında yalnızca o kapının ardındaki imkândan mahrum kaldığını düşünür. Oysa zamanla fark edebilir ki bütün huzurunu tek bir sonuca bağlamış, kendisini tek bir ihtimale mahkûm etmiş ve hayatın geri kalanını görmez hâle gelmiştir. İstek, başlangıçta bir arzu iken zamanla insanın bütün dünyasını kuşatan bir bağlılığa dönüşmüştür.
İşte insanın kendisine sorması gereken soru burada başlar: Ben gerçekten bu sonucu mu istiyorum, yoksa bütün huzurumu bu sonucun gerçekleşmesine mi bağladım? Bir şeyi arzulamakla onun esiri olmak arasındaki farkı görebiliyor muyum? Gayret etmekle neticeyi bütünüyle kontrol edebileceğime inanmak arasındaki sınırı koruyabiliyor muyum?
Çünkü insanın iradesi değerlidir, fakat sınırsız değildir. Gayret etmek bizim sorumluluğumuzdadır; bütün sonuçları tayin etmek ise bizim elimizde değildir. İnsan çalışır, tedbir alır, araştırır, dua eder ve elinden geleni yapar. Buna rağmen her şey istediği biçimde gerçekleşmeyebilir. Bu durum, gayretin anlamsız olduğu anlamına gelmez. Bilakis, insanın kendi sorumluluğu ile kontrolü dışında kalan şartları birbirinden ayırmayı öğrenmesi gerekir.
Kur’an-ı Kerîm’de Tevbe sûresinin 51. ayetinde şöyle buyrulur:
“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlâmızdır. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
Bu ayet, müminin tevekkül anlayışına temel oluşturan önemli bir hakikati bildirir. İnsan, hayatın bütün akışını kendi gücüyle yönetemeyeceğini kabul eder ve Allah’a dayanır. Fakat bu dayanış, iradeyi terk etmek veya sorumluluktan kaçmak değildir. Tevekkül, insanın üzerine düşeni yaparken sonucu mutlak biçimde kontrol etme iddiasından uzaklaşmasıdır.
Bazen insan, bir işi yaparken yalnızca gayret ettiğini zanneder. Fakat kalbinin derinliklerinde, sonucun mutlaka kendi istediği biçimde gerçekleşmesi gerektiğine dair katı bir beklenti taşır. İstediği gerçekleşmediğinde yalnızca üzülmekle kalmaz; bütün hayatının anlamını sorgulamaya, kendisini yetersiz görmeye veya geleceğe dair ümidini kaybetmeye başlayabilir. Oysa bir sonucun gerçekleşmemesi, insanın bütün değerini ortadan kaldırmaz. Bir başarısızlık, insanın bütünüyle başarısız olduğu anlamına gelmez. Bir kayıp, hayatın geri kalanında iyilik ve anlam ihtimalinin sona erdiğini göstermez.
El Cebbâr ismini tefekkür etmek, insanı kendi gücünün sınırlarını kabul etmeye ve bu sınırların içinde doğru olanı yapmaya çağırabilir. Kul, her şeyi tek başına taşımak zorunda olmadığını anladığında kendi yükünü daha gerçekçi biçimde değerlendirmeye başlar. Bazı şeyler için çaba göstermesi, bazı şeyler için yardım istemesi, bazı şeyler için beklemesi, bazı şeyler içinse artık başka bir yol düşünmesi gerektiğini fark eder.
Teslimiyet burada yanlış anlaşılmamalıdır. Teslimiyet, haksızlığa boyun eğmek, zarar veren bir durumda sessizce kalmak veya değiştirilebilecek şartları değiştirmeye çalışmamak değildir. İnsan bazen bir ilişkiyi onarmak için konuşmalı, bazen kendisini korumak için sınır koymalı, bazen bir hakkı elde etmek için mücadele etmeli, bazen de elinden geleni yaptıktan sonra kontrol edemediği sonucu Allah’a havale etmelidir. Bunların her biri, şartlarına göre sorumlu bir tutumun parçası olabilir.
Asıl mesele, gayretin içine gizlenen benlik iddiasını fark etmektir. İnsan kendi emeğini küçümsememeli, fakat bütün başarılarını yalnızca kendisine mal ederek başkalarının katkısını ve kendisine sunulan imkânları da unutmamalıdır. Sahip olduğumuz güç, bilgi, zaman ve fırsatlar hayatımızda önemli bir yere sahiptir. Fakat bunların hiçbiri sınırsız değildir. İnsanın kendisini her şeyin mutlak sahibi ve yöneticisi gibi görmesi, onu hem kibire hem de ağır bir kaygıya sürükleyebilir.
Çünkü her şeyi kontrol etmek isteyen insan, kontrol edemediği her durum karşısında sarsılır. Başkasının kararını, geleceğin bütün ihtimallerini, insanların kendisi hakkındaki düşüncelerini ve hayatın her sonucunu belirlemeye çalışır. Oysa insanın sorumluluğu, başkalarının iradesini ele geçirmek değil, kendi davranışlarını düzenlemektir. Başkasının kalbini zorla değiştiremez; fakat kendi sözünü ve tutumunu gözden geçirebilir. Geleceğin bütün belirsizliklerini ortadan kaldıramaz; fakat bugünün gerektirdiği adımları atabilir.
İşte tevekkül, insanı bu ayrımı görmeye davet eder. El Cebbâr isminin mutlak kudreti hatırlatan anlamı karşısında kul, kendi sınırlılığını tanır. Bu tanıma, kendisini değersiz görmesi değil, gerçek yerini bilmesidir. İnsan ne her şeyi başarabilecek kadar sınırsızdır ne de hiçbir şeyi değiştiremeyecek kadar güçsüz. Ona düşen, sahip olduğu imkânları doğru kullanmak ve sınırlarını kabul etmektir.
Bazen bir yolun açılmaması karşısında insanın içindeki asıl düğüm, arzuladığı sonuca ulaşamamak değil, o sonucun dışında bir hayat düşünememektir. Bir işin gerçekleşmesini, bir insanın kendisini anlamasını, bir ilişkinin eski hâline dönmesini veya belirli bir fırsatın gelmesini bütün huzurunun şartı hâline getirebilir. Sonra bekledikçe bekler, uğraştıkça yorulur ve zihninde aynı soruyu tekrar tekrar dolaştırır: Neden olmuyor?
Bu soruyu sormak doğaldır. İnsan belirsizliği anlamak ister. Fakat bazen sorunun kendisi, insanın dikkatini tek bir noktaya öylesine bağlar ki başka imkânları göremez hâle gelir. Böyle zamanlarda kendimize başka sorular da sormamız gerekir: Ben bu süreçte ne öğrendim? Hangi davranışımı değiştirebilirim? Hangi şartları yeniden değerlendirmeliyim? Gerçekten yapabileceğim her şeyi yaptım mı? Yoksa değiştiremeyeceğim bir sonucu zorlamaya devam mı ediyorum?
Kur’an-ı Kerîm’de Bakara sûresinin 216. ayetinde şöyle buyrulur:
“Olur ki bir şey sizin için hayırlı olduğu hâlde siz ondan hoşlanmazsınız. Yine olur ki bir şey sizin için kötü olduğu hâlde siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
Bu ayet, insanın bilgi ve değerlendirme sınırlarını hatırlatır. Bazen bir şeyin yalnızca bugün görünen tarafına bakarak karar veririz. Bazen de güçlü arzumuz, o şeyin bütün sonuçlarını düşünmemizi engeller. Ayet, her hoşlanmadığımız olayın mutlaka bizim için iyi olduğunu veya her kaybın özel bir koruma anlamına geldiğini söylemek için kullanılmamalıdır. Bildirdiği temel hakikat, insanın bilgisinin sınırlı olduğu ve Allah’ın bilgisinin insanınkini kuşattığıdır.
Bu hakikati kabul etmek, insanın yaşadığı acıyı inkâr etmesini gerektirmez. Bir kayıp can yakabilir. Bir ayrılık insanı derinden sarsabilir. Beklenen bir sonucun gerçekleşmemesi hayal kırıklığına yol açabilir. İnanan insan da üzülür, yorulur ve zaman zaman ne yapacağını bilemez. Tevekkül, bu duyguların hiç yaşanmaması değildir. Tevekkül, insanın duygularını inkâr etmeden, yaşadığı güçlüğün içinde sorumluluğunu koruyabilmesidir.
El Cebbâr isminin onarıcı çağrışımını burada daha iyi anlayabiliriz. Onarılmak, her zaman eski hâline dönmek değildir. Bazen bir insan, yaşadığı olaydan sonra eski düşüncelerine geri dönemez. Bazı inançları sarsılır, bazı beklentileri değişir, bazı ilişkileri yeniden değerlendirilir. Bu değişimin hepsi kolay değildir. Fakat insan, yaşadığı tecrübeyi düşünerek kendisine daha dürüst sorular sorabilir ve bundan sonra nasıl yaşamak istediğini yeniden belirleyebilir.
Bir kalbin onarılması, acının hiç yaşanmamış gibi silinmesi anlamına gelmez. Bazen hatıra kalır, fakat hatıranın insan üzerindeki hâkimiyeti azalır. Bazen kayıp unutulmaz, fakat insan kaybın ardından yeniden hayat kurmayı öğrenir. Bazen geçmişte yapılan bir hata bütünüyle geri alınamaz, fakat insan hatasını kabul edip telafi edebileceği şeyler için adım atar. Onarım, her şeyin eski hâline dönmesi değil, insanın hakikatle daha sağlıklı bir ilişki kurabilmesidir.
Bu yüzden kendi kırgınlığımıza bakarken acele etmemeliyiz. Kendimize hemen güçlü olmak zorunda olduğumuzu söylememeli, yaşadığımız acıyı bir zayıflık işareti gibi görmemeliyiz. İyileşmenin zamanı kişiden kişiye değişir. Bazı meselelerde insanın düşünmeye, dinlenmeye, konuşmaya veya profesyonel destek almaya ihtiyacı olabilir. Dua etmek ve Allah’a yönelmek, bu yollarla çelişmez. İnsan hem Rabbine sığınabilir hem de kendisi için gerekli olan somut adımları atabilir.
El Cebbâr ismi, insanın yalnızca dış dünyadaki güç ilişkileri üzerine değil, kendi içindeki tahakküm üzerine de düşünmesini sağlar. Bazen başkalarının bizi yönetmesinden yakınırken, kendi içimizdeki öfkenin, hırsın veya kıskançlığın bizi nasıl yönettiğini fark etmeyiz. Bir başkasına karşı duyduğumuz öfke, bütün düşüncelerimizi ele geçirir. Bir hedefe ulaşma arzusu, sağlığımızı ve ilişkilerimizi ihmal etmemize neden olur. Takdir edilme ihtiyacı, yaptığımız iyiliklerin içine görünme beklentisini karıştırır.
İnsan kendisine şu soruyu yöneltmelidir: Ben mi duygularımı yönetiyorum, yoksa duygularım mı beni yönetiyor? Bir düşünce zihnime geldiğinde onu mutlaka doğru kabul ediyor muyum? Bir arzu duyduğumda ona hemen uymak zorunda olduğumu mu düşünüyorum? Öfkelendiğimde öfkemin haklılığını sorgulamadan hareket mi ediyorum? Yoksa duygumu fark edip, onunla nasıl bir ilişki kuracağımı seçebiliyor muyum?
Nefsin terbiyesi, insanın kendisini bütünüyle yok sayması veya bütün arzularını düşman ilan etmesi değildir. Mesele, arzuların insanın ahlâkını ve kararlarını yönetmesine izin vermemektir. İsteklerimizi tanımak, onları doğru ölçüler içinde değerlendirmek ve gerektiğinde onlara sınır koyabilmek gerekir. El Cebbâr ismini bu açıdan tefekkür eden insan, başkaları üzerinde güç kurmaya değil, kendi içindeki taşkınlıkları terbiye etmeye yönelir.
Kudret ile kibir arasındaki fark da burada belirginleşir. Kudret, insanın bir sorumluluğu yerine getirebilme imkânıdır. Kibir ise sahip olduğu imkânı kendisini başkalarından üstün görmenin gerekçesine dönüştürmesidir. İnsan bilgili olabilir, fakat bilgisi onu küçümseyici yapıyorsa o bilgi ahlâkî bir olgunluğa dönüşmemiş demektir. İnsan güçlü olabilir, fakat gücünü başkalarını ezmek için kullanıyorsa o güç adaletle buluşmamış demektir. Gerçek olgunluk, sahip olduğumuz imkânların bizi daha dikkatli, daha adil ve daha merhametli kılmasıdır.
İmam Gazâlî’nin Esmâü’l Hüsnâ üzerine düşüncelerinde El Cebbâr ismi, Allah’ın mutlak hüküm ve kudret sahibi oluşu çerçevesinde ele alınır. Bu bağlamda insanın kendi sınırlılığını bilmesi, Allah’ın mutlak kudretiyle kulun sınırlı gücü arasındaki ayrımı gözetmesi önemlidir. Allah’a mahsus olan mutlak kudreti insana aitmiş gibi görmek, kulluğun ölçüsünü karıştırır. Kulun görevi, ilahî kudret üzerinde hak iddia etmek değil, kendisine emanet edilen imkânları sorumlulukla kullanmaktır.
Bu düşünce, insanın gündelik hayatında da karşılığını bulur. Bir yönetici, sahip olduğu yetkiyi başkalarını küçük düşürmek için değil, adaleti sağlamak için kullanmalıdır. Bir anne baba, çocukları üzerindeki etkisini onları kendi korkularına göre şekillendirmek için değil, gelişimlerini desteklemek için değerlendirmelidir. Bilgi sahibi olan kişi, bilgisini başkalarını susturmak için değil, hakikati açıklığa kavuşturmak için kullanmalıdır. Güç, sorumluluktan ayrıldığında baskıya dönüşür; sorumlulukla birleştiğinde ise iyiliğe hizmet edebilir.
El Cebbâr isminin tefekküründe insanın kendisini başkalarına üstün görmesi için bir gerekçe araması değil, kendi nefsine karşı daha dikkatli olması gerekir. Bu isim, kulun başkaları üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurmasına izin veren bir unvan değildir. Mutlak kudret Allah’a aittir. İnsana düşen, kendisine verilen sınırlı gücü adalet ve edep içinde kullanmaktır.
Tasavvufî yolculukta acziyetin de ayrı bir yeri vardır. Fakat acziyet, insanın hiçbir şey yapamayacağına inanması değildir. Acziyet, kendi gücünün sınırlarını tanımak ve kendisini her şeyin mutlak sahibi sanmaktan vazgeçmektir. İnsan bunu kavradığında gayret etmekten vazgeçmez; gayretinin sınırlarını bilir. Dua etmeyi bırakmaz; duasını kendi iradesini Allah’a kabul ettirmenin bir aracı olarak görmez. İsteklerini terk etmek zorunda değildir; fakat isteklerinin her zaman gerçekleşeceği iddiasından uzaklaşır.
Böyle bir anlayışta teslimiyet, insanın iradesini kaybetmesi değil, iradesini daha doğru bir ölçüye yerleştirmesidir. İnsan karar verir, fakat her kararın sonucunu bütünüyle belirleyemeyeceğini bilir. Bir yol seçer, fakat gerektiğinde yolunu yeniden değerlendirmeye açık olur. Bir şeyi sever, fakat sevgisini hayatın bütün anlamını örtecek kadar büyütmemeye çalışır. Bir hedef için emek verir, fakat o hedef gerçekleşmediğinde kendi değerini bütünüyle kaybettiğine inanmaz.
İşte El Cebbâr ismini zikretmek isteyen insanın niyeti de bu yönde olmalıdır. Zikri, başkaları üzerinde güç kazanmanın veya belirli bir sonucu zorla elde etmenin aracı gibi görmemelidir. Zikir, Allah’ı anmak ve kalbi bu anışla hakikate yöneltmek için yapılır. Belirli bir sayıda tekrarın mutlaka belirli bir olay meydana getireceğini, insanı kesin biçimde güçlü veya üstün kılacağını söylemek doğru değildir. Asıl dikkat edilmesi gereken, zikrin insanın niyetinde, ahlâkında ve davranışlarında nasıl bir karşılık bulduğudur.
Bir insan El Cebbâr ismini anarken kendi nefsindeki taşkınlığı fark etmeyi, öfkesini adaletle dengelemeyi, hırsını ölçülü hâle getirmeyi ve kendisine emanet edilen sorumlulukları daha bilinçli taşımayı isteyebilir. Bu niyet, zikri bir güç gösterisine dönüştürmekten farklıdır. İnsan, Allah’ın mutlak kudretini hatırladıkça kendi sınırlı gücünü daha dikkatli kullanmayı öğrenebilir. Başkasını zorlamaya değil, kendisini düzeltmeye yönelir.
Bazen insanın bütün hesapları sustuğunda geriye yalnızca kendisine sorması gereken temel sorular kalır. Ben neyin peşindeyim? Bu uğurda hangi değerlerimi koruyorum, hangilerini ihmal ediyorum? İstediğim şey uğruna kendime veya başkalarına haksızlık ediyor muyum? Bir sonucu elde etmeye çalışırken hayatın bana yüklediği diğer sorumlulukları unutuyor muyum?
Bu soruların cevapları insanı her zaman kolay bir yere götürmez. Bazen yanlış bir tutumunu kabul etmek zorunda kalır. Bazen bir isteğinden vazgeçmesi, bazen yardım istemesi, bazen de daha sabırlı ve daha kararlı biçimde çalışması gerekir. Fakat insanın kendisini dürüstçe sorgulaması, kendi hayatında değiştirilebilecek olanla değiştiremeyeceği olanı ayırmasına yardımcı olur.
Kur’an-ı Kerîm’de İnşirah sûresinin beşinci ve altıncı ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
Bu ayetler, güçlüğün insan hayatındaki son söz olmadığını hatırlatır. Ancak bu müjdeyi, her zorluğun hemen ardından istediğimiz sonucun mutlaka gerçekleşeceği biçiminde yorumlamamak gerekir. Kolaylık bazen şartların değişmesiyle, bazen insanın yeni bir yol bulmasıyla, bazen bir yükü paylaşabilmesiyle, bazen de yaşadığı durum karşısında daha sağlıklı bir tutum geliştirmesiyle belirginleşebilir. Her olayın bütün hikmetini bilemesek de zorluk içinde imkân aramaya devam edebiliriz.
El Cebbâr isminin onarıcı yönü, insanın kırılmış taraflarını inkâr etmeden onlarla yüzleşebilmesine dair bir tefekküre dönüşebilir. Kendimizi her zaman güçlü göstermek zorunda değiliz. Yorulduğumuzu kabul etmek, yardım istemek veya bir süre dinlenmek bizi değersiz kılmaz. Bazen insanın ilk ihtiyacı yeni bir mücadeleye atılmak değil, ne yaşadığını anlayabilmek ve kendisini yeniden toparlayabilmek için zaman tanımaktır.
Kendimize merhamet etmek, sorumluluğumuzu terk etmek değildir. Bir hatamızı kabul ederken kendimizi bütünüyle mahkûm etmemek, geçmişin yükünü taşırken geleceğe dair bütün ihtimalleri kapatmamak gerekir. İnsan yanlış yapabilir; fakat yanlışını düzeltmek için çaba gösterebilir. İnsan incinebilir; fakat incinmişliğini başkalarını incitmenin gerekçesi hâline getirmemeyi öğrenebilir. İnsan bir şeyi kaybedebilir; fakat kaybının ardından hayatını yeniden kurmak için adımlar atabilir.
Bütün bunların içinde El Cebbâr ismi bize Allah’ın mutlak kudretini hatırlatırken kendi kulluğumuzun ölçüsünü de düşünme imkânı verir. Her şeyi yönetemeyiz, fakat davranışlarımızdan sorumluyuz. Bütün sonuçları belirleyemeyiz, fakat gayret edebiliriz. Geçmişi değiştiremeyiz, fakat bugün yaptığımız tercihlerle geleceğe farklı bir yön verebiliriz. Başkalarının kalbini zorla değiştiremeyiz, fakat kendi kalbimizi eğitmek için çaba gösterebiliriz.
Belki de insanın en büyük dönüşümü, “Her şey benim istediğim gibi olmalı” düşüncesinden “Ben üzerime düşeni en doğru biçimde nasıl yapabilirim?” sorusuna geçmesidir. İlk düşünce insanı sürekli sonuçlara bağlar; ikinci soru ise sorumluluğa yöneltir. İnsan gayretini sürdürürken kalbini tek bir neticeye mahkûm etmemeyi öğrendiğinde, hem daha dengeli kararlar verebilir hem de belirsizlik karşısında kendisini daha sağlıklı biçimde koruyabilir.
Şimdi gelin, El Cebbâr isminin üzerinde durduğumuz bu anlamlarını kalbimizde taşıyarak Rabbimize yönelen bir dua ile tefekkürümüzü tamamlayalım.
Allah’ım, ey mutlak kudret sahibi Rabbimiz, kendi gücümüzü sınırsız sandığımız anlarda bize haddimizi bilmeyi nasip eyle. Bizi gayretimizden uzaklaştırma, fakat gayretimizi kibirle ve kontrol etme arzusuyla kirletmekten koru. Elimizden geleni hakkıyla yapmayı, elimizde olmayanı sana havale etmeyi ve her iki durumda da sorumluluğumuzu unutmamayı bize öğret.
Ya Rabbi, kalbimizde büyüyen hırsı ölçüye, öfkeyi adalete, korkuyu basirete, çaresizliği doğru bir arayışa dönüştürmeyi nasip eyle. Bizi başkaları üzerinde güç kurmaya çalışanlardan değil, kendisini terbiye etmeye gayret edenlerden eyle. Sahip olduğumuz imkânları insanları incitmek için değil, iyiliğe vesile olmak için kullanmayı bize öğret.
Allah’ım, içimizde taşıdığımız kırgınlıkları ve yorgunlukları sana arz ediyoruz. Bize her acının sebebini bildiğimizi iddia etmeden sabretmeyi, gerektiğinde yardım istemeyi, gerektiğinde yeni bir yol aramayı nasip eyle. Değiştirebileceğimiz şeyler karşısında bizi tembellikten, değiştiremeyeceğimiz şeyler karşısında ise tüketici bir ısrardan koru.
Ya Rabbi, bizi kendimize karşı dürüst eyle. Niyetlerimizi arındırmayı, yanlışlarımızı kabul etmeyi, haksızlıklarımızı telafi etmeyi ve yeniden başlayabilmeyi nasip eyle. Bizi nefsimizin taşkınlığına mahkûm etme. Kalbimize edep, davranışlarımıza adalet, sözlerimize doğruluk ve hayatımıza merhamet ihsan eyle.
Ey El Cebbâr olan Rabbimiz, kırıldığımızda bizi ümitsizliğe terk etme. Yorulduğumuzda doğru dinlenme yollarını, çaresiz hissettiğimizde doğru yardım kapılarını, kararsız kaldığımızda hakikate uygun seçimleri bulmamıza yardımcı ol. Bize her şeyi kontrol etme iddiasından uzak, fakat sorumluluğunu yerine getirmekten de geri durmayan bir kulluk nasip eyle.
Bizi kendimizi başkalarından üstün görme hastalığından koru. Gücümüzü edebe, bilgimizi hikmete, sevgimizi merhamete, sabrımızı olgunluğa dönüştür. Kalplerimizi rızana uygun bir istikamette sabit kıl. Bize hayırlı olanı aramayı, doğru olanı yapmayı ve sonucunu sana emanet etmeyi nasip eyle.
Âmin.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle. Hepinizi Rabbimize emanet ediyorum. Sevgiyle, huzurla ve gönül açıklığıyla kalın.
