Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
# Cism-i Küll: Kâinatın Bütünlüğü ve Esmâü’l Hüsnâ’nın Tecellileri
İmam Gazâlî’nin Varlık Tasavvuru Ekseninde Bir Tasavvuf İncelemesi
### Giriş: Kâinata Bir Bütün Olarak Bakmak
Kâinatta görünen ne varsa, en uzaktaki yıldızdan ayağımızın altındaki toprağa, denizlerden nehirlere, havadan canlıların bedenlerine kadar her şey, insanı varlığın bütünlüğü üzerine düşünmeye davet eder. İlk bakışta birbirinden ayrı görünen bu unsurlar, daha geniş bir nazarla ele alındığında, aralarındaki ilişkiler ve düzen bakımından büyük bir bütünün parçaları olarak anlaşılabilir.
Tasavvuf ve İslâm düşüncesinde varlık âlemini bir bütün olarak değerlendiren yaklaşımlardan biri, **cism-i küll** kavramıyla ifade edilir. Kelime anlamıyla küllî cisim veya bütüncül beden şeklinde açıklanabilecek bu kavram, kâinatın birbirinden kopuk varlıkların rastgele bir toplamı olmadığını, yaratılmış âlemde bir düzen ve ilişki bulunduğunu anlatmak için kullanılır.
Bu bakışın asıl önemi, kâinatı ilâhî zatla özdeşleştirmesinde değil, yaratılmış varlıkların Allah’ın kudretine, ilmine ve hikmetine işaret eden yönlerini düşünmeye imkân vermesindedir. Kâinat, kendi başına ilâh değildir. Yaratılmıştır ve varlığını Allah’a borçludur. Onun düzenini, güzelliğini ve çeşitliliğini tefekkür etmek, mümin için yaratıcıya yönelişin vesilesi olabilir.
İnsanın gökyüzüne bakarken hissettiği hayret, bir tohumun filizlenişini seyrederken duyduğu şaşkınlık veya insan bedenindeki düzeni düşündüğünde hissettiği derinlik, bu tefekkürün başlangıç noktalarıdır.
Asıl mesele yalnızca kâinatın nasıl işlediğini görmek değil, gördüğümüz bu düzen karşısında nasıl bir kulluk şuuru geliştireceğimizi de anlamaktır.
1. Cism-i Küll Kavramı ve Kâinatın Birliği
Cism-i küll düşüncesinde kâinat, birbirinden bağımsız ve ilişkisiz parçalar yığını olarak değil, kendi içinde bir düzen taşıyan bütün olarak ele alınır. Gökler, yer, su, hava, canlılar ve diğer varlıklar bu bütünün farklı unsurlarıdır.
Buradaki beden benzetmesi, kâinatın gerçek anlamda canlı bir insan bedeni olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu, varlıklar arasındaki düzeni ve birbirine bağlılığı açıklamak için kullanılan düşünsel bir tasvirdir.
İnsan bedenini düşündüğümüzde gözün, elin, kalbin ve diğer organların farklı işlevleri bulunduğunu görürüz. Bu organların her biri kendi başına belirli görevleri yerine getirir. Ancak bedenin bütünü içinde bir anlam kazanır. Organların işlevleri arasındaki uyum, bedenin hayatını sürdürmesi açısından önemlidir.
Kâinat üzerine düşünürken de benzer bir bütünlük fikriyle karşılaşırız. Dünya üzerindeki canlı yaşamı, su döngüsü, atmosfer, güneş ışığı ve ekolojik ilişkiler birbirleriyle bağlantılıdır. Bu ilişkileri incelemek, insanın yaratılmış âlemin karmaşıklığını ve düzenini daha iyi anlamasına yardımcı olur.
Tasavvufî tefekkür bu düzeni yalnızca gözlemlemekle kalmaz, aynı zamanda onun Allah’ın yaratması karşısındaki anlamını da sorgular.
Burada iki hususu birbirinden ayırmak gerekir. Kâinatın belirli bir düzen taşıması, gözlemlenebilir bir olgudur. Bu düzenin Allah’ın ilim ve kudretine işaret etmesi ise dinî ve felsefî bir yorumdur. Mümin, bu iki alan arasında ilişki kurabilir; ancak bilimsel gözlemlerle tasavvufî yorumları aynı bilgi türüymüş gibi sunmamalıdır.
Cism-i küll kavramının tefekkür bakımından değeri, insanın varlığı daha geniş bir çerçevede düşünmesini sağlamasıdır.
İnsan, kendisini çevresinden bütünüyle bağımsız bir varlık olarak görmemeyi öğrenir. Yaşadığı dünyanın nimetlerine, canlıların hayatına ve kendisine verilen imkânlara karşı daha dikkatli bir tutum geliştirebilir.
Bu dikkat, yalnızca hayranlık duymakla sınırlı kalmamalıdır. İnsanı emanete riayete, israftan kaçınmaya, tabiatı korumaya ve diğer canlılara karşı merhametli davranmaya da yöneltmelidir.
2. İmam Gazâlî ve Kâinatın Bir Bütün Olarak Okunması
İmam Gazâlî, İslâm düşüncesinin en önemli isimlerinden biridir. Eserlerinde Allah’ın isimleri, insanın bilgisi, ahlâkî arınma ve yaratılmış âlem üzerine derin değerlendirmeler yapar.
Gazâlî’nin düşünce dünyasında varlık üzerine tefekkür, insanın Allah’ı tanıma çabasından ayrı düşünülemez. İnsan, yaratılmış âlemi incelerken onun sınırlılığını ve kendi bilgisinin de sınırlı olduğunu fark eder. Bu farkındalık, insanı hem hayrete hem de tevazuya götürebilir.
Cism-i küll kavramını Gazâlî’nin varlık anlayışıyla ilişkilendiren yorumlarda, kâinatın farklı unsurlarının bir bütün içinde değerlendirilmesi öne çıkar. Bununla birlikte, belirli bir ifadenin Gazâlî’nin hangi eserinde, hangi bağlamda ve hangi lafızlarla geçtiğini söylemek için doğrudan kaynak kontrolü gerekir. Bu sebeple cism-i küll hakkında aktarılan her tasavvufî açıklamayı, Gazâlî’nin kesin ve kelimesi kelimesine ifadesi olarak sunmamak gerekir.
Gazâlî’nin düşüncesinden hareketle yapılabilecek temel çıkarım şudur: Varlık üzerine tefekkür, yalnızca dış dünyaya ait bilgiler edinmek değildir. Bu tefekkür, insanın kendi varlığını, sorumluluğunu ve Allah karşısındaki konumunu yeniden değerlendirmesine de vesile olabilir.
Bir gökyüzü manzarası insanın dikkatini çekebilir. Fakat bu dikkatin tefekküre dönüşmesi için insanın kendisine şu soruları sorması gerekir:
Bu düzen karşısında benim bilgim ne kadar sınırlı? Bana verilen nimetleri nasıl kullanıyorum? Sahip olduğumu düşündüğüm imkânların ne kadarının gerçek anlamda kontrolüm altında olduğunu zannediyorum? Hayatımı yalnızca tüketmek için mi yaşıyorum, yoksa yaratılmış olmanın getirdiği sorumlulukları da düşünüyor muyum?
Bu sorular, kâinatı bir bütün olarak okumanın ahlâkî yönünü ortaya çıkarır.
3. El Hâlık, El Bâri ve El Musavvir: Yaratmanın Üç Yönü
Kur’anı Kerim, Haşr suresinin yirmi dördüncü ayetinde Allah’ın El Hâlık, El Bâri ve El Musavvir isimlerini birlikte zikreder. Ayet, Allah’ın yaratıcı olduğunu, yaratılmışlara biçim verdiğini ve en güzel isimlerin O’na ait bulunduğunu bildirir.
Bu üç ismi birlikte düşünmek, yaratılışın farklı yönleri üzerine tefekkür etmeye imkân verir.
### El Hâlık: Yaratan
El Hâlık ismi, yaratmanın Allah’a ait olduğunu ifade eder. İnsan, varlığını kendi kendine meydana getirmemiştir. İçinde yaşadığı dünya da insanın iradesinden bağımsız olarak var edilmiştir.
İnsan aklıyla birçok şeyi keşfedebilir, çeşitli araçlar üretebilir ve çevresindeki maddeleri dönüştürebilir. Fakat bunlar, insanın mutlak anlamda yoktan var ettiği anlamına gelmez.
Bu açıdan El Hâlık ismi üzerinde düşünmek, insanın varoluş karşısındaki aczini ve kulluğunu hatırlatır.
### El Bâri: Yaratan ve Varlıkları Birbirinden Ayrıştırarak Ortaya Çıkaran
El Bâri ismi, Allah’ın yaratmasını ve varlıkları kendilerine mahsus özelliklerle ortaya çıkarmasını düşündürür.
Kâinatta birbirinden farklı canlılar, maddeler ve yapılar bulunur. Her varlığın belirli özellikleri vardır. İnsan, bu farklılıkları inceledikçe yaratılmış âlemin çeşitliliği karşısında hayrete düşebilir.
Bu ismi tefekkür etmek, farklılıkları anlamsız bir ayrılık olarak değil, yaratılmış âlemin çeşitliliği içinde değerlendirmeye yardımcı olur.
### El Musavvir: Suret Veren
El Musavvir ismi, Allah’ın yaratılmışlara suret ve biçim vermesini ifade eder.
İnsan bedeninin oluşumu, canlıların farklı şekilleri, bitkilerin yapısı ve tabiatta gözlemlenen çeşitlilik, suret ve biçim üzerine düşünmeye vesile olabilir.
Ancak bu isimleri yaratılışın birbirini takip eden üç zorunlu fiziksel aşaması gibi açıklamak doğru değildir. El Hâlık, El Bâri ve El Musavvir isimleri birlikte anıldığında, Allah’ın yaratma ve suret verme kudretinin farklı yönleri üzerinde tefekkür edilebilir. Bu isimlerin kesin biçimde birbirinden ayrılmış kronolojik aşamalar olduğu iddiası ise ayrıca delillendirilmelidir.
Haşr suresinin yirmi dördüncü ayetinin ana mesajı, Allah’ın yaratıcı oluşu ve en güzel isimlerin O’na ait bulunmasıdır.
Bir gökyüzüne, bir çiçeğe veya insan bedenine bakarken bu isimleri hatırlamak, yaratılmış varlıkların kendi başlarına mutlak güç sahibi olmadıklarını düşünmeye yardımcı olabilir.
4. Ölçü, Hikmet ve El Hakîm İsmi
Kâinat üzerine tefekkür edildiğinde ölçü ve düzen kavramları öne çıkar. Güneş sistemindeki hareketler, mevsimlerin oluşumu, canlıların gelişimi ve tabiatın çeşitli süreçleri, insanın düzen fikri üzerinde düşünmesine imkân verir.
Kur’anı Kerim’de Allah’ın her şeyi bir ölçüyle yarattığını bildiren ayetler bulunur. Kamer suresinin kırk dokuzuncu ayetinde şöyle buyrulur:
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
Bu ayet, yaratılışın Allah’ın takdiri ve ilmi dışında olmadığını hatırlatır.
El Hakîm ismi de hikmet kavramı üzerinden tefekkür edilebilir. Hikmet, bir şeyi yerli yerinde yapmak, hüküm ve işlerde derin bir anlam ve uygunluk bulunması gibi anlamlarla ilişkilidir.
İnsan, kâinattaki düzeni gözlemleyerek yaratılmış âlem hakkında bilgi edinir. Fakat her olayın bütün hikmetini kavradığını ileri süremez. İnsan bilgisinin sınırlı olması, özellikle hayatın zor ve anlaşılması güç dönemlerinde hatırlanması gereken bir gerçektir.
Burada önemli bir ayrım vardır. Kâinatta ölçü ve düzen bulunması üzerine düşünmek başka, insanın başına gelen her olayın nedenini kesin olarak bildiğini iddia etmek başkadır.
Bir insan hastalandığında, bir kayıp yaşadığında veya haksızlığa uğradığında bu olayın özel hikmetini bildiğimizi söyleyemeyiz. Böyle durumlarda sabır, dua, yardım ve adalet arayışı önemlidir. Her acıyı doğrudan kişinin olgunlaşması için gönderilmiş bir işaret olarak yorumlamak, insanın yaşadığı sıkıntıyı küçümseme tehlikesi taşır.
El Hakîm ismi üzerinde tefekkür etmek, bilmediğimiz şeyler karşısında ölçülü olmayı da öğretmelidir.
İnsan, Allah’ın hikmetine iman edebilir. Ancak bu iman, kendi sınırlı yorumlarını Allah’ın kesin hükmüymüş gibi sunmasına izin vermez.
5. El Adl: Adalet ve Her Şeyin Yerli Yerinde Olması
El Adl ismi, Allah’ın adaleti üzerine düşünmeye imkân verir. Tasavvufî anlatımlarda adalet, bir şeyi uygun yerine koymak ve ölçüyü gözetmek üzerinden de açıklanır.
İnsan bedenindeki organların farklı işlevleri bulunur. Bir organın işlevi diğerinden farklıdır. Bu farklılık, tek başına bir üstünlük veya eksiklik ölçüsü değildir. Organların işlevlerini birlikte yerine getirmeleri, bedenin işleyişinde önem taşır.
Bu benzetme, yaratılmış âlemdeki çeşitlilik üzerine düşünmeye yardımcı olabilir. Fakat buradan hareketle dünyada görülen her toplumsal durumun adil olduğunu veya her haksızlığın doğru bir yere yerleştirildiğini söylemek doğru değildir.
İslâm’ın adalet anlayışı, insanın haksızlığa karşı sorumluluğunu da içerir. Zulüm, sırf meydana gelmiş olduğu için adalet hâline gelmez. İnsanların birbirlerine zarar vermesi, haklarını çiğnemesi veya güçsüzleri ezmesi meşru görülemez.
İlâhî adalete iman etmek, insanın dünyadaki adaletsizlikleri görmezden gelmesini gerektirmez. Bilakis insan, kendisine verilen sorumluluk çerçevesinde adaleti gözetmekle yükümlüdür.
El Adl ismi üzerine tefekkür eden bir insan, yalnızca kendi hayatındaki düzeni değil, kendi davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini de değerlendirmelidir.
Birine haksızlık ediyor muyum? Bir insanın hakkını kendi çıkarım uğruna ihmal ediyor muyum? Sahip olduğum gücü adil biçimde kullanıyor muyum?
Bu sorular, adaletin yalnızca soyut bir kavram olmadığını, insanın gündelik davranışlarında da karşılık bulması gerektiğini hatırlatır.
6. El Latîf: Görünmeyen İncelik ve İlâhî Lütuf
El Latîf ismi, Allah’ın lütfunun ve kullarına yönelik incelikli tasarrufunun üzerinde düşünmeye vesile olur.
Kur’anı Kerim’de Allah’ın kullarına karşı Latîf olduğu bildirilir. Bu isim, insanın kolayca fark edemediği hususları ve ilâhî lütfun insan bilgisini aşan yönlerini hatırlatabilir.
Bir tohumun filizlenmesi, bir canlının gelişmesi veya insanın hayatında beklemediği bir iyilikle karşılaşması, insanı yaratılış ve lütuf üzerine düşünmeye yöneltebilir.
Bununla birlikte, her olayın arkasındaki özel ilâhî maksadı bildiğimizi söylemek doğru değildir. El Latîf ismini tefekkür etmek, her yaşanan olayın gizli mesajını çözebildiğimiz iddiası değil, Allah’ın lütfunun insan bilgisinden daha geniş olabileceğini kabul etmektir.
Bu bakış, insanın ümitsizliğe kapılmamasına yardımcı olabilir. Fakat ümit, gerçek sorunları yok saymak anlamına gelmez. İnsan gerektiğinde destek aramalı, hatalarını düzeltmeli ve çözüm için çaba göstermelidir.
Tasavvufî açıdan incelik, bazen büyük sözlerden çok küçük davranışlarda görünür. Bir insanı dikkatle dinlemek, kimse görmediğinde de doğru davranmak, bir başkasının yükünü hafifletmek ve incitici sözlerden kaçınmak, ahlâkî hayatın önemli parçalarıdır.
Allah’ın El Latîf ismini anmak, insanın kendi davranışlarında da nezaket ve merhameti artırmaya çalışmasına vesile olabilir.
7. İnsan, Kâinatın Küçük Bir Örneği mi?
Tasavvuf ve İslâm düşüncesinde insanın âlemin küçük bir örneği olduğu fikri, farklı biçimlerde ele alınmıştır. Bu yaklaşımda insan bedeni ve iç dünyası, yaratılmış âlemin çeşitli özelliklerini düşünmek için bir benzetme alanı oluşturur.
Kur’anı Kerim, Fussilet suresinin elli üçüncü ayetinde Allah’ın ayetlerini hem ufuklarda hem de insanların kendi nefislerinde göstereceğini bildirir.
Bu ayet, insanın dış dünyada ve kendi varlığında işaretler üzerinde düşünmesine çağrı olarak okunabilir.
İnsan gökyüzünü inceleyebilir, tabiatın düzenini araştırabilir ve kendi bedeninin işleyişi üzerine bilgi edinebilir. Aynı zamanda kendi ahlâkını, niyetlerini, duygularını ve sorumluluklarını da sorgulayabilir.
Bu iki yönlü tefekkür, insanın hem dış dünyaya hem de kendi iç dünyasına daha dikkatli bakmasını sağlar.
Ancak insan bedenini kâinatın birebir kopyası saymak veya insanın her organını göklerdeki belirli bir unsurla kesin biçimde eşleştirmek, açıklayıcı bir benzetmenin ötesine geçen iddialardır. Böyle eşleştirmeler, açık bir delil olmadan kesin dinî bilgi gibi sunulmamalıdır.
İnsanın kendisini tanıması, yalnızca bedenini tanımasıyla tamamlanmaz. Kendi niyetlerini, öfkesini, korkularını, merhametini ve sorumluluklarını anlamaya çalışması da önemlidir.
İnsan dış dünyadaki düzeni hayranlıkla izlerken kendi hayatındaki düzensizlikleri de fark edebilir. Bilgisini artırmaya çalışırken öfkesini kontrol etmeyi öğrenebilir. Başkalarının kusurlarını kolayca görürken kendi eksikliklerini de sorgulayabilir.
Bu yönüyle insanın iç dünyasına bakması, kâinat üzerine tefekkürün ahlâkî bir devamı hâline gelir.
8. Kâinatın Tesbihi ve İnsanın Sorumluluğu
Kur’anı Kerim, İsrâ suresinin kırk dördüncü ayetinde göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini, ancak insanların onların tesbihini anlayamadığını bildirir.
Bu ayet, varlığın Allah karşısındaki kulluk konumunu hatırlatan güçlü bir ifadedir.
İslâm inancında tesbih, Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek ve O’nun yüceliğini kabul etmekle ilişkilidir. Kur’anın bu ifadesi, yaratılmış âlemin insanın algıladığından daha geniş bir hakikate sahip olduğunu düşünmeye imkân verir.
Tasavvufî anlatımlarda yıldızların hareketi, denizin dalgaları ve yaprakların dökülmesi, kâinatın tesbihi üzerine düşünmeye vesile olarak ele alınabilir. Fakat bu örnekler, her tabiat olayının fiziksel hareketini doğrudan belirli bir zikrin karşılığı saydığımız anlamına gelmez.
İnsan, kâinatın tesbihi üzerine düşündüğünde kendi sorumluluğunu da hatırlamalıdır. Çünkü insan yalnızca yaratılmış bir varlık değil, aynı zamanda irade ve sorumluluk sahibi bir kuldur.
Dilini doğru söz için kullanabilir. Bilerek Allah’ı zikredebilir. Şükredebilir. Tövbe edebilir. Başkalarına iyilik edebilir. Sahip olduğu imkânları hayır için değerlendirebilir.
Zikir, yalnızca dilin tekrarından ibaret kalmamalıdır. Dil ile anılan Allah’ın emirlerine uygun yaşama gayretiyle desteklenmelidir.
Bir insan Allah’ın El Adl ismini anıyorsa adaleti gözetmeye, El Rahîm ismini anıyorsa merhametli olmaya, El Hakîm ismini anıyorsa kararlarında hikmeti aramaya çalışmalıdır.
Bu, Allah’ın isimlerinin insanda ilâhî niteliklerin aynen bulunduğu anlamına gelmez. Allah’ın isimleri kendisine mahsus kemal ifade eder. Kul ise yaratılmış bir varlık olarak bu isimlerin işaret ettiği ahlâkî değerleri kendi sınırlılığı içinde yaşamaya gayret eder.
Böylece zikir, insanın hayatını güzelleştiren bir kulluk pratiğine dönüşür.
9. Kader, Değişim ve Her An Yenilenen Hayat
İnsan hayatı sürekli değişir. Duygularımız, düşüncelerimiz, ilişkilerimiz ve şartlarımız zaman içinde farklılaşır. Dün doğru bulduğumuz bir davranışın yanlış olduğunu bugün fark edebiliriz. Bir hatamızdan ders çıkarabilir, tövbe ederek yeni bir başlangıç yapabiliriz.
Tasavvuf düşüncesinde yaratılışın sürekliliği ve varlığın her an Allah’ın yaratmasıyla ayakta durması üzerine farklı açıklamalar yapılmıştır. Bu bağlamda Sadreddin Konevî gibi düşünürlerin eserlerinde varlık, ilâhî bilgi ve tecelli konuları geniş biçimde ele alınır.
Ancak belirli bir sözün Konevî’ye ait olduğunu kesin biçimde söylemek için eserin adı, metin ve bağlam kontrol edilmelidir. Kaynağı doğrulanmamış ifadeleri doğrudan alıntı gibi sunmak ilmî açıdan uygun değildir.
Kur’anı Kerim’in Ra’d suresinin otuz dokuzuncu ayetinde Allah’ın dilediğini sileceği ve dilediğini sabit bırakacağı bildirilir. Ayetin kader, hüküm ve değişimle ilişkisi tefsir geleneğinde farklı yönleriyle açıklanmıştır.
Bu ayetten hareketle insanın her istediği sonucu dua veya zikirle mutlaka elde edeceğini söylemek doğru değildir. Dua, kulluğun önemli bir parçasıdır; fakat belirli bir sonucu garanti eden bir yöntem olarak görülmemelidir.
İnsan dua eder, tövbe eder, sadaka verir ve iyilik yapar. Bunlar kulluğun değerli amelleridir. Ancak bunları Allah’ı belirli bir neticeye mecbur bırakan işlemler gibi düşünmemelidir.
Dua, kulun Rabbine yönelmesi, ihtiyacını arz etmesi ve O’ndan yardım istemesidir. Bu yöneliş, insanın davranışlarını değiştirmesine ve hayatını yeniden değerlendirmesine de vesile olabilir.
Hiçbir sıkıntının sonsuza kadar aynı biçimde devam edeceği kesin değildir. İnsan yeni yollar bulabilir, yardım alabilir, şartlarını değiştirebilir ve zaman içinde farklı imkânlarla karşılaşabilir. Bununla birlikte, her zorluğun mutlaka kısa sürede sona ereceğine dair kesin bir vaat vermek de doğru olmaz.
Umut, insanın gerçekleri inkâr etmesi değildir. Bütün şartlar henüz değişmemiş olsa bile doğru olanı yapmaya devam edebilmesidir.
10. Esmâü’l Hüsnâ ile Zikir ve Kalp Terbiyesi
Esmâü’l Hüsnâ, Allah’ın en güzel isimlerini ifade eder. Bu isimleri öğrenmek, anlamları üzerinde düşünmek ve Allah’ı bu isimlerle anmak İslâmî hayatın önemli bir parçasıdır.
Zikir, insanın Allah’ı anması ve O’na yönelmesidir. Esmâü’l Hüsnâ ile yapılan zikir de bu yönelişin biçimlerinden biridir.
Bununla birlikte, belirli bir kişinin hangi isme muhtaç olduğunu kesin biçimde belirlediğimizi veya isimlerin kişilerin kaderini gizli biçimde ortaya çıkardığını iddia etmek doğru değildir. Gaybın bilgisi Allah’a aittir.
Bir insanın yaşadığı sıkıntıdan hareketle onun üzerinde hangi ilâhî ismin etkili olduğunu kesin biçimde söylemek, dinî delille desteklenmedikçe bir yorumdan öteye geçmez. Aynı şekilde belirli bir zikir sayısının mutlaka belirli bir sonuç doğuracağını vaat etmek de ihtiyat gerektirir.
Buna karşılık, Esmâü’l Hüsnâ’nın anlamları üzerinde düşünerek insanın ahlâkını geliştirmeye çalışması anlamlıdır.
El Gafûr ismini anan kişi bağışlanma dilemeli ve başkalarını bağışlama konusunda da kendisini sorgulamalıdır. Er Rahîm ismini anan kişi merhametini artırmaya çalışmalıdır. El Adl ismini anan kişi haksızlık etmemeye dikkat etmelidir. El Hakîm ismini anan kişi kararlarında acelecilikten kaçınmalı ve hikmeti gözetmelidir.
Bu yaklaşım, zikir ile ahlâk arasında bağ kurar.
Zikir, insanın yalnızca bir isteğini gerçekleştirmek için başvurduğu bir araç değildir. Allah’ı tanıma, O’na yönelme ve kulluğunu derinleştirme çabasıdır.
İnsan kendi hâlini değerlendirebilir, hangi ahlâkî yönünü geliştirmeye ihtiyaç duyduğunu düşünebilir ve buna uygun bir zikir düzeni oluşturabilir. Bu çalışma, kesin bir kader okuması veya gayb haberciliği olarak sunulmamalıdır.
Zikrin kıymeti, yalnızca tekrar sayısında değil, insanın Allah’a yönelişinde, niyetinde ve hayatına yansıyan güzel ahlâkta aranmalıdır.
Sonuç: Kâinatı Okumak, Kendini Tanımak ve Yaratıcıya Yönelmek
Cism-i küll kavramı, kâinatın bütünlüğü üzerine düşünmek için kullanılan tasavvufî bir çerçevedir. Bu çerçeve, yaratılmış âlemi birbirinden kopuk parçalar yığını olarak görmek yerine, aralarındaki ilişkileri ve düzeni tefekkür etmeye davet eder.
Esmâü’l Hüsnâ ise bu tefekkürün Allah’ın isimleriyle ilişkili yönünü ortaya çıkarır. El Hâlık, El Bâri ve El Musavvir isimleri yaratma ve suret verme üzerine düşünmeye; El Hakîm hikmet ve ölçü fikrine; El Adl adalet ve sorumluluğa; El Latîf ise ilâhî lütuf ve incelik üzerine tefekküre kapı açar.
Ancak bütün bu düşüncelerin temelinde önemli bir inanç ilkesi bulunur: **Yaratılmış âlem, yaratıcının kendisi değildir.**
Kâinatta Allah’ın kudretine ve yaratmasına işaret eden yönler üzerinde düşünülebilir. Fakat kâinat Allah’ın zatıyla özdeşleştirilemez. Varlığın bütünlüğünden söz etmek, yaratılmış olanla yaratan arasındaki ayrımı ortadan kaldırmaz.
Bu ayrımı korumak, tevhid inancının temel hassasiyetlerindendir.
İnsan gökyüzüne bakabilir ve hayrete düşebilir. Bir çiçeğin açılışını seyredebilir ve yaratılışın inceliğini düşünebilir. Kendi bedenindeki düzeni inceleyebilir ve hayatın ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlayabilir.
Fakat tefekkürün asıl meyvesi, yalnızca hayranlık duymak değildir. Şükretmek, adaletli olmak, merhamet göstermek, emanetleri korumak ve Allah’a karşı kulluk sorumluluğunu yerine getirmektir.
Kâinatın bütünlüğünü düşünen insan, kendi davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini de düşünmelidir. Allah’ın isimlerini anan insan, bu zikri güzel ahlâkla desteklemelidir. Kader ve hikmet üzerine tefekkür eden insan, bilmediği konularda kesin hükümler vermekten kaçınmalıdır.
Çünkü hakikati aramak, yalnızca varlık hakkında konuşmak değil, kendi hayatını da hakikate göre düzenlemeye çalışmaktır.
### Dua
Ey gökleri ve yeri yaratan, her şeyi ilmiyle kuşatan Rabbimiz!
Bize yarattığın âlemi ibretle seyretmeyi, nimetlerini fark etmeyi ve Sana şükretmeyi nasip eyle.
El Hâlık isminin tecellileri üzerinde düşünürken yaratılmış olduğumuzu unutturma. El Musavvir ismini anarken kendi ahlâkımızı güzelleştirmek için gayret etmeyi nasip eyle. El Hakîm ismini hatırlarken bilmediğimiz şeyler karşısında edebimizi korumayı öğret. El Adl ismini anarken bizi adaletten ayırma. El Latîf isminin rahmetini umarken kalplerimizi merhametle doldur.
Allah’ım, bize faydalı ilim, temiz niyet, güzel ahlâk ve hayırlı amel nasip eyle. Bildiklerimizle amel etmeyi, bilmediklerimiz hakkında ölçülü konuşmayı ve her hâlimizde Sana yönelmeyi öğret.
Bizi isimlerini yalnızca dillerinde ananlardan değil, kulluklarının gereğini yerine getirmek için çabalayanlardan eyle. Kalplerimizi kibirden, gösterişten ve haksızlıktan arındır. Bize emanet edilen nimetlerin hakkını vermeyi nasip et.
Yaratılmışlara bakarken Seni hatırlamayı, nimet karşısında şükretmeyi, sıkıntı karşısında sabretmeyi ve hayatımızı rızana uygun yaşamaya çalışmayı bizlere lütfet.
İmam Gazâlî, *el Maksadü’l Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l Hüsnâ*
İmam Gazâlî, *İhyâü Ulûmi’d Dîn*
Sadreddin Konevî, *Miftâhu’l Gayb*
*Editoryal not: Cism-i küll ve ilâhî isimlerin tecellileri hakkındaki açıklamalar, tasavvufî yorum çerçevesinde değerlendirilmelidir. Belirli ifadelerin adı geçen düşünürlere doğrudan aidiyeti, ilgili eserlerin metni üzerinden doğrulanmalıdır. Bu makalede doğrulanmamış sözler kesin alıntı olarak sunulmamış, Kur’an ayetlerinin açık anlamlarıyla tasavvufî yorumlar birbirinden ayrılmaya çalışılmıştır.*