# Güzelliğin Ürpertisi: El Cemîl Esmasının Celâl ve Cemâl Arasındaki Sırrı
*Bazen insanı kendine çeken şey, aynı zamanda içinde ince bir ürperti uyandırır. Bir dağın heybeti, fırtınadan sonra yarılan bulutlar, bir bebeğin yüzündeki masumiyet ya da kalbe dokunan bir hakikat… Güzellik her zaman yalnızca huzur vermez. Bazen insanı susturur, küçültür ve kendi varlığının ötesinde bir hakikati düşünmeye çağırır. El Cemîl isminin tefekküründe, güzelliğin bu derin ve incelikli yüzüyle karşılaşırız.*
Güzellik neden bazen ürpertir?
İnsan, güzelliğin karşısında her zaman aynı duyguyu yaşamaz. Bazen gönlü ferahlar, bazen de içinde tarif etmekte zorlandığı bir ürperti belirir. Fırtınanın ardından açılan gökyüzüne bakarken, bir dağın ihtişamı karşısında dururken ya da uyuyan bir çocuğun yüzünü seyrederken duyduğumuz şey yalnızca beğeni değildir. O güzelliğin kırılganlığı, büyüklüğü ve bize emanet edilmiş oluşu da kalbimize dokunur.
Bir çocuğun yüzüne bakarken duyduğumuz sevginin içinde, onu koruma sorumluluğunu hatırlatan ince bir endişe bulunabilir. Gökyüzünün sonsuzluğuna bakarken duyduğumuz hayranlık, kendi sınırlılığımızı da bize gösterebilir. Böyle anlarda güzellik, yalnızca gözümüzün gördüğü bir manzara olmaktan çıkar. Bizi kendi içimize döndüren, varlığımızı yeniden düşünmeye çağıran bir tefekkür kapısına dönüşür.
Belki de bu yüzden bazı güzellikler karşısında konuşmak yerine susarız. Çünkü insan kimi zaman gördüğünü anlatamaz. Yalnızca onun karşısında durur ve kalbinde meydana gelen değişimi anlamaya çalışır.
Tasavvufun güzellik anlayışına bu noktadan bakmak mümkündür. Güzellik, yalnızca hoşumuza giden şeylerden ibaret değildir. Bazen heybetin karşısında duyduğumuz hayranlıkta, bazen de bize sorumluluğumuzu hatırlatan bir hakikatin ağırlığında düşünmeye başlarız.
El Cemîl ismi, bu tefekkür yolculuğunda bize güzelliğin yalnızca dış görünüşle sınırlı olmadığını hatırlatır.
El Cemîl: Güzelliği tanımak, edebi kuşanmak
El Cemîl, Allah Teâlâ'nın güzel isimlerinden biridir. Güzellik ve kemal anlamlarıyla anılan bu isim, müminin kalbinde yalnızca estetik bir hayranlık meydana getirmez. Aynı zamanda güzelliğin kaynağı, insanın güzellik karşısındaki sorumluluğu ve ahlâkın güzelleşmesi üzerine düşünmeye çağırır.
Güzelliği tanımak, yalnızca güzel olanı seyretmek değildir. Güzelliğin insanda neyi değiştirdiğini de fark etmektir.
Bir insan güzel bir manzara karşısında hayranlık duyabilir. Fakat bu hayranlık onu şükre, tevazuya ve emaneti koruma bilincine götürmüyorsa henüz derin bir idrake dönüşmemiş olabilir. Çünkü tasavvufi terbiyede marifet, yalnızca bilmekle sınırlı değildir. Bilginin kalbe yerleşmesi ve davranışlarda karşılık bulması da önemlidir.
El Cemîl ismini tefekkür eden insan, güzelliğin yalnızca kendisine ait olmadığını hatırlar. Gördüğü nimet karşısında kibirlenmek yerine şükretmeyi, sahip olduklarını mutlak mülkü gibi görmek yerine emanet bilinciyle taşımayı öğrenmeye çalışır.
Bu bakımdan güzellik, insanı kendisine hayran bırakan bir perde hâline de gelebilir, onu hakikate yönelten bir işaret hâline de gelebilir. Aradaki fark, insanın güzelliğin karşısında nasıl bir tavır aldığıdır.
Gerçek tefekkür, gördüğü güzellikte durup kalmak değil, o güzelliğin kendisine neyi hatırlattığını düşünmektir.
Celâl ve cemâl: Heybet ile lütuf arasındaki tefekkür
Tasavvuf geleneğinde celâl ve cemâl kavramları, Allah Teâlâ'nın farklı isim ve sıfatlarının kulun idrakinde meydana getirdiği farklı yönleri anlamak için kullanılır.
Celâl, azamet, heybet ve ululukla ilişkilendirilir. Cemâl ise güzellik, lütuf ve gönle yakın gelen tecellilerle anılır. Bu kavramlar Allah'ın zatını parçalara ayırmaz. Bilakis ilâhî isimlerin anlamları üzerinde düşünmemize yardımcı olur. Allah Teâlâ her türlü eksiklikten ve yaratılmışlara benzemekten münezzehtir.
Kur'ânı Kerîm'in Rahmân suresinin son ayeti, bu iki kavramı birlikte düşünmemiz için dikkat çekici bir kapı açar:
**“Celâl ve ikram sahibi Rabbinin adı ne yücedir.”**
Rahmân suresi, 55. ayet 78.
Ayette celâl ve ikramın birlikte anılması, kulun Rabbini tanıma çabasında hem azameti hem de ikramı hatırlamasının önemini düşündürür. İnsanın gönlü yalnızca korkuyla daralmamalı, yalnızca alışkanlıkla gevşememelidir. Kulluk, Allah'a karşı saygı ve haşyetle birlikte O'nun rahmetinden ümit beslemeyi de gerektirir.
Yalnızca heybet duygusuyla yaşayan bir kalp ümitsizliğe düşebilir. Yalnızca yakınlık duygusuna yaslanan bir kalp ise kulluk edebini ihmal edebilir. Dengeli bir manevi hayat, Allah'ın azametini unutmadan rahmetini ummayı, rahmetini umarken de kulluk sorumluluğunu korumayı gerektirir.
İşte celâl ve cemâl üzerine tefekkür, insanı bu iki yön arasında daha dikkatli bir kulluk bilincine çağırır.
Acının kendisi güzel midir?
Bu noktada zor bir soru karşımıza çıkar: Eğer güzellik her yerde aranacaksa kaybın, hastalığın, ayrılığın ve derin kederin neresinde güzellik vardır?
Sevdiği insanı kaybeden birine acısının güzel olduğunu söylemek, onun yaşadığı hakikati anlamamak olur. Uzun süren bir hastalıkla mücadele eden insandan, yalnızca yaşadıklarının içindeki hikmeti görmesini beklemek de doğru değildir. Acı acıdır. Kayıp kayıptır. İnsan incinir, yorulur ve bazen ne söyleyeceğini bilemez.
Tasavvufi tefekkürün burada dikkatle korunması gereken bir inceliği vardır: **Acının içinden bir hayır doğabilmesi, acının kendisini güzel veya gerekli kılmaz.**
İnsan yaşadığı her hadisenin hikmetini bilemeyebilir. Her kaybın nedenini açıklamak, her imtihanın sonucunu önceden görmek mümkün değildir. Bir insanın yaşadığı sıkıntıyı hemen bir manevi dersle açıklamaya çalışmak, onun yasını ve acısını küçümsemek anlamına gelebilir.
Bununla birlikte insan, acının içinde yalnızca acıdan ibaret olmayan bazı hakikatlerle de karşılaşabilir. Bir kayıp, sevdiklerinin kıymetini daha derinden anlamasına vesile olabilir. Bir kırgınlık, kendi kusurlarını fark etmesine kapı aralayabilir. Bir hastalık, insanın sınırlılığını hatırlatıp dua ve dayanışma ihtiyacını belirginleştirebilir.
Bunlar her acının mutlaka böyle sonuçlanacağı anlamına gelmez. Bazı yaralar uzun süre açık kalır. Bazı sorular cevapsızdır. Bazı insanlar iyileşmek için zamana, desteğe ve sabra ihtiyaç duyar.
Fakat insan, yaşadığı acının kendisini bütünüyle tanımlamasına izin vermeden, onun içinde kendisine yol gösterecek bir anlam arayabilir.
Buradaki güzellik, acının kendisinde değil, insanın acının ortasında koruyabildiği merhamette, yeniden kurabildiği ilişkilerde, gösterdiği sabırda ve kendisine uzanan yardım elini kabul edebilmesinde ortaya çıkabilir.
İlâhî rahmetten ümit kesmemek, yaşanan her şeyin nedenini bildiğini iddia etmek değildir. Bilmediği yerde tevazu göstermek, yardım istemek ve dua etmeye devam etmektir.
Güneşin ışığı ve uzun yolculuğun hatırlattığı
Güneş ışığı, gündelik hayatımızda sıradanlaşmış bir nimettir. Sabah penceremize düşen ışığı çoğu zaman üzerinde düşünmeden karşılarız. Oysa Güneş'in merkezinde meydana gelen enerji süreçlerinden başlayarak yüzeyine ulaşan ve ardından uzayda ilerleyerek Dünya'ya gelen ışığın ardında hayranlık uyandıran bir tabiat düzeni vardır.
Güneş'in merkezinde oluşan enerjinin yüzeye taşınması karmaşık ve uzun bir süreçtir. Güneş'ten ayrılan ışık ise Dünya'ya yaklaşık sekiz dakika yirmi saniyede ulaşır.
Bu bilgiyi manevi bir benzetme olarak düşündüğümüzde, insanın iç dünyasındaki dönüşüm için de bir hatırlatma bulabiliriz.
İnsan bazen uzun süre kendi kusurlarıyla yüzleşir. Kimi zaman aynı hataya tekrar düşer, kimi zaman niyetini sorgular, kimi zaman da ne kadar ilerlediğini anlayamaz. Bir gün daha sabırlı davranabildiğini, daha önce öfkeyle karşılık verdiği bir durumda susabildiğini veya kendisini inciten birine karşı haksızlık etmemeyi başarabildiğini fark eder.
Dışarıdan küçük görünen bu değişikliklerin arkasında uzun bir iç mücadele bulunabilir.
Bir insanın yumuşaklığı, her zaman kolay bir hayat yaşamış olmasından kaynaklanmaz. Bazen kendi sertliğiyle yüzleşmiş, öfkesini tanımış ve başkasını incitmemek için büyük çaba göstermiştir. Merhameti, sınırlarını bilmesinden ve insanın kırılganlığını anlamasından beslenebilir.
Ancak bu benzetme, her acının insanı olgunlaştıracağını veya bütün zorlukların belirli bir sonuca ulaşmak için yaşandığını kanıtlamaz. Tabiattaki süreçler ile insanın manevi hayatı aynı şey değildir. Güneş ışığının yolculuğu, bize yalnızca sabır ve görünmeyen emek üzerine düşünmek için bir imkân sunar.
Bazen insanın içinde olgunlaşan bir iyilik, başkasının hayatına küçük ama gerçek bir ışık gibi dokunur.
Heybetin içinde edep, yakınlığın içinde şükür
İrfan geleneğinde insanın manevi hâlleri üzerine konuşulurken heybet ve üns kavramlarına da yer verilir. Heybet, insanın azamet karşısında duyduğu saygı ve ürpertiyle; üns ise yakınlık, aşinalık ve gönül huzuruyla ilişkilendirilir.
Bu iki kavramı birlikte düşünmek, kulluk hayatının inceliklerini anlamaya yardımcı olur.
İnsan dua ederken Rabbine yakınlığını hissedebilir. Bir ayeti okurken gönlü yumuşayabilir. Bir nimeti fark ettiğinde şükür duygusu derinleşebilir. Fakat bu yakınlık, insanın kulluk sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Bilakis onu daha dikkatli ve daha edepli olmaya çağırır.
Aynı şekilde insan kendi eksikliklerini gördüğünde, günahlarını hatırladığında veya Allah'ın azameti üzerine düşündüğünde derin bir mahcubiyet yaşayabilir. Fakat bu mahcubiyet, onu ümitsizliğe değil tövbeye ve düzeltme iradesine yöneltmelidir.
Kulluk, yalnızca korkuyla kapanan bir kalp değildir. Yalnızca rahatlık arayan bir gönül de değildir. Kulluk, Allah'ın rahmetini umarken sorumluluğunu unutmamak, hatalarını kabul ederken ümitsizliğe düşmemek ve nimetler karşısında şükrederken kendini müstağni görmemektir.
El Cemîl ismi üzerine tefekkür, güzelliğin insanda nasıl bir ahlâk meydana getirdiğini de sorgulatır.
Güzel bir söz söylemek, bir gönlü incitmemek, bir emaneti korumak, kendisine yapılan iyiliği unutmamak ve haksızlık karşısında adaleti gözetmek… Bunlar insanın güzellik anlayışını yalnızca görünüşten ibaret olmaktan çıkaran davranışlardır.
Güzellik, insanın başkalarına karşı tavrında da kendisini gösterir.
Kalbin gördüğü güzellik alanını genişletmek
İnsan, zamanla bazı şeylere alışır. Her gün gördüğü nimetleri fark etmez hâle gelebilir. Bir dostun varlığı, sağlığın kıymeti, bir lokma ekmek, sessiz bir sabah veya içten söylenmiş bir dua gündelik hayatın içinde görünmezleşebilir.
Bazen de insanın dikkati yalnızca eksiklere yönelir. Görmediği iyilikleri, sahip olduğu imkânları ve kendisine uzanan destekleri fark etmekte zorlanır.
Bu durum, yaşanan sıkıntıların gerçek olmadığı anlamına gelmez. İnsan aynı anda hem acı yaşayabilir hem de hayatında şükretmeye değer şeyler bulabilir. Şükür, acıyı inkâr etmek değildir. Acının bütün hayatı kaplamasına izin vermeden mevcut nimetleri de görebilmektir.
El Cemîl ismi üzerine tefekkür, bakışımızı bu yönde eğitmek için bir vesile olabilir.
Bir çiçeğin güzelliğini fark etmek kolaydır. Peki bir insanın sabrını, dürüstlüğünü veya sessizce yaptığı iyiliği fark edebiliyor muyuz? Bir manzaranın ihtişamı karşısında hayranlık duymak mümkündür. Peki bize emanet edilen tabiatı korumak için sorumluluk alıyor muyuz?
Güzelliği görmek, insanı daha duyarlı kılmalıdır. Daha merhametli, daha dikkatli ve daha adil davranmaya yöneltmelidir.
Kur'ânı Kerîm'de Bakara suresinin 115. ayetinde doğu ve batının Allah'a ait olduğu bildirilir ve nereye dönülürse Allah'ın vechinin orada olduğu ifade edilir. Bu ayet, Allah Teâlâ'nın yaratılmışlara benzemediği ve her türlü tasvirden münezzeh olduğu inancıyla birlikte anlaşılmalıdır.
Buradan hareketle insan, hayatın farklı alanlarında Allah'ın kudretini, yaratışındaki hikmeti ve kendisine verilen nimetleri düşünmeye çağrılabilir. Fakat yaratılmışları Allah'ın zatıyla özdeşleştirmek veya gördüğü her şeyi ilâhî zatın bir parçası gibi değerlendirmek doğru değildir.
Tefekkürün gayesi, yaratılmışı ilâhlaştırmak değil, yaratılmışın karşısında kendi kulluğunu ve sorumluluğunu daha iyi anlamaktır.
Güzellik, bakışın değişmesiyle başlar
Bir insanın hayatında her şey bir anda değişmeyebilir. Bazı sorunlar sürer, bazı sorular cevapsız kalır, bazı yaraların iyileşmesi zaman alır. Manevi gelişim, bütün zorlukların bir anda ortadan kalkması değildir.
Bazen değişen, insanın yaşadığı hadiseye verdiği karşılıktır.
Eskiden öfkeyle cevap verdiği bir anda kendisini durdurabilir. Kendisini inciten birine karşı haksızlık etmemeyi seçebilir. Sahip olduğu bir nimeti daha dikkatli koruyabilir. Bir kaybın ardından yaşadığı kederi inkâr etmeden yeniden hayata tutunmak için destek kabul edebilir.
Bu küçük görünen değişimler, insanın kendisiyle yaptığı mücadelenin önemli işaretleridir.
El Cemîl ismi üzerine düşünmek, güzelliği yalnızca dışarıda aramaktan vazgeçip kendi ahlâkımızı da sorgulamaya çağırır. Başkasında gördüğümüz iyiliği takdir edebiliyor muyuz? Kendi kusurumuzu kabul edebiliyor muyuz? Bize verilen nimetleri emanet olarak taşıyabiliyor muyuz? Güzelliğe hayran olurken onun gerektirdiği sorumluluğu da üstleniyor muyuz?
Çünkü güzelliği tanımak, insanın kendisini de güzelleştirme gayretini beraberinde getirmelidir.
Bir kalbin olgunlaşması, her yerde kusursuzluk görmesi değildir. Gerçeği inkâr etmeden iyiliği arayabilmesi, acıyı küçümsemeden merhameti koruyabilmesi ve bilmediği şeyler karşısında haddini bilmesidir.
Güzelliğin derinliği belki de burada başlar. İnsan, hayatın bütün sorularını cevaplayamasa da Rabbine yönelmeyi, şükretmeyi, tövbe etmeyi ve iyilik için gayret göstermeyi sürdürebilir.
Bir tefekkür ve münacat
Şimdi kendimize sessizce birkaç soru soralım.
En son ne zaman bir güzelliğin karşısında durup gerçekten düşündük? Bizi hayran bırakan bir nimet, davranışlarımızda hangi iyiliği artırdı? Zor bir dönemden geçerken acımızı inkâr etmeden, kendimize merhamet göstererek ve gerektiğinde destek alarak nasıl ilerleyebiliriz?
Belki bugün yapabileceğimiz şey büyük bir değişim değildir. Belki yalnızca bir gönlü incitmemek, bir nimetin kıymetini hatırlamak, bir hatamız için samimiyetle tövbe etmek veya uzun zamandır ertelediğimiz bir iyiliği gerçekleştirmektir.
Fakat bazen kalbin terbiyesi, tam da bu küçük ve samimi adımlarda görünür.
**Yâ Cemîl!**
Güzelliği yalnızca gözlerimizle seyretmekle yetinmeyelim. Onun karşısında şükretmeyi, emanetlerimizi korumayı ve ahlâkımızı güzelleştirmeyi bize nasip eyle.
Heybetin karşısında edebimizi, rahmetini umarken ümidimizi muhafaza eyle. Acı yaşayanların yükünü hafifletmeyi, yaralı gönüllere merhametle yaklaşmayı ve bilmediğimiz hakikatler karşısında haddimizi bilmeyi öğret.
Bize ağır gelen zamanlarda sabır, yanıldığımızda tövbe, nimetlerine kavuştuğumuzda şükür nasip eyle. Gördüğümüz güzellikleri kibir vesilesi değil, seni hatırlama ve iyiliğe yönelme vesilesi kıl.
Kalplerimizi merhametle, dillerimizi güzel sözle, davranışlarımızı ihlasla güzelleştir. Bizi güzelliği arayanlardan olduğu kadar, başkalarının hayatına iyilik taşıyan kullarından da eyle.
Âmin.
Son söz
El Cemîl ismi üzerine tefekkür bize, güzelliğin yalnızca bakılan bir şey olmadığını hatırlatır. Güzellik aynı zamanda şükürle karşılanan bir nimet, edep ile korunan bir emanet ve ahlâkla hayata taşınan bir sorumluluktur.
Her acının nedenini bildiğimizi iddia etmeden, her imtihanı kolayca açıklamaya kalkışmadan ve insanın yaşadığı kederi küçümsemeden de güzelliği arayabiliriz.
Belki de en sahici dönüşüm, hayatın bütün cevaplarını bulduğumuz gün değil, cevaplayamadığımız soruların ortasında bile merhametten, duadan ve iyilikten vazgeçmediğimiz gün başlar.
**El Cemîl isminin tefekkürü, gördüğümüz güzellik kadar, o güzelliğin bizi nasıl bir insana dönüştürdüğünü de düşünmeye davettir.**
