İlahi hüküm, insanın idrak sınırları ve teslimiyet üzerine tasavvufi bir tefekkür
İnsan bazen Allah'a ibadet ettiğini düşünürken kendi zihninde oluşturduğu Allah tasavvurunun sınırları içinde kalabilir. Secde eder, dua eder, ellerini semaya açar ve gözyaşı döker. Fakat hayat, alıştığı düzenin dışına çıktığında zihnindeki inanç kalıplarıyla yüzleşmek zorunda kalır. Beklediği gerçekleşmediğinde, duasına istediği karşılığı bulamadığında veya ağır bir imtihanla karşılaştığında iç dünyasında şu soru belirir: Benim inandığım Allah tasavvuru ile hayatın karşıma çıkardığı hakikat arasında neden bu kadar büyük bir mesafe var?
Bu soru, insanın imanını sorgulamasından önce kendi anlayışının sınırlarını fark etmesine vesile olabilir. Çünkü Allah'a iman etmek ile Allah hakkında zihnimizde oluşturduğumuz bütün tasavvurları mutlak hakikat kabul etmek aynı şey değildir.
Tasavvuf düşüncesinde bu mesele, insanın kendi idrakini ilahi hakikatin tamamı zannetmesi üzerinden ele alınır. Muhyiddin İbnü'l Arabî, Sadreddin Konevî ve İmam Gazâlî gibi İslam düşüncesinin önemli isimlerinin eserleri, insan bilgisinin sınırları ve Allah'ı tanıma meselesi üzerinde derin tefekkürlere kapı aralar.
El Melik ismi ise bu meseleye bakmak için dikkat çekici bir başlangıç noktasıdır. Çünkü Melik, mutlak hükümranlığın, mülkün ve hükmün gerçek sahibinin Allah olduğunu hatırlatır. İnsan kendi hayatı üzerinde birtakım tercihlerde bulunabilir, sebeplere başvurabilir ve planlar yapabilir. Fakat varlığın mutlak hâkimi değildir. Kendi aklını da beklentilerini de hayatın bütününü de kuşatamaz.
İşte insanın teslimiyet yolculuğu, kendi sınırlarını tanımasıyla derinleşmeye başlar.
İtikad ile Kendi Tasavvurumuz Arasındaki İnce Çizgi
Sadreddin Konevî'nin Esmâü'l Hüsnâ üzerine değerlendirmelerinde ele alınan temel meselelerden biri, insanın hakikat hakkındaki anlayışının kendi idrak imkânlarıyla sınırlı oluşudur. İnsan, kavradığı şeyleri çoğu zaman zihninde oluşturduğu kavramlar aracılığıyla anlamlandırır. Ancak bir şeyi anlamaya çalışmakla o şeyin bütün hakikatini kuşatmak aynı değildir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Müminin Allah hakkındaki inancı, yalnızca kişisel düşüncelerinden meydana gelmez. İslam inancı, Allah'ın Kur'an'da kendisini tanıttığı ve Resulullah'ın bildirdiği esaslara dayanır. Bununla birlikte insan, bu esasları anlamaya çalışırken kendi tecrübelerini, beklentilerini ve sınırlı bilgisini de devreye sokabilir.
Sorun, insanın Allah'ı tanımaya çalışması değil, kendi yorumunu mutlak ve eksiksiz bilgi yerine koymasıdır.
İnsan bazen kendi beklentilerini dinî bir kesinlik gibi benimseyebilir. Allah'ın kendisini daima istediği sonuçlara ulaştırmasını bekleyebilir. Her duasının kısa zamanda gerçekleşmesini, her sıkıntısının hemen sona ermesini ve her olayın kendi adalet anlayışına uygun biçimde gelişmesini isteyebilir.
Bu beklentiler gerçekleşmediğinde ise Allah'ın hükmünü anlamakta güçlük çekebilir. Oysa insanın bir olayın hikmetini kavrayamaması, o olayın mutlaka hikmetsiz olduğu anlamına gelmez. Bilgimizin sınırlı oluşu, hüküm verirken daha dikkatli ve mütevazı olmamızı gerektirir.
İşte burada El Melik isminin hatırlattığı hakikat belirginleşir: Mülkün sahibi Allah'tır. İnsan ise kendisine verilen imkânlar içinde sorumluluk taşıyan bir kuldur.
Nuh Kavminin Putları ve İnsanın Hakikatle İmtihanı
Kur'anı Kerim, Nuh aleyhisselamın kavminin putperestliğini anlatırken Vedd, Süvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr isimlerini zikreder. Nuh suresinin 23 ve 24. ayetlerinde bu putlara bağlılığın kavmin sapmasındaki yeri bildirilir.
Bu kıssa, insanın hakikatten nasıl uzaklaşabildiğini gösteren ibretli bir örnektir. İnsan, yaratılmış olanı yücelterek ona hak etmediği bir konum verebilir. Bir nesneyi, bir kişiyi, bir gücü veya kendi arzusunu hayatının merkezine yerleştirebilir. Böylece kendisine kulluk etmesi gereken bir varlık olan insan, yaratılmış olanın karşısında bağımlı hâle gelebilir.
İbnü'l Arabî'nin Fusûsu'l Hikem adlı eserindeki Nuh faslı, bu mesele üzerine tasavvufi okumalar yapılmasına vesile olmuştur. Bununla birlikte bu tür okumalar dikkatle ele alınmalıdır. Putperestliği meşru gösterecek veya putlara ibadet etmeyi ilahi isimleri tanımakla eş tutacak bir anlam çıkarılamaz. İslam'ın tevhid ilkesi açıktır. İbadet yalnızca Allah'a yapılır ve hiçbir yaratılmış varlık ilahlık mertebesine yükseltilemez.
Buradan hareketle insanın kendisine yöneltebileceği önemli bir soru vardır: Putperestliğin açık biçimlerini reddederken, hayatımda Allah'ın rızasının önüne geçirdiğim arzularım veya vazgeçilmez gördüğüm bağlılıklarım var mı?
Bu soru, her düşünceyi put olarak nitelendirmek için değil, insanın kendi iç dünyasını hesaba çekmesi için önemlidir.
Çünkü insan bazen malını kaybetmekten, makamını yitirmekten veya insanlar arasındaki itibarının azalmasından, manevi sorumluluklarını ihmal edecek ölçüde korkabilir. Bazen bir kişiye, bir düşünceye ya da bir başarıya öyle bağlanır ki bunların kaybını hayatının sonu gibi görür. Böyle durumlarda insanın kalbinde neye ne kadar yer verdiğini yeniden düşünmesi gerekir.
El Melik ismi, insanı bu bağlılıkların hakikatini sorgulamaya çağırır. Hiçbir yaratılmış varlık mutlak hükümran değildir. Hiçbir dünyevi imkân insanın nihai güven kaynağı olmamalıdır.
Hakikati Kendi Kalıplarımıza Sığdırmak
İnsanın zihni, dünyayı anlayabilmek için kavramlara ihtiyaç duyar. İnsan karşılaştığı olayları geçmiş tecrübeleriyle değerlendirir, sebepler arasında bağlantılar kurar ve geleceğe dair tahminlerde bulunur. Bu durum, yaratılışımızın bir parçasıdır.
Ancak zihnin açıklama çabası zaman zaman kesin hükümler üretmesine yol açabilir. İnsan, kendi anlayışına uymayan bir olayla karşılaştığında hemen onu reddetmek isteyebilir. Oysa her olayın bütün sebeplerini, sonuçlarını ve hikmetlerini bilmek insanın imkânları dâhilinde değildir.
Bir musibet yaşadığımızda neden böyle olduğunu sorabiliriz. Bir yakınımızı kaybettiğimizde acı çekebiliriz. Uzun zamandır dua ettiğimiz bir konuda beklediğimiz neticeyi alamadığımızda üzülebiliriz. Bunların hiçbiri tek başına imanın zayıflığına delil değildir. Üzüntü, insan olmanın bir parçasıdır. Peygamberler de acı çekmiş, hüzünlenmiş ve Allah'a yönelerek dua etmişlerdir.
Asıl mesele, yaşadığımız acıyı nasıl anlamlandırdığımız ve bu acı karşısında Allah ile olan bağımızı nasıl koruduğumuzdur.
İnsan, her şeyi kendi anlayışına göre açıklamak zorunda değildir. Bilmediği yerde bilmediğini kabul edebilir. Hikmetini kavrayamadığı bir olay karşısında sabretmeye çalışabilir. Allah'ın adaletine güvenmekle birlikte kendi acısını da samimiyetle dile getirebilir.
Kur'an'da insanın bilgisinin sınırlı olduğuna dikkat çekilir. Bakara suresinin 216. ayetinde, insanın hoşlanmadığı bir şeyin kendisi için hayırlı olabileceği, sevdiği bir şeyin ise kendisi için şer olabileceği bildirilir. Ayetin sonunda Allah'ın bildiği, insanın ise bilmediği hatırlatılır.
Bu ilke, her sıkıntının dünyada mutlaka anlaşılabilir bir karşılığının bulunacağını iddia etmek değildir. Aksine insanın kendi bilgisini mutlaklaştırmaması ve Allah'ın ilminden daha geniş bir bilgiye sahip olduğunu düşünmemesi gerektiğini gösterir.
El Melik ismi, tam da bu noktada insanı kendi sınırlarını tanımaya davet eder.
İnsan Allah'ı Değil, Kendi Anlayışının Sınırlarını Sorgulamalıdır
İnsanın Allah hakkındaki bilgisi, Allah'ın bildirdiği hakikatlere dayanır. Fakat insanın bu hakikatleri anlama ve hayatına uygulama biçimi sınırlıdır. Bu sebeple mümin, kendi düşüncesiyle dinin açık hükümleri arasında bir ayrım yapmayı öğrenmelidir.
Bazen insan kendi beklentisini Allah'ın vaadi gibi görebilir. Bir işin mutlaka istediği şekilde sonuçlanacağını, bir duanın belirli bir zamanda kabul edilmesi gerektiğini veya iyilik yapan bir insanın dünyada hiçbir sıkıntıyla karşılaşmaması gerektiğini düşünebilir.
Oysa dua, Allah'la bir alışveriş ilişkisi kurmak değildir. İbadet de yalnızca dünyevi beklentilerin karşılanması için yapılmaz. Mümin Allah'a kulluk eder; O'na dua eder, O'ndan yardım ister ve elinden geleni yapar. Sonuçları ise her zaman bütünüyle kendi kontrolünde değildir.
Bu sebeple bir duanın beklenen biçimde gerçekleşmemesi, duanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Bir insanın sıkıntı yaşaması da onun Allah katında değersiz olduğunu göstermez. Peygamberlerin hayatları, imtihanın yalnızca günahkârlara mahsus olmadığını açıkça ortaya koyar.
İnsan, yaşadığı her olayın bütün hikmetini kavrayamayabilir. Ancak bu durum onu düşünmekten, tedbir almaktan, adalet aramaktan veya haksızlığa karşı durmaktan alıkoymamalıdır. Tevekkül, sebepleri terk etmek değil, sebeplere sarıldıktan sonra neticeyi Allah'a bırakmaktır.
Teslimiyet de insanın aklını ve iradesini ortadan kaldırması değildir. Bilakis kulun, kendi sorumluluğunu yerine getirirken her şeyin mutlak hâkimi olmadığını bilmesidir.
El Melik İsmi ve Gerçek Özgürlük
İnsan bazen özgürlüğü her istediğine sahip olmakta arar. Hayatın kendi planlarına uygun ilerlemesini, insanların kendisini anlamasını, çabalarının karşılığını hemen görmeyi ve karşısına çıkan engellerin ortadan kalkmasını ister.
Fakat bütün bunlara bağımlı bir huzur, kırılgan bir huzurdur. Çünkü insanın istediği her şey gerçekleşmez. Hayatın her aşamasında kendi iradesiyle belirleyemediği durumlarla karşılaşır.
Gerçek kulluk, insanın iradesini ve sorumluluğunu inkâr etmeden Allah'ın mutlak hükümranlığını kabul etmesiyle derinleşir. İnsan çalışır, dua eder, tedbir alır, hatalarından dönmeye gayret eder ve elinden geleni yapar. Ancak bütün varlığı kontrol edebileceği vehmine kapılmaz.
Âl-i İmrân suresinin 26. ayeti, mülkün Allah'a ait olduğunu ve O'nun mülkü dilediğine verdiğini, dilediğinden aldığını bildirir. Bu ayet, insanın sahip olduğu imkânları mutlak mülkiyet ve sınırsız güç olarak görmemesi gerektiğini hatırlatır.
İnsan kendisine verilen nimetlerin sahibi değil, onlardan sorumlu olan kuludur. Sahip olduklarıyla övünmek yerine şükretmeli, kaybettikleri karşısında sabır göstermeli ve her durumda doğru olanı yapmaya çalışmalıdır.
El Melik isminin tefekkürü, insanı bu kulluk bilincine taşır. Kendi hayatımızın her ayrıntısını yönetemediğimizi kabul etmek, sorumluluktan kaçmak değildir. Aksine gücümüzün yettiği alanla yetmediği alanı ayırt etmektir.
İnsan kendi sınırlarını tanıdıkça daha dikkatli karar verir, başkalarına karşı daha merhametli davranır ve bilmediği meselelerde daha ölçülü konuşur.
Tasavvufi Tefekkürde Murakabe ve Muhasebe
Tasavvuf geleneğinde insanın kendi nefsini hesaba çekmesi önemli bir yer tutar. Murakabe, kulun Allah'ın kendisini gördüğünü ve bildiğini hatırında tutmasıdır. Muhasebe ise niyetlerini, davranışlarını ve kalbindeki eğilimleri sorgulamasıdır.
El Melik ismi üzerinde tefekkür eden insan, kendisine şu soruları sorabilir:
Hayatımda Allah'ın rızasının önüne geçirdiğim bir arzu var mı?
Bir nimet elimden alındığında sabrımı bütünüyle kaybediyor muyum?
İnsanların hakkımda ne düşündüğüne, Allah'ın rızasından daha fazla önem veriyor muyum?
Kendi düşüncelerimi dinin değişmez hükümleriyle karıştırıyor muyum?
Bilmediğim bir meselede kesin konuşuyor, kendi anlayışımı başkalarına mutlak doğru olarak sunuyor muyum?
Bu soruların amacı insanı ümitsizliğe sürüklemek değildir. Amaç, kalbin hangi noktalarda yanılabildiğini fark etmek ve daha sahih bir kulluk bilincine yönelmektir.
İnsan kendi kusurlarını gördüğünde tövbe edebilir, yanlışlarını düzeltebilir ve Allah'ın rahmetine sığınabilir. Fakat kendisini bütünüyle kusursuz görürse değişmeye ihtiyaç duymayabilir. Bu sebeple muhasebe, insanın manevi gelişiminde önemli bir imkândır.
Bununla birlikte her düşünceyi putperestlik, her sıkıntıyı iman eksikliği ve her soru işaretini inkâr olarak değerlendirmek doğru değildir. İslam'da niyet, bilgi, irade ve davranış birbirinden ayrılması gereken hususlardır. Müminin kendisini sorgulaması, dinin temel hükümlerini kendi keyfine göre değiştirmesi anlamına gelmez.
Tevhid, Allah'ı yaratılmışlara benzetmeden ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmadan yalnızca O'na kulluk etmektir. Bu sebeple insanın tasavvuru, vahyin bildirdiği hakikatlerin yerine geçirilemez.
Sonuç: Hüküm Allah'a Aittir
El Melik ismi, insanın sahip olduğu her şeyin geçici olduğunu ve mutlak hükümranlığın yalnızca Allah'a ait bulunduğunu hatırlatır. İnsan ne kadar bilgi edinirse edinsin, varlığın bütün sırlarını kuşatamaz. Ne kadar plan yaparsa yapsın, hayatın her sonucunu belirleyemez. Ne kadar güçlü olursa olsun, kendisini ve çevresindeki her şeyi mutlak biçimde yönetemez.
Bu gerçeği kabul etmek, insanın değerini azaltmaz. Aksine onu haddini bilen, sorumluluk taşıyan ve Allah'a yönelen bir kul olmaya çağırır.
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri, kendi anlayışını hakikatin tamamı zannetmesidir. Oysa kulun vazifesi Allah'ı kendi beklentilerine göre tanımlamak değil, O'nun bildirdiği hakikatlere iman etmek ve bu imanın gereğini yaşamaya çalışmaktır.
İnsan bazen yaşadığı olayların hikmetini anlayabilir, bazen anlayamayabilir. Bazen arzuladığı sonuca ulaşır, bazen başka bir neticeyle karşılaşır. Her durumda kendisine düşen, doğruyu aramak, sorumluluğunu yerine getirmek, sabretmek, dua etmek ve Allah'ın rahmetinden ümidini kesmemektir.
El Melik isminin kalbimizde açtığı kapı da burada belirir. Mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu idrak eden insan, sahip olduklarına daha ölçülü yaklaşır, kaybettiklerini daha sabırlı karşılamaya çalışır ve kendi sınırlılığını kabul eder.
İnsanın manevi yolculuğu, bütün sorularına hemen cevap bulmasıyla değil, cevaplayamadığı sorular karşısında da kulluk bilincini koruyabilmesiyle derinleşir.
Çünkü kulun vazifesi hükümran olmak değil, kulluk etmektir. Mutlak ilim Allah'a aittir. Mutlak hükümranlık O'nundur. İnsan ise kendisine verilen ömür içinde hakikati aramak, iyiliği gözetmek ve Allah'ın rızasına uygun bir hayat sürmekle sorumludur.
### Dua
Ya Melik, kalplerimizi kendi arzularımızın esaretinden kurtar. Bize doğruyu doğru olarak göster ve ona uymayı nasip et. Yanlışlarımızı fark etmeyi, hatalarımızdan dönmeyi ve bilmediğimiz meselelerde haddimizi bilmeyi ihsan eyle.
Ya Rabbi, nimetlerin karşısında şükreden, imtihanların karşısında sabreden ve her hâlinde Sana yönelen kullarından eyle. Bizi kendi zanlarımızla aldanmaktan koru. İmanımızı sahih, niyetimizi samimi, amelimizi salih eyle.
Mülkün de hükmün de sahibi Sensin. Bize kulluğun hakikatini anlamayı ve hayatımızı rızana uygun yaşamayı nasip eyle.
Âmin. Velhamdülillahi Rabbil âlemîn.
