# EL MELİK: KALBİN SALTANATI VE SAHİPLİK ZANNINDAN KURTULUŞ
İnsan bazen hayatının bütün dizginlerini elinde tuttuğunu zanneder. Kazandığı parayı kendi kudretinin, ulaştığı makamı kendi üstünlüğünün, kurduğu düzeni kendi iradesinin eseri olarak görür. Geleceğini hesaplar, insanları anlamaya çalışır, ihtimalleri kontrol etmek ister. Bir süre sonra sahip olduğu şeylerle kendisini öylesine özdeşleştirir ki elindekilerin geçici olduğunu unutur. Sanki bugün var olan her şey yarın da var olacak, sanki gücü hiç azalmayacak, sanki hayatın bütün kapıları onun iradesiyle açılıp kapanacaktır.
Fakat insanın içinde, bütün bu hesaplardan daha derin bir hakikat vardır: Hiçbirimiz hayatımızın mutlak sahibi değiliz. Sahip olduğumuzu düşündüğümüz beden, ömür, sağlık, imkânlar ve ilişkiler bize verilmiş emanetlerdir. Onları korumak, geliştirmek ve doğru kullanmak için sorumluluk taşırız; fakat onların varlığını sonsuza kadar sürdüreceğimizi garanti edemeyiz. İnsan bu gerçeği yalnızca aklıyla değil, kalbiyle de kavramaya başladığında, sahiplik anlayışı değişir. Elindekileri kendisine ait değişmez mülkler olarak görmek yerine, sorumluluğunu taşıdığı emanetler olarak değerlendirmeyi öğrenir.
El Melik ismi, insanı işte bu hakikatin eşiğine getirir. El Melik, mutlak hükümranlığın ve gerçek mülk sahipliğinin Allah’a ait olduğunu ifade eder. Bu isim, yalnızca dünyevî anlamda bir hükümdarlığı veya bir ülkeyi yönetmeyi anlatmaz. Varlığın üzerinde mutlak hüküm ve egemenliğin Allah’a ait olduğunu bildirir. İnsanların kurduğu düzenler, elde ettiği makamlar ve sahip olduğu imkânlar sınırlıdır. Allah’ın hükümranlığı ise insan iradesinin sınırlarıyla kayıtlı değildir.
Kur’an-ı Kerîm’de Âl-i İmrân sûresinin 26. ayetinde şöyle buyrulur:
“De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım! Mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden mülkü çekip alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”
Bu ayet, insanın sahiplik anlayışını yeniden düşünmesine vesile olur. İnsan bir makama geldiğinde, eline bir imkân geçtiğinde veya bir başarı elde ettiğinde, bunların kendisine hangi sorumlulukları yüklediğini de hatırlamalıdır. Çünkü sahip olmak, her zaman mutlak biçimde hükmetmek demek değildir. İnsan kendisine verilen imkânları istediği gibi kullanabileceğini zannedebilir; oysa başkalarının hakkı, adaletin gereği ve ahlâkî sorumluluklar onun hareket alanını belirler.
El Melik ismini tefekkür etmek, insanın yalnızca dış dünyadaki mülkünü değil, kendi iç dünyasını da gözden geçirmesine yardımcı olabilir. Çünkü insanın kalbi de bir anlamda mücadele alanıdır. Öfke, arzu, korku, kıskançlık, hırs ve gösterilme isteği zaman zaman insanın düşüncelerini ve kararlarını etkiler. Bir söz duyduğunda öfkesine kapılabilir, bir şey arzuladığında ölçüsünü kaybedebilir, başkasının başarısını gördüğünde kendi değerini sorgulamaya başlayabilir. Böyle anlarda insanın asıl ihtiyacı, bütün duygularını yok etmek değil, onların kendisini yönetmesine izin vermemeyi öğrenmektir.
İmam Gazâlî’nin Esmâü’l Hüsnâ üzerine düşüncelerinde insanın iç dünyası, kalp ve nefsin terbiyesi üzerinden ele alınır. Bu çerçevede kalp, insanın yönelişlerini belirleyen bir merkez; öfke ve şehvet gibi kuvvetler ise doğru kullanıldıklarında hayatın devamına hizmet eden, ölçüsüz kaldıklarında ise insanı zorlayabilen eğilimler olarak düşünülebilir. İnsan bu kuvvetleri bütünüyle ortadan kaldırmak zorunda değildir. Önemli olan, onların doğru bir ölçü içinde işlemesini sağlamaktır.
Öfke bazen insanı haksızlık karşısında harekete geçirebilir; fakat denetimsiz kaldığında onu incitici sözlere ve yanlış kararlara sürükleyebilir. Arzu, insanın çalışmasına ve bir hedefe yönelmesine vesile olabilir; fakat sınırsızlaştığında elindekilerle yetinmesini zorlaştırabilir. İnsanın kendisini koruma isteği sağlıklı sınırlar kurmasına yardımcı olabilir; fakat benlik iddiasına dönüştüğünde başkalarını küçümsemesine neden olabilir.
İşte kalbin saltanatı, bu eğilimlerin varlığını inkâr etmek değil, onları ahlâkın ve aklın rehberliğinde yönetmeyi öğrenmektir. İnsan öfkelendiğinde öfkesinin farkına varabilir, fakat onun söylediği her şeyi doğru kabul etmek zorunda değildir. Bir şeyi çok istediğinde bu arzuyu tanıyabilir, fakat sırf istediği için ona ulaşmayı hak ettiğini düşünmek zorunda değildir. Başkasının takdirini arzuladığında bu ihtiyacını fark edebilir, fakat bütün değerini insanların değerlendirmesine teslim etmek zorunda değildir.
Bu açıdan El Melik ismi, insana önce kendi içindeki hükümranlığı sorgulatan bir tefekkür kapısı açar. İnsan kendisine şu soruları sorabilir: Öfkemi yönetebiliyor muyum, yoksa öfkem mi beni yönetiyor? Bir şeyi arzuladığımda doğru ile yanlış arasındaki ayrımı koruyabiliyor muyum? İnsanların beni beğenmesi uğruna kendi değerlerimden uzaklaşıyor muyum? Elimdeki imkânları başkalarının hakkını gözeterek kullanabiliyor muyum?
Bu soruların amacı insanı kendi üzerine mutlak bir hâkimiyet kurmaya çağırmak değildir. İnsan sınırlı bir varlıktır ve her zaman duygularını kusursuz biçimde yönetemeyebilir. Bazen hata yapar, bazen aceleci davranır, bazen de daha sonra pişman olacağı sözler söyler. Fakat insanın kendisini tanıması, bu durumları fark ederek daha doğru bir tutum geliştirmesine yardımcı olabilir. İç dünyasında hükümranlık kurmak, hiçbir zaman yanılmamak değil, yanıldığında bunu kabul edip yeniden doğruya yönelmektir.
El Melik isminin hatırlattığı başka bir hakikat de özgürlükle ilgilidir. İnsan çoğu zaman özgürlüğü, dilediği her şeyi yapabilmek olarak düşünür. Fakat her arzusunun peşinden giden kişi gerçekten özgür müdür? Bir isteği gerçekleşmediğinde huzurunu kaybediyorsa, başkalarının onayına bağımlı yaşıyorsa veya sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusu bütün kararlarını belirliyorsa, görünürde geniş imkânlara sahip olsa bile iç dünyasında daralmış olabilir.
Gerçek iç özgürlük, hiçbir şeye ihtiyaç duymamak veya hiç kimseye bağlı olmamak anlamına gelmez. İnsan sosyal bir varlıktır; başkalarının desteğine, sevgisine ve iş birliğine ihtiyaç duyabilir. Bu ihtiyaç, insanın değerini azaltmaz. Buradaki mesele, insanın bütün benliğini geçici şeylere bağlamamasıdır. Bir insanın sevgisini önemsemek başka, bütün değerini o kişinin kabulüne teslim etmek başkadır. Para kazanmak için çalışmak başka, parayı hayatın tek anlamı hâline getirmek başkadır. Başarılı olmayı istemek başka, başarısızlığı kendi varlığının sonu gibi görmek başkadır.
İnsan, Allah’ın El Melik olduğunu hatırladığında sahip olduğu şeylere daha farklı bakabilir. Elindekileri küçümsemez, fakat onları ebedî sanmaz. Çalışmaktan vazgeçmez, fakat bütün hayatını sonuçları kontrol etme arzusuna teslim etmez. İnsanları sever, fakat sevgisini sahiplenmeye dönüştürmemeye çalışır. Bir hedefe yönelir, fakat o hedef gerçekleşmediğinde bütün hayatının anlamını kaybettiğine inanmaz.
Bu bakış, tevekkül anlayışıyla da yakından ilişkilidir. Tevekkül, hiçbir şey yapmadan sonuç beklemek değildir. İnsan üzerine düşeni yapar, tedbirini alır, bilgi edinir, çalışır ve karar verir. Fakat bunları yaptıktan sonra her sonucun yalnızca kendi istediği biçimde gerçekleşmesini şart koşmaz. Çünkü insanın gayreti değerlidir, ancak bütün şartları kontrol etme gücü sınırlıdır.
Bazen insan, kendi iradesini olduğundan daha büyük görür. Bir işi planladığında sonucun da mutlaka planına uygun gerçekleşmesini bekler. Başka bir insanın kararını değiştirmeye, gelecekteki her ihtimali önceden belirlemeye veya bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmaya çalışır. Bunları başaramadığında kaygısı artar. Oysa insanın sorumluluğu, kontrol edemediği her şeyi kontrol altına almak değil, kendi imkânları içinde doğru davranmaktır.
El Melik ismini tefekkür etmek, bu sınırı fark etmemize yardımcı olabilir. İnsan kendisine verilmiş iradeyi kullanır; fakat iradesini sınırsız bir kudret gibi görmez. Bir karar alır; fakat kararının bütün sonuçlarını önceden bilemeyeceğini kabul eder. Bir hedef için emek verir; fakat hedefin gerçekleşmesini kendi değerinin tek ölçüsü hâline getirmez. Böylece gayret ile teslimiyet birbirinin karşıtı olmaktan çıkar. İnsan çalışırken Allah’a dayanabilir, sorumluluklarını yerine getirirken kendi sınırlılığını kabul edebilir.
Dünya nimetleri de bu ölçü içinde değerlendirilmelidir. Mal, makam, meslek, bilgi ve toplumsal saygınlık tek başına kötü değildir. Bunlar insanın hayatını kolaylaştırabilir, başkalarına fayda sağlamasına imkân verebilir ve sorumluluklarını yerine getirmesine yardımcı olabilir. Mesele, bu nimetlerin insanın kalbindeki yeridir. İnsan sahip olduklarını bir emanet olarak gördüğünde onları korumaya ve doğru kullanmaya çalışır. Fakat onları kendi üstünlüğünün kanıtı saydığında, kaybetme korkusuyla yaşamaya başlayabilir.
Bir insanın serveti arttıkça cömertliği de artabilir. Makamı yükseldikçe adalet duygusu güçlenebilir. Bilgisi çoğaldıkça bilmediği şeylerin farkına varabilir. Fakat bunların hiçbiri kendiliğinden gerçekleşmez. İnsan, elindeki imkânların ahlâkını nasıl etkilediğine dikkat etmelidir. Çünkü nimetler yalnızca sahip olunan şeyler değil, aynı zamanda sorumluluk alanlarıdır.
El Melik isminin tefekkürü, insanın başkaları üzerindeki gücünü de yeniden değerlendirmesini sağlar. Bir yönetici, çalışanları üzerinde yetki sahibi olabilir; fakat bu yetki ona insanları küçümseme hakkı vermez. Bir ebeveyn, çocuğunun hayatında yönlendirici bir role sahip olabilir; fakat bu rol çocuğun kişiliğini yok saymasını haklı çıkarmaz. Bilgi sahibi olan kişi, bilgisini başkalarını susturmak için değil, onlara yardımcı olmak için kullanabilir. Gerçek olgunluk, insanın elindeki gücü sorumlulukla taşıyabilmesidir.
İnsan kendi iç dünyasında denge kurmaya çalışırken başkalarının hakkını da gözetmelidir. Çünkü manevî gelişim yalnızca kişinin kendisini huzurlu hissetmesiyle ölçülmez. Niyetin, davranışın ve insanlarla kurulan ilişkinin de bu gelişime eşlik etmesi gerekir. Öfkesini kontrol ettiğini söyleyen bir insan, çevresindekilere sürekli zarar veriyorsa kendi iç muhasebesini derinleştirmelidir. Tevekkülden söz eden biri, üzerine düşen sorumlulukları ihmal ediyorsa bu anlayışını yeniden gözden geçirmelidir. Dünyaya bağlılıktan kurtulduğunu düşünen biri, elindeki imkânları başkalarının hakkını çiğneyerek elde ediyorsa kendi tutumuyla yüzleşmelidir.
El Melik ismi, insanın kendisini başkalarından üstün görmesine değil, kendi sınırlarını tanımasına vesile olmalıdır. Mutlak mülk sahibi Allah’tır. İnsan ise kendisine verilen ömrü, iradeyi ve imkânları nasıl kullanacağından sorumlu bir kuldur. Bu ayrımı kavramak, insanın hem kendisine hem başkalarına karşı daha adil davranmasına yardımcı olabilir.
Zikir de bu farkındalığın bir parçası olabilir. El Melik ismini anmak, Allah’ın mutlak hükümranlığını hatırlamak ve insanın kendi sınırlılığını düşünmek için bir vesiledir. Ancak belirli sayıda tekrarın mutlaka belirli bir manevî makam kazandıracağını veya bütün iç sorunları kendiliğinden çözeceğini söylemek doğru değildir. Zikir, kulluğun ve duanın bir parçasıdır; insanın niyetinde ve davranışlarında ortaya çıkan değişim ise samimi gayret, ahlâkî sorumluluk ve zaman içinde sürdürülen muhasebeyle birlikte değerlendirilmelidir.
El Melik ismini anarken insan kendi kalbine şu niyetle dönebilir: Rabbim, bana emanet edilen ömrü doğru kullanmayı nasip et. Beni öfkemin, hırsımın ve gösterilme arzumun esiri olmaktan koru. Sahip olduklarımı başkalarına üstünlük kurmak için değil, hayra vesile olmak için kullanmayı öğret. Başaramadığımda ümitsizliğe kapılmamayı, başardığımda kibre düşmemeyi nasip et.
Çünkü insanın iç dünyasındaki asıl mücadele, dünyayı bütünüyle elinden çıkarmak değil, dünyanın kalbini bütünüyle ele geçirmesine izin vermemektir. İnsan çalışabilir, kazanabilir, sevebilir, bir hedefin peşinden gidebilir. Fakat bütün bunları yaparken kendisinin mutlak sahip olmadığını, hayatın kendisine emanet edildiğini ve her nimetin bir sorumluluk taşıdığını unutmamalıdır.
Belki de insanın özgürlüğe yaklaşması, her istediğini elde etmesiyle değil, elde edemediği şeyler karşısında da kendi değerini ve ahlâkını koruyabilmesiyle başlar. Bir kapı kapandığında başka imkânları değerlendirebilmek, bir kayıp yaşandığında hayatı bütünüyle anlamsız görmemek, bir başarı kazandığında başkalarını küçümsememek ve sahip olunan nimetleri şükürle kullanmak, insanın iç dünyasını olgunlaştıran tutumlardır.
El Melik ismi bize, bütün varlığın mutlak sahibinin Allah olduğunu hatırlatır. Bu hakikat karşısında insanın kendi sahiplik iddiasını sorgulaması, kendisini değersiz sayması için değil, hayatını daha doğru bir ölçüyle yaşayabilmesi içindir. İnsan kendisine verilmiş imkânların kıymetini bilmeli, fakat onların geçiciliğini de unutmamalıdır. Kendisine verilen iradeyi kullanmalı, fakat her şeyi kontrol edebileceğini düşünmemelidir. Başkalarıyla bağ kurmalı, fakat kendi değerini yalnızca onların onayına teslim etmemelidir.
Şimdi gelin, El Melik isminin hatırlattığı bu hakikatleri kalbimizde taşıyarak Rabbimize yönelen bir dua ile tefekkürümüzü tamamlayalım.
Allah’ım, ey bütün mülkün gerçek sahibi, bize emanet ettiğin ömrü, aklı, iradeyi ve imkânları doğru kullanmayı nasip eyle. Sahip olduklarımızı kendimizden bilerek kibre kapılmaktan, başkalarını küçümsemekten ve nimetlerin geçiciliğini unutmaktan bizi koru.
Ya Rabbi, kalbimizin yönetimini nefsimizin taşkınlıklarına bırakmamayı bize öğret. Öfkemizi adaletle, arzularımızı ölçüyle, korkularımızı basiretle ve hırsımızı kanaatle dengelemeyi nasip eyle. Bizi duygularını inkâr edenlerden değil, onları tanıyıp doğru yöne çevirmeye çalışanlardan eyle.
Allah’ım, bize çalışmayı ve gayret etmeyi, fakat sonuçları bütünüyle kontrol etme iddiasından uzak durmayı nasip et. Başarılarımızda şükretmeyi, kayıplarımızda sabretmeyi, yanlışlarımızda özür dilemeyi ve her durumda sorumluluğumuzu yerine getirmeyi öğret.
Ya Rabbi, bizi dünyanın nimetlerinden bütünüyle uzaklaşanlardan değil, nimetleri kalbinin efendisi hâline getirmeyenlerden eyle. Malımızı hayra, bilgimizi hikmete, gücümüzü adalete, sözümüzü doğruluğa ve sevgimizi merhamete vesile kıl.
Ey El Melik olan Rabbimiz, kalbimizi insanların değişken takdirlerine mahkûm olmaktan koru. Bize kendimizi başkalarıyla kıyaslamadan yaşayabilmeyi, başkasının başarısını gönül rahatlığıyla takdir etmeyi ve elimizdeki nimetleri paylaşmayı nasip eyle.
Allah’ım, bize kendi iç dünyamızda denge kurmayı, nefsimizi tanımayı ve hatalarımızı düzeltmek için çaba göstermeyi nasip et. Bizi gücünü başkalarını ezmek için kullananlardan değil, gücü arttıkça sorumluluğu da artanlardan eyle. Her kararımızda adaleti, her niyetimizde samimiyeti, her davranışımızda güzel ahlâkı gözetmeyi bize öğret.
Rabbimiz, bütün mülkün sahibi sensin. Bize emanet ettiklerini rızana uygun kullanmayı, geçici olanı ebedî sanmamayı ve kalbimizi hakikate açık tutmayı nasip eyle. Bizi kendimize bırakma; bize doğruyu görmeyi, doğruya yönelmeyi ve doğru üzerinde sebat etmeyi ihsan eyle.
Âmin.
Bir sonraki Esmâü’l Hüsnâ tefekküründe yeniden buluşmak dileğiyle. Hepinizi Rabbimize emanet ediyorum. Sevgiyle, huzurla ve gönül açıklığıyla kalın.
