# Aynaya Bakmadan Önce Yüzümüz Nerede Durur?
*El Cemîl Esması üzerine bir tefekkür: Dağınıklıktan ahenge, görünenden manaya*
Sabahın ilk dakikaları… Gözler açılmıştır ama gün henüz başlamamıştır. Perdenin kenarından süzülen ışık, odanın sessizliğine usulca dokunur. Telefon henüz elimize alınmamış, dünya bizden bir şey istememiştir. Henüz kimseye yetişmek, bir söze karşılık vermek veya bir sorumluluğu yerine getirmek zorunda değilizdir.
Yüzümüz uykunun izlerini taşır. Saçlarımız dağınık, bakışlarımız mahmur, zihnimiz henüz tam olarak uyanmamıştır. Sonra yavaşça doğrulur, aynaya doğru yürürüz. Birkaç dakika içinde yüzümüzün ifadesi değişir. Bakışlarımız belirginleşir, hareketlerimiz düzene girer, kendimizi güne hazırlamaya başlarız.
Aynanın karşısında gördüğümüz yüz, az önce gördüğümüz yüzden farklıdır. Oysa yüzümüzün parçaları değişmemiştir. Aynı gözler, aynı dudaklar, aynı çizgiler…
Değişen, onların görünüşündeki toparlanıştır.
Belki de her sabah fark etmeden yaşadığımız bu küçük hâl, güzellik üzerine düşünmek için bir başlangıç olabilir. Çünkü güzelliği çoğu zaman dışarıdan gelen bir süs, bize verilmiş bir ayrıcalık veya sahip olduğumuz bir özellik gibi düşünürüz. Oysa bazen güzellik, var olanın bir ahenk içinde görünür hâle gelmesidir.
El Cemîl ismi üzerine tefekkür ederken kendimize şu soruyu sorabiliriz:
**Güzellik yalnızca gördüğümüz şeyde midir, yoksa o şeyi bir bütün olarak kavrayışımızda da mı saklıdır?**
Güzellik bir süs değil, bir ahenk meselesi
Güzel bir yüz gördüğümüzde gözlerimiz çoğu zaman yüzün belirli özelliklerine takılır. Güzel bir ses duyduğumuzda sesin tınısına, bir manzaraya baktığımızda renklerine hayran kalırız. Fakat güzelliğin etkisi her zaman tek tek özelliklerden doğmaz. Bazen parçaların birbirleriyle kurduğu ilişki, bütünün güzelliğini meydana getirir.
Bir cümleyi düşünelim. Kelimelerin her biri tek başına anlam taşıyabilir. Fakat kelimeler doğru bir sırayla bir araya gelmediğinde cümle, anlatmak istediği manayı taşıyamaz. Kelimelerin anlamı kadar aralarındaki ilişki de önemlidir.
Bir musiki eserinde de böyledir. Tek tek notalar vardır; fakat müziğin bütünlüğü, notaların zaman içindeki düzeniyle ortaya çıkar. Mimari bir eserde taşların sağlamlığı kadar birbirlerine göre konumları da önemlidir. Bir bahçenin güzelliği yalnızca çiçeklerinin sayısıyla ölçülmez. Renklerin, boşlukların, yolların ve ışığın birbiriyle kurduğu ilişki de bahçenin karakterini belirler.
Güzellik, bazen parçaların toplamından daha fazlasını hissettirir.
Bu düşünceyi insanın iç dünyasına taşıdığımızda başka sorularla karşılaşırız. Bilgimiz, niyetimiz ve davranışlarımız aynı yönde mi ilerliyor? Söylediğimiz güzel sözler hayatımızdaki tutumlarla destekleniyor mu? Merhametimiz adaletle, sevgimiz sorumlulukla, cesaretimiz hikmetle birlikte yürüyebiliyor mu?
Çünkü insanın iç dünyasında da bir ahenk arayışı vardır. Birbirinden kopuk niyetler, düşünceler ve davranışlar insanı yorabilir. Kendi değerleriyle çelişen tercihler ise kalpte huzursuzluk meydana getirebilir.
El Cemîl ismi üzerine tefekkür, güzelliği yalnızca dış görünüşte aramaktan vazgeçip hayatımızdaki ahengi de sorgulamamıza vesile olabilir.
El Cemîl ismi ve güzelliğin manası
El Cemîl, Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden biridir. Sahih bir hadiste Allah'ın güzel olduğu ve güzelliği sevdiği bildirilir. Bu hadis, güzellik üzerine düşünürken temel bir hatırlatma sunar. Bununla birlikte ilâhî güzelliği insanın estetik beğenisiyle sınırlamak veya Allah Teâlâ'yı yaratılmışların özelliklerine benzetmek doğru değildir.
Allah Teâlâ her türlü eksiklikten ve yaratılmışlara benzemekten münezzehtir.
Bu isim üzerinde tefekkür etmek, yalnızca güzel olan şeyleri beğenmek değildir. Güzelliğin insanın kalbinde ve ahlâkında nasıl bir karşılık bulduğunu da düşünmektir.
Bir insanın güzel sözler söylemesi kıymetlidir. Fakat sözlerinin doğrulukla desteklenmesi de gerekir. Merhametli görünmek önemlidir. Ancak merhametin ihtiyaç sahibine gerçekten yardım edecek bir davranışa dönüşmesi daha da önemlidir. İyi niyet taşımak değerlidir. Fakat niyetin güzel davranışlarla desteklenmesi gerekir.
Güzellik, insanın hayatında yalnızca görünüşe ait bir özellik olarak kalmamalıdır. Dürüstlükte, emanete riayette, vefada, adalette ve merhamette de kendisini göstermelidir.
El Cemîl ismini anan insan, kendi hayatına da bu açıdan bakabilir. Sözleriyle davranışları arasındaki mesafeyi fark edebilir. Kendisini güzel gösteren şeylere değil, ahlâkını güzelleştiren tercihlere daha fazla önem vermeye başlayabilir.
Bu, bir anda tamamlanacak bir dönüşüm değildir. İnsanın kendisini tanıması, kusurlarını kabul etmesi ve daha güzel bir ahlâk için çaba göstermesi zaman isteyen bir yolculuktur.
Bir kelimenin içinde, bir bütünün izleri
Arapçada güzellik anlamıyla ilişkilendirilen cemâl kelimesi, cemâl ve cemîl gibi kelimelerle aynı kök ailesinde yer alır. Bu kelime ailesi üzerinden dilsel ve düşünsel ilişkiler kurulabilir. Ancak kelimelerin kökenini açıklarken şiirsel yorumlarla sözlük anlamlarını birbirine karıştırmamak gerekir.
Cümle ve icmâ gibi kelimeler de aynı kökle ilişkilidir. Cümle, kelimelerin bir araya gelerek anlamlı bir bütün meydana getirmesini; icmâ ise farklı kullanımlarıyla bir araya gelme veya ortak bir görüşte birleşme anlamlarını taşır.
Bu dilsel yakınlık, güzellik ile bütünlük arasında düşünsel bir bağ kurmamıza imkân verebilir. Fakat buradan hareketle cemîl kelimesinin sözlükteki ilk ve kesin anlamının toparlanmak olduğunu söylemek doğru olmaz. Burada yaptığımız şey, kelime ailesinden hareketle bir tefekkür yolu açmaktır.
Bir cümle, kelimelerin gelişigüzel yan yana dizilmesiyle meydana gelmez. Anlam, kelimelerin birbirleriyle kurduğu ilişkide belirginleşir. Aynı şekilde insanın hayatı da yalnızca sahip olduğu özelliklerden ibaret değildir. Bu özellikleri hangi niyetle kullandığı ve nasıl bir bütün hâlinde yaşadığı da önemlidir.
Sabah aynanın karşısında gördüğümüz yüzü düşünelim. Yüzümüze dışarıdan yeni bir özellik eklenmez. Fakat uyanışla birlikte ifademiz değişir. Dikkatimiz kendimize döner, hareketlerimiz düzene girer ve güne hazırlanırız.
Bu küçük değişim, güzelliğin her zaman yeni bir şey eklemekle meydana gelmediğini hatırlatan bir benzetme olabilir. Bazen var olanın daha açık, daha uyumlu ve daha yerli yerinde görünmesi de güzelliğin bir yönüdür.
Bu düşünceyi manevi hayatımıza taşıdığımızda kendimize şu soruyu yöneltebiliriz: Hayatımıza sürekli yeni şeyler eklemeye çalışırken, elimizde bulunan güzellikleri fark etmeyi ve onları doğru bir şekilde kullanmayı ihmal ediyor muyuz?
Katılığın çözülmesi: Kalbin kendine açtığı yol
İnsanın iç dünyasında da zamanla katılaşan yerler olabilir. Yıllar önce söylenmiş bir söz, yaşanmış bir kırgınlık, karşılıksız kalmış bir beklenti veya kapanmış bir kapı hafızamızda iz bırakabilir.
Bazı incinmeler zamanla hafifler. Bazıları ise tekrar tekrar hatırlanır. İnsan, kendisini korumak için duygularını kapatabilir; yeniden incinmemek için başkalarına mesafe koyabilir. Bazen bu mesafe gerekli olabilir. Her ilişkiyi sürdürmek veya her davranışı affetmek zorunda değiliz. Fakat geçmişte yaşananların bütün hayatımızı yönetmesine izin vermek de bizi yorabilir.
Kalbin yumuşaması, yaşananları inkâr etmek değildir. Bir haksızlığı doğru kabul etmek veya inciten bir davranışı önemsiz saymak da değildir. Kalbin yumuşaması, yaşananların ardından kendi iç dünyamızda daha sağlıklı bir yol bulabilmekle ilgilidir.
Bazen insan, kendisini inciten kişiye karşı sınır koymayı öğrenir. Bazen kendi hatasını fark ederek samimi bir özür diler. Bazen de değiştiremeyeceği bir geçmişi kabullenmek ve yoluna devam etmek için zamana ihtiyaç duyar.
El Cemîl ismi üzerine tefekkür, kalbimizdeki katılığı fark etmemize ve daha güzel bir ahlâk için çaba göstermemize vesile olabilir. Ancak zikrin belirli bir psikolojik sonucu kesinlikle meydana getireceğini söylemek doğru değildir. Zikir, dua ve tefekkür kulluk hayatının parçalarıdır. İnsanın iç dünyasındaki değişim ise samimiyet, gayret, zaman ve gerektiğinde destek alma gibi birçok unsurla ilişkilidir.
Önemli olan, kendimizi bir anda değiştirmeye zorlamak değil; katılaştığımız yeri fark etmek ve orada daha doğru bir tavır geliştirmeye çalışmaktır.
Kar tanesinin simetrisi ve yaratılıştaki ölçü
Kış sabahında pencerenin kenarına düşen bir kar tanesini düşünelim. Yakından bakıldığında birçok kar kristalinde altılı bir simetri görülür. Bunun temelinde su moleküllerinin buz kristali oluştururken belirli bir yapıda düzenlenmesi bulunur.
Bir kar kristalinin biçimi, oluştuğu ortamın sıcaklığına, nemine ve büyüme sürecindeki koşullara bağlıdır. Bu nedenle kar kristallerinin biçimleri birbirinden farklı olabilir. Her kar tanesinin kusursuz ve birbirinin aynısı altı kola sahip olduğunu söylemek doğru değildir. Fakat altılı simetri, kar kristallerinin dikkat çekici özelliklerinden biridir.
Burada küçük bir yapıdan geniş bir şeklin ortaya çıkışını görürüz. Moleküllerin fiziksel özellikleri ve kristalin oluştuğu koşullar, gözümüzün önünde beliren biçimi etkiler.
Bu bilimsel olguyu manevi bir benzetme olarak düşündüğümüzde, küçük tercihlerin zamanla karakterimizde nasıl izler bırakabileceğini hatırlayabiliriz.
Bir insanın niyetindeki küçük bir değişiklik, davranışlarında farklı bir yönelişe kapı aralayabilir. Her durumda kendisini savunmaya çalışan biri, dinlemeyi öğrenmeye başladığında ilişkileri değişebilir. Öfkesini hemen sözlere döken biri, tepki vermeden önce durmayı öğrendiğinde daha adil davranabilir. Sürekli kendisini haklı çıkarmaya çalışan biri, kendi kusurlarını kabul ettiğinde yeni bir olgunlaşma imkânıyla karşılaşabilir.
Bu değişimler bir gecede gerçekleşmez. Küçük tercihler tekrarlandıkça insanın alışkanlıkları şekillenebilir.
Kar kristalinin oluşumuyla insanın manevi gelişimi aynı süreç değildir. Fakat tabiatta küçük ölçekli bir düzenin büyük bir biçime katkıda bulunması, insanın kendi davranışlarındaki küçük ayrıntılara dikkat etmesi için anlamlı bir benzetme sunabilir.
Güzellik bazen boşluk bırakmayı da bilmektir
Buzun yapısı, sıvı sudan farklıdır. Olağan atmosfer basıncında buzun kristal örgüsü, su molekülleri arasında daha açık bir yapı meydana getirir. Bu nedenle buzun yoğunluğu sıvı sudan daha düşüktür ve buz suyun üzerinde yüzer.
Bu özellik, göl ve benzeri su ortamlarında önemli sonuçlar doğurabilir. Yüzeyde oluşan buz tabakası, alttaki suyun bir anda tamamen donmasını yavaşlatabilir ve sucul canlıların kış şartlarında hayatta kalmasına katkıda bulunabilir.
Bu fiziksel olgudan hareketle bir başka tefekkür kapısı açabiliriz: Her boşluğu doldurmak zorunda mıyız?
İnsan bazen konuşmadaki her sessizliği sözle kapatmak ister. Bir tartışmada mutlaka son sözü söylemeye çalışır. Bir başkasının hayatını kendi düşüncelerine göre düzenlemek ister. Sevdiklerinin her kararına müdahale etmeyi ilgi göstermek zanneder.
Oysa sağlıklı ilişkilerde de boşluğa ihtiyaç vardır. Dinlemek için susmak, bir başkasına düşünme fırsatı vermek, her soruya hemen cevap yetiştirmemek ve gerektiğinde mesafeyi korumak, ilişkinin daha dengeli olmasına yardımcı olabilir.
Boşluk bırakmak ilgisizlik değildir. Bazen karşısındakine duyulan saygının bir ifadesidir.
Elbette her sessizlik huzur vermez ve her mesafe sağlıklı değildir. Önemli olan, hangi durumda konuşmanın, hangi durumda dinlemenin, hangi durumda yaklaşmanın ve hangi durumda sınır koymanın daha doğru olduğunu ayırt edebilmektir.
Güzellik üzerine tefekkür, yalnızca daha fazlasını elde etmeyi değil, ölçüyü ve dengeyi de düşünmeye çağırır.
İmam Gazzâlî ve güzelliğin kemal boyutu
İslâm düşüncesinde güzellik, yalnızca dış görünüş üzerinden ele alınmamıştır. Klasik düşünürler güzellik, kemal ve bir şeyin kendisine uygun özellikleri taşıması arasındaki ilişkileri farklı biçimlerde tartışmışlardır.
İmam Gazzâlî'nin güzellik anlayışını ele alırken de bu geniş çerçeveyi göz önünde bulundurmak gerekir. Ona ait olduğu söylenen bir cümleyi kaynak göstermeden kesin alıntı olarak aktarmak yerine, düşüncesini güvenilir eserler üzerinden incelemek daha doğru olacaktır.
Genel bir tefekkür olarak şunu söyleyebiliriz: Bir şeyin güzelliği, yalnızca dışarıdan görülen biçimiyle sınırlı değildir. Onun taşıdığı özellikler, işlevi ve kendisine uygun olan nitelikleri de değerlendirmemizde rol oynayabilir.
İnsan için de benzer bir soru ortaya çıkar. İnsanın olgunluğu yalnızca görünüşünde veya sahip olduğu imkânlarda aranabilir mi? Bilgisi, davranışları ve ahlâkı arasında bir uyum bulunması daha derin bir güzellik anlayışına kapı açmaz mı?
Güzel ahlâk, insanın kendisini kusursuz göstermesi değildir. Kusurunu fark ettiğinde onu kabul edebilmesi, haksızlık yaptığında düzeltmeye çalışması ve sahip olduğu imkânları iyilik için kullanmasıdır.
Bu açıdan bakıldığında güzellik, insanın kendisine yeni bir görünüş kazandırmasından çok, kendisine verilen imkânları doğru bir şekilde taşıma gayretiyle de ilişkilidir.
Çokluk içinde bütünü görmek
Bir manzaraya bakan iki insan düşünelim. Biri ağaca, buluta ve ışığa ayrı ayrı dikkat eder. Diğeri bunların arasındaki ilişkiye de bakar. Ağacın gölgesini, bulutların ışığı değiştirişini ve manzaranın bütününde meydana gelen ahengi fark etmeye çalışır.
İki bakıştan biri diğerini geçersiz kılmaz. Ayrıntıları görmek de bütünlüğü fark etmek de kıymetlidir. Bazen bütünü anlayabilmek için ayrıntılara ihtiyaç duyarız. Bazen de ayrıntılara takılıp kaldığımız için genel manzarayı gözden kaçırırız.
Tasavvufi düşüncede çokluk ve birlik üzerine yapılan değerlendirmeler, yaratılmışların çeşitliliği karşısında insanın nasıl bir tefekkür geliştirebileceğini düşünmemize imkân verir. Ancak bu, yaratılmışların Allah'ın zatıyla özdeş olduğu anlamına gelmez. Allah Teâlâ yaratılmışlardan münezzehtir. Kulun görevi, gördüğü her şeyi ilâhî zatın bir parçası gibi değerlendirmek değil, yaratılıştaki nimetleri ve işaretleri düşünerek kulluk bilincini derinleştirmektir.
El Cemîl ismini tefekkür eden insan, tek tek güzelliklere hayranlık duymakla yetinmeyip bunların kendisine neyi hatırlattığını da düşünebilir.
Bir odaya girdiğinde eşyaları görür. Fakat bazen odanın bütün havasını fark eder. Bir dostunun sözlerini duyar. Fakat bazen o sözlerin ardındaki samimiyeti veya kendi içindeki karşılığı üzerinde düşünür.
Bu, her görünüşün arkasında kesin olarak bildiğimiz gizli bir anlam bulunduğu iddiası değildir. Aksine, gördüklerimiz üzerinde acele hüküm vermeden düşünmeye ve kendi bakışımızı sorgulamaya yönelik bir davettir.
Günlük hayatta bir tefekkür denemesi
Bugün kendimize küçük bir zaman ayıralım.
Bir aynanın karşısında birkaç saniye duralım. Yüzümüzün güzelliğini veya kusurlarını yargılamak yerine, kendimizi nasıl gördüğümüze dikkat edelim. Kendimiz hakkında hangi düşünceleri tekrar ettiğimizi fark edelim.
Ardından gün içinde karşılaştığımız bir insana daha dikkatli bakalım. Onun sözünü kesmeden dinleyelim. Bir çocuğun anlatırken yüzünde beliren ifadeyi, bir dostun sevincini veya yaşlı bir insanın hatırasını anlatırken sesindeki değişimi fark etmeye çalışalım.
Burada amacımız başkalarını gözlemleyerek onlar hakkında kesin sonuçlara ulaşmak değildir. Amacımız, dikkatimizi geliştirmek ve karşımızdaki insanı yalnızca kendi beklentilerimiz üzerinden değerlendirmemeyi öğrenmektir.
Günün sonunda kendimize şu soruları sorabiliriz:
Hayatımda hangi davranışlar birbirini destekliyor? Hangi alışkanlıklarım iç huzurumu ve ilişkilerimi zedeliyor? Bir sözümle bir davranışım arasında çelişki var mı? Daha güzel bir ahlâk için bugün atabileceğim küçük bir adım nedir?
Bu sorulara hemen cevap vermek zorunda değiliz. Bazen samimi bir muhasebe, değişimin ilk adımıdır.
El Cemîl ismiyle münacat
Yâ Cemîl!
Bize yaratılıştaki güzellikleri fark edecek bir nazar, nimetlerin kıymetini bilecek bir kalp ve gördüğümüz güzellik karşısında şükredecek bir dil nasip eyle.
Görünüşe takılıp kalmadan düşünmeyi, ayrıntıları fark ederken bütünü unutmamayı ve kendi kusurlarımızı başkalarının kusurlarından önce görebilmeyi bize öğret.
Kalplerimizi katılıktan, dillerimizi incitmekten, davranışlarımızı haksızlıktan koru. Bize doğruyu söylemenin, gerektiğinde susmanın, bir başkasını dikkatle dinlemenin ve emaneti hakkıyla taşımanın güzelliğini öğret.
Niyetlerimizi ihlasla, sözlerimizi doğrulukla, davranışlarımızı merhametle güzelleştir. Bilgimizi kibir vesilesi değil, faydalı işler için bir imkân kıl. Sevgimizi sorumlulukla, cesaretimizi hikmetle, merhametimizi adaletle birlikte taşımayı nasip eyle.
Bize yalnızca güzelliği görmeyi değil, güzel ahlâkla yaşamayı da nasip eyle.
Âmin.
Son söz: Aynanın ötesinde başlayan güzellik
Sabah aynasının karşısında başlayan küçük bir gözlem, bizi güzelliğin ne olduğu üzerine düşünmeye götürebilir. Bir yüzün ifadesindeki değişim, kelimelerin bir cümledeki uyumu, kar kristallerinin yapısı veya insan ilişkilerindeki ölçü…
Bunların hiçbiri tek başına El Cemîl isminin mahiyetini açıklamaz. Fakat her biri, insanın dikkatini yaratılıştaki inceliklere ve kendi hayatındaki ahenge çevirmesi için bir vesile olabilir.
Güzellik yalnızca başkalarının bize baktığında gördüğü şey değildir. Aynı zamanda bizim nasıl baktığımız, nasıl konuştuğumuz, nasıl davrandığımız ve kendimize emanet edilen hayatı nasıl taşıdığımızla da ilgilidir.
İnsan, kendisini sürekli daha güzel göstermek için uğraşırken ahlâkını güzelleştirmeyi ihmal edebilir. Oysa asıl muhasebe, dış görünüşümüzden önce niyetlerimize ve davranışlarımıza bakabilmektir.
Belki de bugün aynanın karşısında biraz daha uzun durmalı, fakat bu kez kusurlarımızı aramak için değil, kendimize karşı daha dürüst olmak için bakmalıyız.
Çünkü güzellik üzerine düşünmek, yalnızca güzel olanı görmek değildir.
**Gördüğümüz güzelliğin bizi daha şükreden, daha merhametli ve daha güzel ahlâklı bir kul olmaya çağırdığını fark etmektir.**
