# Güzelliğin Görünmeyen Nizamı: El Cemîl Esmasının Derinliklerine Yolculuk
*Bir güvercinin boynunda yeşilden mora, mordan bakır rengine dönüşen o ince parıltıyı hiç dikkatle seyrettiniz mi? Aynı tüy, aynı ışık, aynı kuş… Fakat küçücük bir hareketle değişen renkler. İlk bakışta gördüğümüz yalnızca bir güzelliktir. Biraz daha dikkatle baktığımızda ise o güzelliğin ardında, gözle görülmeyen bir düzenin izlerini fark ederiz. El Cemîl ismi üzerine tefekkür, bizi görünenin ötesindeki bu ahengi düşünmeye çağırır.*
Bir güvercinin boynunda saklanan sır
Öğle vakti güneş gökyüzünde yükselmiş, gölgeler kısalmış olsun. Bir pencerenin önünde duruyor ve aşağıdaki kaldırımda dolaşan sıradan bir güvercini seyrediyorsunuz. Kuş başını hafifçe çeviriyor. Boynunda önce yeşil bir parıltı beliriyor. Ardından mor, sonra bakıra benzeyen sıcak bir renk…
Güvercin aynı güvercin. Tüyleri aynı yerde, güneş aynı güneş. Fakat bakış açısı değiştikçe gördüğümüz renk de değişiyor.
Bu küçük manzara, insanı bilimle tefekkürün kesiştiği bir noktaya götürüyor. Çünkü bazı kuşların tüylerindeki parlak renkler, yalnızca bir boya maddesinden kaynaklanmaz. Tüylerin mikroskobik yapısı, ışığın dalgalarını belirli biçimlerde yansıtır ve birbirleriyle etkileşime sokar. Bilimde yapısal renklenme adı verilen bu olayda, rengin görünümünde yüzeyin ve mikroskobik düzenin önemli bir rolü vardır.
Güvercinin boynunda gördüğümüz yeşil, mor veya bakır tonları, ışığın bu yapıyla etkileşimi sonucunda ortaya çıkar. Kuş başını çevirdiğinde ışığın geliş açısı ve gözümüze ulaşan yansımalar değişir. Böylece aynı tüy, farklı açılardan farklı renkler gösterebilir.
Burada durup düşünelim.
Gözümüzün önünde duran bir güzellik vardır. Fakat o güzelliği meydana getiren şey, ilk bakışta göremediğimiz bir yapıdır. Görünen renk ile o rengi mümkün kılan düzen birbirinden bütünüyle kopuk değildir.
İşte El Cemîl ismi üzerine tefekkür ederken bu tabiat hadisesinden bir düşünce kapısı açabiliriz. Gördüğümüz güzellik üzerinde durmakla yetinmeyip onu meydana getiren ölçü, ahenk ve yaratılıştaki incelik üzerine de düşünebiliriz.
Elbette tabiatta gözlemlediğimiz fiziksel bir mekanizma, ilâhî isimlerin mahiyetini tek başına açıklamaz. Fakat yaratılmışlar üzerinde düşünmek, insanın hayretini artırabilir ve onu yaratılışın incelikleri karşısında daha dikkatli bir kulluğa yöneltebilir.
Güzellik yalnızca maddede midir?
Bir tavus kuşunun tüyündeki maviyi düşünelim. Bu renk, her zaman mavi bir boya maddesinin varlığıyla açıklanamaz. Tüyün mikroskobik yapısı, ışığın hangi dalga boylarının gözümüze ulaşacağını belirleyen etkenlerden biridir. Yapı değiştiğinde rengin görünümü de değişebilir.
Burada önemli olan, maddenin önemsiz olduğu değildir. Bilakis maddenin nasıl yaratıldığı, parçalarının nasıl düzenlendiği ve ışıkla nasıl etkileştiği, gördüğümüz güzelliğin anlaşılmasında önem taşır.
Bir parçaya bakmakla bütünün ahengini görmek aynı şey değildir.
Tek başına bir nota, müziğin bütün güzelliğini anlatmaya yetmez. Kelimeler, bir araya geliş biçimleriyle anlamlı bir cümle meydana getirir. Taşlar, ölçü ve ustalıkla bir araya geldiğinde bir mimari eser ortaya çıkar. Renkler, çizgiler ve boşluklar arasındaki ilişki, bir tablonun etkisini değiştirebilir.
Güzellik bazen tek bir parçanın özelliğinde, bazen de parçalar arasındaki ilişkide belirginleşir.
İnsanın hayatında da benzer bir durumla karşılaşırız. Bir evin güzelliği yalnızca eşyalarının kıymetiyle ölçülmez. O evde yaşayanların birbirine nasıl davrandığı, sözlerin nasıl söylendiği, sessizliğin nasıl paylaşıldığı ve gönüllerin birbirine ne kadar yer açtığı da o hayatın havasını belirler.
Aynı imkânlar, farklı bir ahlâk içinde bambaşka sonuçlar doğurabilir. Çok şeye sahip olmak, insanın hayatını kendiliğinden güzel kılmaz. Sahip olduklarını hangi niyetle kullandığı, insanlara nasıl davrandığı ve nimetler karşısında nasıl bir tavır aldığı da önemlidir.
Bu nedenle El Cemîl ismi üzerine tefekkür, yalnızca güzel şeyleri seyretmekten ibaret kalmamalıdır. Kendi hayatımızdaki ahengi, niyetlerimizi ve davranışlarımızı da sorgulamamıza vesile olmalıdır.
Kur'ân'ın hatırlattığı yaratılış güzelliği
Kur'ânı Kerîm, insanı yaratılış üzerinde düşünmeye davet eder. Secde suresinin yedinci ayetinde şöyle buyrulur:
**“O ki yarattığı her şeyi güzel yaptı…”**
Secde suresi, 32. ayet 7.
Ayetin devamında insanın yaratılışının başlangıcından söz edilir. Bu bağlamda ayet, yaratılışın Allah'ın kudretine işaret eden yönleri üzerinde düşünmemize imkân verir.
Buradan hareketle, ayetin yaratmayı ve güzelleştirmeyi birbirinden kopuk iki ayrı aşama olarak kesin biçimde tarif ettiğini söylemek doğru olmaz. Ayetin asıl vurgusu, Allah'ın yaratmasının ve yaratılmışlara biçim vermesinin O'nun kudretini gösteren yönüdür.
Bir kuşun tüyündeki incelik, gökyüzünün genişliği, insan bedeninin karmaşık yapısı ve tabiatın işleyişi üzerinde düşünmek, insanı hayrete ve şükre yöneltebilir.
Fakat bu hayretin bir sonraki adımı da önemlidir. Yaratılıştaki güzelliği fark eden insan, bu güzelliğe karşı nasıl bir sorumluluk taşıdığını da düşünmelidir.
Bir ağacın inceliğine hayran olan kişi onu korumaya gayret edebilir. İnsan bedenindeki düzeni düşünen kişi sağlığının kıymetini daha iyi anlayabilir. Bir canlının kırılganlığını fark eden kişi merhametini artırabilir.
Böylece tefekkür, yalnızca zihinde kalan bir düşünce olmaktan çıkar ve ahlâkî bir karşılık kazanır.
Zâhirden bâtına: Görüneni küçümsemeden derine bakmak
Tasavvuf geleneğinde zâhir ve bâtın kavramları, görünen ile görünmeyen arasındaki ilişkiyi düşünürken önemli bir yere sahiptir. Zâhir, açıkça görüneni; bâtın ise ilk bakışta görünmeyen, daha derinde bulunan anlamı ifade etmek için kullanılır.
Bu iki kavramı birbirine düşman hâle getirmek doğru değildir. Görüneni küçümseyerek görünmeyene ulaşamayız. Zira çoğu zaman derin bir anlamı fark etmemizi sağlayan şey, tam da gözümüzün önünde duran bir ayrıntıdır.
Güvercinin boynundaki renk, mikroskobik yapı ve ışık arasındaki ilişki sayesinde görünür. Yapıyı anlamaya çalışırken rengi inkâr etmeyiz. Rengi gördüğümüz için de yapının varlığını düşünmekten vazgeçmeyiz.
Bu örnek, manevi hayatımızda da bize ölçülü bir düşünme imkânı sunabilir.
Bir insanın güzel bir sözünü duyduğumuzda yalnızca sözün etkisinde kalmayıp o sözün ardındaki niyeti ve ahlâkı da düşünmek isteriz. Bir iyilikle karşılaştığımızda yalnızca ortaya çıkan sonucu değil, o iyiliğin hangi fedakârlıkla gerçekleştiğini de anlamaya çalışırız.
Fakat insanın iç dünyasını yalnızca dış görünüşünden hareketle kesin biçimde yargılayamayız. Her güzel sözün arkasında kusursuz bir niyet bulunduğunu, her sessiz insanın derin bir irfana sahip olduğunu söyleyemeyiz. Bâtına ilişkin kesin hükümler vermek yerine, kendi niyetimizi ve davranışlarımızı sorgulamak daha güvenli bir yoldur.
El Cemîl ismi üzerine tefekkürün bize açabileceği kapılardan biri de budur: Güzelliği fark etmek, onu meydana getiren ilişkileri düşünmek ve kendi hayatımızda daha sahici bir ahenk kurmaya gayret etmek.
Zamanın silemediği güzellik
İnsan, zamanla değişir. Gençliğin canlılığı azalır, yüz çizgileri belirginleşir, sesin tonu farklılaşır. Bir zamanlar dikkat çeken dış özellikler dönüşür. Fakat insanın başkalarında bıraktığı iz, her zaman bu değişimlerle birlikte kaybolmaz.
Yaşlı bir insanın yüzüne baktığımızda bazen anlatması güç bir sıcaklık hissederiz. Yüzündeki çizgiler bize yalnızca geçen yılları değil, sabrı, emeği, yaşanmışlıkları ve belki de yıllar içinde kazanılmış bir yumuşaklığı hatırlatır.
Bu his, yaşlanmanın herkesi aynı biçimde olgunlaştırdığı anlamına gelmez. İnsan yaş aldıkça da öğrenebilir, yanılabilir, değişebilir. Fakat hayat boyunca gösterilen merhamet, dürüstlük, vefa ve adalet, insanın ilişkilerinde kalıcı izler bırakabilir.
Dış görünüş değişirken ahlâkın güzelliği başkalarının hafızasında yaşamaya devam edebilir.
Bir insanın sesi unutulabilir, yüzünün ayrıntıları zamanla silikleşebilir. Fakat ihtiyaç duyduğumuz bir anda bize uzattığı yardım elini, bizi incitmemek için gösterdiği özeni veya zor bir zamanda yanımızda duruşunu hatırlayabiliriz.
Belki de insanın kendi hayatında üzerinde düşünmesi gereken sorulardan biri şudur: Zamanla değişecek olan dış özelliklerimizin yanında, hangi davranışlarımızla güzel bir iz bırakıyoruz?
El Cemîl ismi üzerine tefekkür, bizi yalnızca güzelliğe hayran olmaya değil, güzelliğin ahlâkımızdaki karşılığını aramaya da çağırır.
Mülk suresi ve yaratılıştaki ölçü
Mülk suresinin üçüncü ayetinde göklerin yaratılışında bir uyumsuzluk bulunmadığı bildirilir. Ayetin devamında insanın gözünü tekrar tekrar çevirip bakması, bir kusur veya çatlak araması istenir. Dördüncü ayette ise bakışın sonunda yorgun ve aciz kalacağı ifade edilir.
Bu ayetler, yaratılış üzerinde dikkatle düşünmeye ve görünen düzeni fark etmeye davet eder.
Bir kuşun tüyündeki mikroskobik yapı, insan bedenindeki karmaşık süreçler veya gökyüzündeki fiziksel olaylar, araştırıldıkça yeni sorular ortaya çıkarır. Bilim bu süreçlerin nasıl işlediğini anlamaya çalışırken, tefekkür insanı gördükleri karşısında hayret etmeye ve kendi sınırlılığını hatırlamaya yöneltebilir.
Bilimsel açıklama ile manevi yorum birbirinin yerine geçmez. Bir doğa olayının fiziksel mekanizmasını açıklamak, onun hakkında dinî bir hüküm vermekle aynı şey değildir. Aynı şekilde manevi bir benzetme de bilimsel bir kanıt olarak sunulmamalıdır.
Ancak insan her iki alanda da dikkatli olabilir. Gözlemlediği şeyi doğru anlamaya çalışabilir, bilmediği konuda kesin konuşmaktan kaçınabilir ve sahip olduğu bilgiyi tevazuya dönüştürebilir.
Yaratılıştaki ölçü üzerine düşünmek, insanın kendisini bütün hakikatleri kuşatmış gibi görmesine değil, bilgisinin sınırlarını fark etmesine de vesile olabilir.
Hüsün ve cemâl: Güzelliğin iki farklı yönü
Arapçada hüsün ve cemâl kelimeleri güzellik alanında kullanılan kavramlardır. Bununla birlikte bu iki kelimeyi her bağlamda kesin sınırlarla birbirinden ayırmak doğru değildir. Anlamları, kullanıldıkları yere ve bağlama göre değişebilir.
Tefekkür amacıyla bir ayrım kuracak olursak hüsün, bir şeyin güzel ve yerinde oluşunu; cemâl ise güzelliğin daha geniş bir uyum ve bütünlük içinde görünmesini düşünmemize yardımcı olabilir. Bu, kelimelerin bütün dilsel ve klasik kullanımlarını tüketen kesin bir tanım değil, üzerinde düşünmek için kullanılan bir yaklaşımdır.
Bir cümledeki kelimeler ayrı ayrı anlamlı olabilir. Fakat cümlenin güzelliği, kelimelerin seçimi kadar aralarındaki ilişkiye, ritme ve taşıdıkları anlama da bağlıdır.
Bir mekânın her parçası kıymetli olabilir. Ancak o parçaların birbiriyle uyumu, mekânın bütününde farklı bir güzellik meydana getirebilir.
İnsan ilişkilerinde de yalnızca iyi özelliklere sahip olmak yeterli değildir. Doğru sözün doğru zamanda söylenmesi, yardımın incitmeden yapılması, merhametin adaletle birlikte korunması ve yakınlığın karşılıklı sınırlara saygı göstermesi gerekir.
Güzel bir niyet, yanlış bir davranışla zarar verebilir. İyi bir söz, kırıcı bir üslupla etkisini kaybedebilir. Yardım etmek isteyen insan, karşısındakinin ihtiyacını dinlemeden hareket ettiğinde beklediği faydayı sağlayamayabilir.
Bu yüzden ahlâkî güzellik, tek tek iyi özelliklerin ötesinde bir ölçü ve denge gerektirir.
El Cemîl ismi üzerine düşünürken, kendi hayatımızdaki bu dengeyi de sorgulayabiliriz. Sözümüzle davranışımız, niyetimizle tercihimiz, sevgimizle sorumluluğumuz arasında nasıl bir ilişki var?
Kendi iç dünyamızdaki nizamı fark etmek
İnsan çoğu zaman sahip olduklarına odaklanır. Ne kadar bilgisi olduğunu, hangi imkânlara sahip bulunduğunu, çevresinde kimlerin yer aldığını düşünür. Bunlar elbette önemlidir. Fakat insanın hayatını belirleyen yalnızca sahip oldukları değildir. Onları nasıl kullandığı ve birbirleriyle nasıl ilişkilendirdiği de önem taşır.
Bilgi, tevazu ile birleştiğinde insanı olgunlaştırabilir. Fakat kibirle birleştiğinde başkalarını küçümsemenin aracına dönüşebilir.
Cesaret, hikmetle birleştiğinde doğru olanı savunmaya yardımcı olabilir. Fakat ölçüsüzlükle birleştiğinde düşüncesiz bir atılganlığa dönüşebilir.
Sevgi, sorumlulukla birleştiğinde güvenli bir yakınlık meydana getirebilir. Fakat sınırları gözetmediğinde karşı tarafın iradesini zorlayan bir davranışa dönüşebilir.
Bu örnekler, insanın iç dünyasında yalnızca hangi özelliklere sahip olduğunun değil, bu özellikleri nasıl taşıdığının da önemli olduğunu gösterir.
Öfke duyabiliriz. Mesele hiçbir zaman öfkelenmemek değildir. Öfkemizin bizi haksızlığa sürüklemesine izin vermemek, öfkeyi doğru bir davranışla yönetmeye çalışmaktır.
Kırılabiliriz. Mesele hiç incinmemek değildir. İncinmişliğimizi başkasına haksızlık etmenin gerekçesine dönüştürmemek, gerektiğinde sınır koymak ve iyileşmek için yardım kabul etmektir.
Sevebiliriz. Mesele yalnızca sevmek değildir. Sevgimizi dürüstlük, merhamet ve sorumlulukla taşıyabilmektir.
İşte iç dünyadaki nizam üzerine tefekkür, bu soruları beraberinde getirir. İnsan kendisini kusursuz hâle getirmek zorunda değildir. Fakat kendi davranışlarını fark etmek, hatalarını kabul etmek ve daha iyiye doğru adım atmakla sorumludur.
Bir renk karşısında durmak
Bugün küçük bir tefekkür çalışması yapalım.
Bir yaprağın yeşiline, bir kumaşın mavisine, bir kuşun tüylerindeki parıltıya veya gün batımının renklerine dikkatle bakalım. Gördüğümüz şeyin yalnızca dış görünüşüyle yetinmeyelim. Onu mümkün kılan ışığı, yapıyı ve ilişkileri düşünelim.
Ardından bu bakışı kendi hayatımıza çevirelim.
Hayatımızda hangi özelliklerimiz var? Bunları nasıl kullanıyoruz? Bilgimiz davranışlarımıza nasıl yansıyor? Sevgimiz karşı tarafa güven veriyor mu? Öfkemiz karşısında adaleti koruyabiliyor muyuz? İyi niyetimizi güzel davranışlarla destekleyebiliyor muyuz?
Bu soruların bütün cevaplarını hemen bulmak zorunda değiliz. Tefekkürün kıymeti, bazen cevaptan önce doğru soruyu sorabilmektir.
Bir renk karşısında birkaç saniye durmak, yalnızca gözümüzü değil, dikkatimizi de eğitebilir. Bir davranışımızı sorgulamak, kendimizi bütünüyle yargılamadan değişim için bir kapı açabilir.
El Cemîl ismini anmak, bu bakımdan yalnızca dilde tekrar edilen bir isimle sınırlı kalmamalıdır. Allah'ın güzel isimlerini öğrenmek, dua etmek ve bu isimler üzerinde düşünmek, insanı kulluk bilincine, güzel ahlâka ve sorumluluğa yöneltmelidir.
El Cemîl ile bir münacat
Yâ Cemîl!
Bize yaratılıştaki güzellikleri fark edecek bir nazar, nimetlerin kıymetini bilecek bir kalp ve gördüğümüz güzellik karşısında şükredecek bir dil nasip eyle.
Görünenle yetinip düşüncesizce hüküm vermekten bizi koru. Bilmediğimiz şeyler karşısında tevazu göstermeyi, bildiklerimizi hayra kullanmayı ve her gün kendimizi daha doğru bir şekilde muhasebe etmeyi öğret.
Sözlerimizi doğrulukla, davranışlarımızı merhametle, niyetlerimizi ihlasla güzelleştirmeyi nasip eyle. Bilgimizi kibirden, sevgimizi incitmekten, öfkemizi haksızlıktan muhafaza eyle.
Bize yalnızca güzelliği seyretmeyi değil, güzelliğe yakışır bir ahlâkla yaşamayı da öğret. Başkalarının hayatına yük değil, imkânımız ölçüsünde iyilik taşıyan kullarından eyle.
Kalbimizi şükürle, dilimizi güzel sözle, amelimizi salih işlerle güzelleştir. Bizi hem gördüğümüz nimetlerin kıymetini bilen hem de emanetlerine karşı sorumluluğunu unutmayan kullarından eyle.
Âmin.
Sonuç: Güzelliği görmekten güzellikle yaşamaya
Bir güvercinin boynunda yeşilden mora dönüşen renkler, ilk bakışta küçük bir tabiat ayrıntısı gibi görünür. Fakat dikkatle bakıldığında ışık, yapı ve düzen arasındaki ilişkiyi düşünmeye çağırır.
Bu gözlem, El Cemîl isminin mahiyetini açıklamaz. Fakat yaratılışın incelikleri üzerinde düşünmek için bir vesile olabilir. İnsan, gördüğü güzellikten hareketle şükretmeyi, kendi bilgisinin sınırlarını kabul etmeyi ve hayatındaki ahlâkî dengeyi sorgulamayı öğrenebilir.
Güzellik, yalnızca sahip olunan bir özellik değildir. Bazen bir ilişkinin içinde kurulan güven, bazen bir sözün taşıdığı merhamet, bazen de zor bir anda korunan adalet olarak görünür.
İnsan zamanla değişir. Sahip olduğu imkânlar azalabilir, dış görünüşü dönüşebilir, hayatının şartları farklılaşabilir. Fakat dürüstlük, vefa, merhamet ve iyilik için gösterdiği gayret, başkalarının hayatında kalıcı izler bırakabilir.
El Cemîl ismi üzerine tefekkürün bizi çağırdığı yer de budur: Güzelliği yalnızca görmek değil, onu şükürle karşılamak; yalnızca anlatmak değil, ahlâkımızda yaşatmak.
Çünkü insanın en derin muhasebelerinden biri, şu soruda saklıdır:
**Gördüğümüz güzellik, bizi nasıl bir insana dönüştürüyor?**
