# Malikü’l Mülk: Sahiplik Vehminden Gönül Hürriyetine
*İnsan, elindekileri kaybetmekten korktuğu sürece onların esiri olabilir. Mülkün gerçek sahibini tanımak ise elindekilerle kurduğu bağı yeniden düşünmeye davet eder.*
İnsan hayatının büyük bir kısmını sahip olmak için harcar. Bir ev kurmak, bir makam elde etmek, biriktirmek, başarmak, sevdiklerini yanında tutmak ve geleceğini güvence altına almak ister. Sonra farkında olmadan, sahip olduğunu düşündüğü şeylerin kendisini yönetmeye başladığını görür. Kaybetme korkusu büyür, huzur daralır, gönül sürekli yarına ertelenir.
İşte tam bu noktada, insanın kalbine derin bir soru düşer:
**Sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeylerin ne kadarı gerçekten bizimdir?**
Bir nefesin bile devamını kendi irademizle sağlayamadığımız bu dünyada, mülkiyet iddiamızın sınırları üzerine düşünmek, insanı acziyetine ve kulluğunun hakikatine yaklaştırır. Tasavvufun emanet anlayışı da burada anlam kazanır. İnsan çalışır, kazanır, üretir, korur ve sorumluluk üstlenir. Fakat bütün bunları yaparken kendisini mutlak sahip değil, kendisine verilen nimetlerden sorumlu bir kul olarak görmeyi öğrenir.
Malikü’l Mülk esması, bu hakikati gönülde yeniden hatırlatan ilahî isimlerdendir.
Mülkün Sahibi Kimdir?
Malikü’l Mülk, mülkün ve hükümranlığın gerçek sahibinin Allah olduğunu ifade eder. Kur’anı Kerim’de bu hakikat, Âl-i İmrân suresinin 26. ayetinde açıkça bildirilir:
“De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden mülkü çekip alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini alçaltırsın. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”
Bu ayet, insanın dünyadaki konumunu yeniden düşünmesine vesile olur. Makamlar değişebilir, servet el değiştirebilir, beden güçten düşebilir, insanlar birbirinden uzaklaşabilir. Hayatın hiçbir nimeti, insanın mutlak denetimi altında değildir.
Fakat bu hakikat, dünyadan el etek çekmek veya sorumlulukları terk etmek anlamına gelmez. İnsan elindeki emaneti korumakla, ailesine bakmakla, emeğinin karşılığını aramakla ve adaleti gözetmekle yükümlüdür. Teslimiyet, gayreti bırakmak değil, gayretin sonucunu bütünüyle kendi kudretine bağlamamaktır.
**Kul tedbir alır, elinden geleni yapar; fakat kendisini bütün sonuçların mutlak hâkimi sanmaz.**
İşte Malikü’l Mülk isminin üzerinde tefekkür etmek, insanı bu ölçüye çağırır.
“Benim” Dediğimiz Şeylerin Emanet Olduğunu Anlamak
İnsan bazen yalnızca eşyaya değil, insanlara, hatıralara, başarılara ve kendi beklentilerine de sıkı sıkıya tutunur. Bir ilişkinin hiç değişmemesini, bir nimetin hiç eksilmemesini, kurduğu düzenin daima aynı kalmasını ister. Hayat başka türlü aktığında ise yalnızca kaybettiği şeye değil, zihninde kurduğu geleceğe de yas tutar.
Oysa emanet bilinci, sevgiyi ortadan kaldırmaz. Tam tersine, sevgiyi sahiplenme arzusundan arındırmaya yardımcı olur.
Bir insanı sevmek, onu kendi irademize mahkûm etmek değildir. Bir nimete şükretmek, onun sonsuza kadar elimizde kalacağını düşünmek değildir. Bir başarıya sevinmek, onu yalnızca kendi gücümüzün eseri saymak da değildir.
Emanet bilinci insana şunu öğretir: Elindekinin kıymetini bil, onun için gayret et, fakat varlığını yalnızca ona bağlama.
Çünkü insanın değeri, sahip olduklarının toplamından ibaret değildir. Bir makamı kaybetmek insanın bütün değerini yok etmez. Bir kapının kapanması, insanın önündeki bütün yolların tükendiği anlamına gelmez. Bir nimetin eksilmesi de kişinin Allah katındaki değerinin azaldığını göstermez.
Malikü’l Mülk ismi üzerinde tefekkür etmek, insanın kendisini yalnızca sahip olduklarıyla tanımlamaktan uzaklaşmasına vesile olabilir.
Kaybetme Korkusunun Ardındaki Gizli Esaret
Bazen insanın en ağır yükü, elinde taşıdığı şey değil, onu kaybetme ihtimalidir.
Servetini korumak için huzurunu kaybeder. İnsanların sevgisini kazanmak için kendi hakikatinden uzaklaşır. Makamını sürdürmek için vicdanını susturur. Geleceğini güvenceye almak isterken bugünün bütün güzelliklerini gözden kaçırır.
Böylece sahip olmak için çıktığı yol, kendisini esir eden bir yola dönüşür.
Tasavvufun nefs terbiyesi üzerinde durmasının sebeplerinden biri de budur. İnsan, dış dünyadaki nimetleri kullanırken iç dünyasında onlara mahkûm olmamayı öğrenmelidir. Asıl mesele evinin, işinin veya malının bulunması değildir. Mesele, bunların insanın kalbinde hangi yere yerleştiğidir.
Bir nimet şükre vesile oluyorsa gönülde başka bir anlam kazanır. Kibir, hırs ve başkalarını küçümseme sebebine dönüşüyorsa insanı kendi nefsinin dar alanına hapsedebilir.
**Gönül hürriyeti, hiçbir şeye sahip olmamak değil, sahip olduklarının seni bütünüyle yönetmesine izin vermemektir.**
Bu nedenle Malikü’l Mülk zikri, yalnızca dilde tekrarlanan bir ifade olarak değil, insanın sahiplik anlayışını sorgulamasına vesile olan bir tefekkür olarak da değerlendirilebilir.
Zikir Dilden Kalbe, Kalpten Hayata İndiğinde
“Yâ Malikü’l Mülk” diye Allah’ı anmak, kulun Rabbini mülkün gerçek sahibi olarak hatırlamasıdır. Ancak zikrin anlamını yalnızca sesli tekrarın içinde aramak eksik kalır. Zikir, insanın davranışlarında da bir karşılık bulduğunda hayatla daha derin bir bağ kurar.
Bu ismi anan kişi kendisine şu soruları sorabilir:
Elimdeki nimetleri şükürle mi karşılıyorum, yoksa onları kendime verilmiş mutlak haklar olarak mı görüyorum?
Bir şey kaybettiğimde bütün hayatımı kaybetmiş gibi mi davranıyorum?
İnsanlara değer verirken onların üzerinde hâkimiyet kurmaya mı çalışıyorum, yoksa haklarına ve özgürlüklerine saygı mı gösteriyorum?
Başarı elde ettiğimde emeğimi kabul ederken bana verilen imkânları da hatırlayabiliyor muyum?
Bu sorular, zikri gündelik hayatın içine taşır. İnsan yalnızca seccade üzerinde değil, işinde, ailesinde, alışverişinde, kararlarında ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerde de kulluk bilincini korumaya çalışır.
Böyle bir bilinç, insanın daha adil, daha ölçülü ve daha merhametli davranmasına yardımcı olabilir. Çünkü gerçek teslimiyet, insanı sorumsuzluğa değil, emanetin hakkını vermeye çağırır.
Her Şeyi Bırakmak Değil, Her Şeyi Yerli Yerine Koymak
Dünya nimetlerinden uzaklaşmak ile dünya nimetlerini kalbin mutlak merkezine yerleştirmemek aynı şey değildir.
İnsan evini sevebilir, ailesini koruyabilir, mesleğinde başarılı olmak isteyebilir, maddi güvence için çalışabilir. Bunların hiçbiri tek başına kulluğa aykırı değildir. Sorulması gereken, bütün bu arayışların insanı hangi yöne götürdüğüdür.
Kazanç adaleti gölgeliyorsa, makam kibri besliyorsa, sevgi kontrol etme arzusuna dönüşüyorsa gönül yeniden düşünmeye ihtiyaç duyar.
Malikü’l Mülk esması üzerine tefekkür etmek, her şeyi terk etme çağrısı değil, her şeyi hak ettiği yere koyma çağrısıdır. İnsan dünyada yaşar, dünyaya ait sorumluluklarını yerine getirir; fakat dünya nimetlerinin geçici olduğunu da unutmaz.
Bu farkındalık, insanın elindekilere karşı daha dikkatli ve kaybettiklerine karşı daha ölçülü olmasına yardım edebilir. Acı çekmemeyi garanti etmez. Her kaybın hemen anlaşılır bir hikmete dönüşeceğini de söylemez. Fakat acının içinde insanın kendi sınırlılığını kabul etmesine ve Rabbine yönelmesine alan açabilir.
Bazen teslimiyet, hiçbir şey hissetmemek değildir. Bazen gözyaşları içinde bile umudu tümüyle terk etmemektir.
Beklenmedik Kapılar ve Sebeplere Sarılmanın Edebi
İnsan hayatında çıkış yolu göremediği zamanlar yaşayabilir. Bir işin sonucu belirsizleşir, bir ilişki çıkmaza girer, maddi sıkıntılar ağırlaşır veya uzun zamandır beklediği bir haber gelmez. Böyle zamanlarda dua etmek ve Allah’ı zikretmek, insanın yalnızlık hissini aşmasına ve yaşadıklarını daha geniş bir manevi çerçevede değerlendirmesine yardımcı olabilir.
Ancak zikri belirli bir sonucun garantisi gibi görmek doğru değildir. “Yâ Malikü’l Mülk” ifadesini belli sayıda tekrarlamanın mutlaka servet, makam, üstünlük veya belirli bir kapının açılmasını sağlayacağına dair kesin bir vaat sunulmamalıdır.
Dua, Allah ile kul arasındaki kulluk ilişkisinin bir parçasıdır. Kul ister, umut eder, yalvarır ve Rabbine yönelir. Fakat duanın karşılığının nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğini kendi şartlarıyla belirleyemez.
Bu sebeple dua eden insan, aynı zamanda elinden geleni yapmalıdır. İş arıyorsa aramaya devam etmeli, bir sorunu çözmek için destek istemeli, hastalandığında uygun sağlık hizmetlerine başvurmalı, haksızlığa uğradığında hakkını meşru yollarla aramalıdır.
Tevekkül, sebepleri terk etmek değildir. Sebeplere sarıldıktan sonra bütün gücü kendisinden bilmemektir.
İnsan bazen istediğine kavuşur, bazen farklı bir yola yönelmek zorunda kalır. Her iki durumda da kulluğun edebi, sonucu zorla kendi arzusuna uydurmaya çalışmak yerine hakikati aramak, sabretmek ve doğru olanı yapmaya devam etmektir.
Zenginlik Yalnızca Sahip Olmak mıdır?
Maddi imkânlar hayatı kolaylaştırabilir. İnsanın temel ihtiyaçlarını karşılaması, ailesine destek olması ve geleceği için birikim yapması değerlidir. Ancak maddi zenginlik, tek başına gönül huzurunu garanti etmez.
İnsan çok şeye sahip olup yine de kaybetme korkusuyla yaşayabilir. Bir başkası sınırlı imkânları içinde şükür, kanaat ve dayanışma duygusunu koruyabilir. Bu, yoksulluğun romantikleştirilmesi veya maddi sıkıntıların önemsiz görülmesi demek değildir. Yoksulluk gerçek bir yük olabilir ve insanın daha iyi şartlar için çalışması son derece doğaldır.
Buradaki ayrım, imkân sahibi olmak ile imkânların esiri olmak arasındadır.
Gönül zenginliği, insanın elindekini küçümsemeden şükredebilmesi, daha fazlasını isterken haksızlığa sapmaması ve imkân bulduğunda başkalarının yükünü hafifletmesidir.
Malikü’l Mülk bilinci, insanı cömertliğe ve sorumluluğa yöneltebilir. Çünkü nimetlerin yalnızca kişisel üstünlük göstergesi olmadığını, aynı zamanda paylaşma ve iyilik yapma imkânı sunduğunu hatırlatır.
Bir insanın gerçek vakarını belirleyen şey, başkalarının üzerinde kurduğu hâkimiyet değil, elindeki gücü nasıl kullandığıdır. Merhametle davranmak, emanete sadık kalmak ve haksızlıktan kaçınmak, manevi olgunluğun daha somut işaretleridir.
Bir Tefekkür Vakti: Yâ Malikü’l Mülk
Şimdi bir an için durun. Günün telaşını, yetişmeniz gereken işleri ve zihninizi meşgul eden düşünceleri bir kenara bırakmaya çalışın. Rahatça oturun ve nefesinizi zorlamadan sakinleşin.
Elinizde bulunan nimetleri düşünün. Varlığına alıştığınız, fakat kıymetini her zaman fark edemediğiniz şeyleri hatırlayın. Sonra kaybetmekten korktuğunuz şeylere yönelin. Bu korkuyu bastırmaya çalışmadan, onun size ne anlattığını anlamaya gayret edin.
Kendinize şu cümleyi hatırlatın:
*Ben bana emanet edilenleri korumakla sorumluyum. Fakat hiçbir nimet hayatımın mutlak sahibi değildir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır.*
Ardından dilinizle veya içinizden, anlamını düşünerek “Yâ Malikü’l Mülk” diyebilirsiniz. Bunun için burada belirtilen belirli bir tekrar sayısının özel bir sonucu garanti ettiği iddiasında bulunmaya gerek yoktur. Önemli olan, zikrin anlamını hatırlamak ve bu hatırlayışı güzel davranışlarla desteklemektir.
Her tekrarın ardından kendinize şu soruyu yöneltin:
Bugün hangi korkunun beni yönetmesine izin veriyorum? Hangi emanete daha iyi sahip çıkabilirim? Hangi konuda hem gayret göstermem hem de sonucu Allah’a bırakmayı öğrenmem gerekiyor?
Bir cevap hemen gelmeyebilir. Tefekkürün kıymeti, her soruyu anında çözmesinde değil, insanı daha dikkatli ve dürüst bir iç muhasebeye çağırmasındadır.
Malikü’l Mülk Esmasıyla Dua
Allah’ım, ey mülkün gerçek sahibi!
Bize verdiğin nimetleri fark etmeyi, onları şükürle karşılamayı ve emanetlerine hakkıyla sahip çıkmayı nasip eyle.
Kalbimizi malın, makamın ve insanların takdirinin esiri olmaktan koru. Elimizdekilerle kibirlenmekten, kaybettiklerimiz karşısında ümitsizliğe düşmekten ve sahip olma arzusuyla adaletten uzaklaşmaktan bizi muhafaza eyle.
Ya Rabbi, bize helalinden kazanmayı, emeğimizin hakkını vermeyi, darlıkta sabretmeyi ve genişlikte şükretmeyi öğret. İmkânlarımızı hayra vesile kıl. Bize emanet edilen insanlara merhametle davranmayı, haklarını gözetmeyi ve kimsenin gönlüne haksızlık etmemeyi nasip eyle.
Çözemediğimiz meselelerde bize doğru yolu göster. Gayret etmemiz gereken yerde bizi tembellikten, sabretmemiz gereken yerde acelecilikten koru. Yardım istememiz gereken yerde nefsimizin gururuna yenilmemeyi öğret.
Allah’ım, kalbimize öyle bir kanaat ver ki nimetlerin içinde şımarıp hakikati unutmayalım. Öyle bir umut ver ki sıkıntıların içinde rahmetinden ümidimizi kesmeyelim. Öyle bir teslimiyet nasip et ki irademizi ve sorumluluğumuzu terk etmeden sana güvenebilelim.
Bizi dünyanın geçici nimetlerini ebedî saadetin önüne koymaktan koru. Sevdiklerimize iyilik etmeyi, mazlumun yanında durmayı, muhtacın elinden tutmayı ve sahip olduklarımızı hayır yolunda kullanmayı nasip eyle.
Ey Malikü’l Mülk, kalplerimizi sana yönelen bir kullukla güzelleştir. Bize kendimizi tanımayı, haddimizi bilmeyi ve her hâlimizde sana muhtaç olduğumuzu unutmamayı öğret.
Dualarımızı hakkımızda hayırlı olanla karşılaştır. Bizi doğruya yönelt, yanlışlarımızı fark etmeyi ve onlardan dönmeyi nasip eyle.
Âmin.
Son Söz: Mülkün İçinde Misafir, Kulluğun İçinde Hür
İnsan dünyaya gelirken yanında hiçbir şey getirmez. Hayatı boyunca emek verir, sever, üretir, biriktirir ve sorumluluklar üstlenir. Ardından bütün bunların geçici olduğunu yeniden öğrenir.
Bu hakikati hatırlamak, hayatı değersiz görmek değildir. Aksine, her nimetin kıymetini daha iyi bilmektir. Bir lokmayı şükürle yemek, bir insanın hakkını gözetmek, bir emaneti korumak ve sahip olunan imkânları iyilik için kullanmak, kulluğun gündelik hayattaki karşılıklarıdır.
Malikü’l Mülk esması bize sahiplik iddiasının sınırlarını düşündürür. İnsan her şeyi kontrol edemediğini kabul ettiğinde sorumluluğundan kaçmak zorunda değildir. Tam tersine, kontrol edemediği şeyler için kendisini tüketmek yerine kontrol edebildiği davranışlara daha fazla dikkat verebilir.
Belki de gönül özgürlüğünün başlangıcı budur: Elindekini hor görmeden şükretmek, kaybettiğinde acını inkâr etmemek, istediğin için gayret etmek ve bütün bunların ötesinde mülkün gerçek sahibini unutmamak.
**Çünkü insanın asıl huzuru, her şeye sahip olduğunu düşünmesinde değil, sahip olamadıkları yüzünden hakikati kaybetmemeyi öğrenmesindedir.**
*Sesli Terapi · Tasavvuf*
