Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
# Levh-i Mahfûz: Kaderin Sırrı ve Duanın Açtığı Kapı
*İnsan, hayatının bütününü seçemese de karşılaştığı hadiseler karşısında nasıl davranacağına dair bir sorumluluk taşır. Kaderi düşünmek, bu sorumluluğu unutmadan Allah'ın ilmini, takdirini ve rahmetini anlamaya çalışmaktır.*
Bazen insan, hayatın olağan akışı içinde hiç beklemediği bir anda durur. Gecenin sessizliğinde, uzun bir günün yorgunluğunda veya pencereden dışarıya bakarken zihninde derin bir soru belirir:
Ben niçin buradayım? Bu hayatı ben mi seçtim? Başımıza gelenler önceden belirlenmiş midir? Öyleyse benim irademin, dualarımın ve tercihlerimin bu hikâyedeki yeri nedir?
Bu sorular yalnızca zihinsel bir meraktan ibaret değildir. İnsan bir kayıp yaşadığında, haksızlığa uğradığında, hastalıkla karşılaştığında veya uzun zamandır beklediği bir kapı açılmadığında kader meselesi kalbinin tam ortasına yerleşir.
Bir tarafta Allah'ın her şeyi kuşatan ilmi ve takdiri vardır. Diğer tarafta insanın seçimi, sorumluluğu, duası ve gayreti bulunur. Bu iki hakikati birlikte düşünmek, kader meselesinin en önemli boyutlarından biridir.
Tasavvuf geleneğinde kader üzerine tefekkür etmek, yalnızca gelecekte ne olacağını merak etmek değildir. İnsanın kendi acziyetini tanıması, Allah'a yönelmesi ve kendisine düşen sorumluluğu kavramasıdır.
Bu tefekkürün bizi götürdüğü kavramlardan biri Levh-i Mahfûz'dur.
Levh-i Mahfûz nedir?
Levh-i Mahfûz, İslam inancında Allah'ın ilmi ve takdiriyle ilişkili olarak ele alınan önemli bir kavramdır. Kur'an'da Burûc suresinin 21 ve 22. ayetlerinde, Kur'an'ın Levh-i Mahfûz'da bulunduğu bildirilir. İslam âlimleri, bu ve başka ayetleri değerlendirerek Levh-i Mahfûz'u varlık ve olaylara ilişkin ilâhî bilginin kaydedilmesiyle bağlantılı biçimde açıklamışlardır.
Levh-i Mahfûz ifadesi, sözlük bakımından korunmuş levha anlamına gelir. Ancak bu ifadeyi duyduğumuzda zihnimizde hemen gökyüzünde duran, sayfaları bulunan maddi bir kitap canlandırmak zorunda değiliz. Kavramın mahiyetini bütünüyle bildiğimizi de iddia edemeyiz.
Dinî metinlerde bildirilen hakikate inanmak ile o hakikatin nasıl olduğunu ayrıntılarıyla tasavvur edebilmek aynı şey değildir.
Allah'ın ilmi, insanın bilgi edinmesi gibi sonradan oluşmaz. Allah, bizim gibi bir şeyi yaşayarak öğrenmez veya geleceği bilmek için olayların gerçekleşmesini beklemez. O'nun ilmi zamanla sınırlı değildir.
Levh-i Mahfûz meselesini anlamaya çalışırken de bu temel inancı göz önünde bulundurmak gerekir. Allah'ın ilminden söz ederken O'nu yaratılmışlara benzetmemeli, mahiyetini bütünüyle kavrayamadığımız konularda kesin hükümler vermekten kaçınmalıyız.
Kalem, İslam düşüncesinde kaderin yazılmasıyla bağlantılı olarak ele alınan önemli bir sembol ve kavramdır.
Hz. Peygamber'den nakledilen bir rivayette, Allah'ın kalemi yarattığı ve ona kıyamete kadar olacak şeylerin takdirini yazmasını emrettiği bildirilir. Bu rivayet Sünen-i Ebû Dâvûd'da yer alır. Ayrıca başka rivayetlerde de göklerin ve yerin yaratılmasından önce takdirin yazıldığı ifade edilir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, hadislerde bildirilen hakikat ile tasavvufi açıklamalarda kullanılan yorumları birbirinden ayırmaktır.
Kalemin ilk yaratılan şey olduğu yönündeki rivayetler, hadis âlimleri tarafından farklı rivayetler ve yorumlar çerçevesinde ele alınmıştır. Kalem-i A‘lâ, Akl-ı Evvel ve Nûr-ı Muhammedî kavramlarının aynı hakikatin farklı isimleri olduğu iddiası ise bütün İslam âlimlerinin ortak kabulü olarak sunulmamalıdır. Özellikle ilâhî kalemin Akl-ı Evvel veya Nûr-ı Muhammedî ile özdeşleştirilmesi, belirli tasavvufi ve felsefi yorumlarla ilişkilidir.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü dinî bir metinde açıkça bildirilen hususlarla, bu metinler üzerinden geliştirilen metafizik yorumları aynı kesinlik derecesinde değerlendirmek doğru olmaz.
Kalem üzerine tefekkür etmek, insanı şu soruya götürebilir: Madem Allah her şeyi bilmektedir, insanın yaşadığı hayatın içinde kendi tercihlerinin anlamı nedir?
Bu sorunun cevabını ararken yalnızca yazı benzetmesine değil, Kur'an'ın kader, irade, sorumluluk ve dua hakkındaki bütüncül anlatımına bakmak gerekir.
Her şey Allah'ın ilmindeyse insanın iradesi nerededir?
Kader meselesinin insanı en fazla düşündüren yönlerinden biri budur.
İnsan, kendi seçmediği bir ailede dünyaya gelir. Doğduğu yeri, çocukluğunda karşılaştığı şartları, bedeninin birçok özelliğini ve hayatının başlangıcını kendisi belirlemez. Bazı olaylar onun iradesi dışında gerçekleşir. Bazen hiçbir hazırlığı olmadığı hâlde bir kayıpla karşılaşır veya kendisini ağır bir imtihanın içinde bulur.
Böyle durumlarda insanın şu soruyu sorması anlaşılabilir:
Ben bu şartları seçmediysem bunlardan nasıl sorumlu olabilirim?
İslam düşüncesinde kader ile insanın sorumluluğu arasındaki ilişki, kelâm âlimlerinin üzerinde ayrıntılı biçimde durduğu konulardandır. Bu konuda farklı açıklamalar geliştirilmiş olsa da insanın iradesi, gücü ölçüsünde yaptığı tercihler ve ahlaki sorumluluğu önemli bir yer tutar.
İnsanın kendi iradesi dışında başına gelen her şeyden dolayı suçlu olduğunu söylemek doğru değildir. Aynı şekilde kader inancını, insanın hiçbir seçiminin anlam taşımadığı şeklinde yorumlamak da doğru olmaz.
Bir insanın hastalanması onun mutlaka günahkâr olduğu anlamına gelmez. Birinin zulme uğraması, o zulmü hak ettiği şeklinde değerlendirilemez. Yaşanan her musibetin hangi özel hikmetle meydana geldiğini kesin olarak bilemeyiz.
Ancak insan, kendi imkânları ve şartları ölçüsünde nasıl davranacağına dair sorumluluk taşır. Yardım istemek, tedbir almak, haksızlık karşısında hakkını aramak, tövbe etmek, bir hatayı düzeltmek ve elinden gelen gayreti göstermek bu sorumluluğun parçalarıdır.
Kader inancı, insanı edilgenliğe mahkûm etmek yerine, bilmediği sonuçlar karşısında Allah'a güvenerek üzerine düşeni yapmaya yöneltmelidir.
Levh-i Mahfûz ve Ümmü'l Kitâb
Kur'an'da Levh-i Mahfûz, Kitâb-ı Mübin ve Ümmü'l Kitâb gibi ifadeler yer alır. Bu kavramların birbirleriyle ilişkisi tefsir geleneğinde ele alınmıştır. Bazı açıklamalarda bunlar ilâhî ilim ve takdirin kayıtlı bulunduğu kitap bağlamında ilişkilendirilir. Bununla birlikte her bir ifadenin geçtiği ayetin bağlamını gözetmek gerekir.
Ra'd suresinin 39. ayetinde şöyle buyrulur:
*“Allah dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır. Ana kitap O'nun katındadır.”*
Bu ayet, kader ve ilâhî takdir meselesi üzerinde düşünenler için önemli bir başlangıç noktasıdır. Ancak ayetin neyi silme ve sabit bırakma anlamında ele aldığı konusunda tefsirlerde çeşitli açıklamalar bulunur. Bu nedenle ayetten doğrudan hareketle Allah'ın ezelî bilgisinin değiştiğini söylemek doğru değildir.
Allah'ın neyi bildiği ve neyin gerçekleşeceği konusunda bilgisinin eksilmesi veya sonradan yeni bilgi edinmesi söz konusu değildir. Klasik İslam düşüncesinde, yaratılmışlar âleminde meydana gelen değişiklikler ile Allah'ın ezelî ilminin değişmesi birbirinden ayrı değerlendirilir.
İnsanın hayatında bir şeyin değişmesi, tövbe etmesiyle günahının bağışlanması veya bir duanın ardından bir sıkıntının giderilmesi, Allah'ın önceden bilmediği bir şey öğrenmesi anlamına gelmez.
Burada önemli olan, ilâhî ilmin kuşatıcılığı ile dünyada sebepler ve sonuçlar aracılığıyla meydana gelen hadiseleri birbirine karıştırmamaktır.
Dua kaderin dışında değil, kulluğun içindedir
İnsan bazen yaşadığı bir sıkıntı karşısında şöyle düşünür:
Madem her şey takdir edilmiş, dua etmemin ne anlamı var?
Bu soru ilk bakışta makul görünse de duayı yalnızca sonucu değiştirmek için kullanılan bir araç olarak görür. Oysa dua, kulun Allah'a yönelmesidir. İhtiyacını, acziyetini, ümidini ve isteğini Rabbine arz etmesidir.
Kur'an'da Mümin suresinin 60. ayetinde şöyle buyrulur:
*“Rabbiniz, ‘Bana dua edin, size karşılık vereyim’ buyurdu.”*
Bu ayet, Allah'a dua etmenin kulluk hayatındaki önemini açıkça ortaya koyar.
İnsan duanın ardından istediği sonucun tam olarak ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini bilemez. Bazen istediği şey gerçekleşir, bazen şartlar değişir, bazen de beklediği sonuca ulaşamaz. Duanın kabulünü yalnızca talep edilen şeyin aynı biçimde gerçekleşmesine indirgemek doğru değildir.
Bununla birlikte, insanın duasının karşılığını göremediğini düşündüğü her durumda kesin olarak başka bir karşılık verildiğini söylemek de belirli bir olay hakkında sahip olmadığımız bilgiyi iddia etmek olur. Kulun görevi dua etmek, hayırlısını istemek ve elinden gelen gayreti göstermektir.
Dua, kaderle yarışmak veya Allah'ın bilgisini değiştirmek değildir. Dua etmek de kaderin dışında gerçekleşen bağımsız bir hareket değildir. Kulun dua etmesi, sebeplere sarılması ve bir çıkış yolu araması da hayatın içindeki eylemleridir.
Bu yüzden kader inancı, dua etmeyi gereksiz kılmaz. Bilakis kulun Allah'a yönelmesini, O'ndan yardım dilemesini ve ümidini korumasını destekler.
Dua, tövbe ve gayret
İnsan hayatında değişim istediğinde yalnızca beklemekle yetinmemelidir. Dua etmekle birlikte imkânları ölçüsünde adım atmalıdır.
Bir hastalıkla karşılaşan kişi Allah'a şifa için dua edebilir ve tıbbi yardım alabilir. Maddi sıkıntı yaşayan biri rızık için niyaz ederken iş arayabilir, imkânlarını gözden geçirebilir ve gerektiğinde destek isteyebilir. Bir haksızlığa uğrayan kişi Allah'tan yardım dilerken güvenli ve meşru yollarla hakkını arayabilir.
Tövbe de bu çerçevede önemlidir. İnsan bir hata yaptığında bunu kaderin arkasına saklamamalı, sorumluluğunu kabul etmeli ve yanlışını düzeltmek için gayret göstermelidir.
Sadaka, dua ve tövbenin hayatımızdaki yeri de bu bütünlük içinde anlaşılmalıdır. İslam geleneğinde sadaka ve duanın belaların giderilmesine vesile olabileceğini bildiren rivayetler vardır. Fakat bunları her olay için mekanik bir sonuç garantisi gibi sunmak doğru olmaz. Dua eden herkesin istediği sonuca mutlaka ulaşacağını veya başına gelen her sıkıntının yalnızca belirli bir ibadetle ortadan kalkacağını iddia edemeyiz.
Kulluk, Allah'a güvenmekle birlikte sorumluluğu üstlenmeyi de gerektirir.
Mutlak kader ve muallak kader ayrımı
Kader üzerine konuşulurken sıkça kullanılan kavramlardan biri de mutlak kader ve muallak kader ayrımıdır. Bu ayrım, bazı dinî ve tasavvufi açıklamalarda değişmez ilâhî takdir ile şartlara ve sebeplere bağlı olarak gerçekleşen hadiseleri anlatmak için kullanılır.
Ancak bu terimlerin bütün İslam âlimlerince aynı anlamda ve aynı sistem içinde kullanıldığını söylemek doğru değildir. Bu yüzden söz konusu ayrımı, kaderin bütün meselelerini tek başına çözen kesin bir formül olarak görmemek gerekir.
Temel inanç şudur: Allah'ın ilmi eksiksizdir ve hiçbir şey O'nun bilgisinin dışında değildir. İnsan ise geleceği bilmez; seçimleriyle, duasıyla, gayretiyle ve sorumluluklarıyla yaşar.
İnsan, hangi duanın hangi sonucu doğuracağını önceden bilemez. Bu nedenle dua ederken geleceği bildiğini varsaymaz. Allah'tan hayır ister, sebeplere sarılır ve sonucu O'na havale eder.
Bu yaklaşımda teslimiyet ile gayret birbirinin karşıtı değildir. İnsan sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğini kabul ederken kendi davranışlarından sorumlu olduğunu da unutmaz.
“Ben bu hayatı istemedim” diyen insana ne söylenebilir?
Bu söz bazen büyük bir acının içinden çıkar. İnsan, seçmediği şartlar altında yorulmuş olabilir. Çocukluğunda yaşadığı bir haksızlığın, kaybettiği bir yakının, uzun süren bir hastalığın veya içinden çıkamadığı bir sıkıntının ağırlığını taşıyor olabilir.
Böyle bir insana hemen sabretmesini söylemek, yaşadığı acıyı küçümsemek veya başına gelenleri hak ettiğini ima etmek doğru değildir.
Önce insanın acısını duymak gerekir.
Kader inancı, yaşanan her şeyin kolayca kabul edilmesini gerektiren bir duyarsızlık değildir. İnsan üzülür, ağlar, yardım ister ve yaşadığı sıkıntının hafiflemesi için dua eder. Peygamberlerin hayatlarında da sıkıntı, hüzün ve dua vardır.
İnsan doğduğu şartları seçmemiş olabilir. Fakat bugün içinde bulunduğu şartları iyileştirmek için hangi adımları atabileceğini düşünebilir. Yardım isteyebilir, güvenli bir yere gidebilir, kendisine zarar veren bir ilişkiden uzaklaşabilir, hakkını arayabilir veya yeni bir başlangıç için çaba gösterebilir.
Her şeyin kısa sürede değişmesi mümkün olmayabilir. Bazı zorluklar uzun sürer ve insanın taşıyabileceğinden daha ağır hâle gelebilir. Böyle durumlarda manevi destekle birlikte aileden, güvenilir insanlardan veya uygun uzmanlardan yardım almak da önemlidir.
Teslimiyet, acıyı inkâr etmek değildir. Rıza, zulmü onaylamak değildir. Tevekkül, insanın elinden geleni bırakması değildir.
Bazen kulluğun en samimi hâli, insanın bütün kırgınlığıyla Rabbine yönelip şöyle diyebilmesidir:
*“Ya Rabbi, ben bu yükü taşımakta zorlanıyorum. Bana güç ver, bana bir çıkış yolu göster ve hakkımda hayırlı olanı nasip eyle.”*
Bu, kaderi inkâr etmek değil; ihtiyacını Allah'a arz etmektir.
Kader karşısında insanın duruşu
Kader meselesini yalnızca zihinsel bir tartışma olarak ele aldığımızda, hayatın içindeki asıl sorumluluğu gözden kaçırabiliriz. Oysa insanın her şeyi bilmesi mümkün değildir. Geleceğin ayrıntılarını göremez, yaşadığı her olayın hikmetini kesin biçimde anlayamaz ve sonuçları bütünüyle kontrol edemez.
Fakat bugün nasıl davranacağı üzerinde düşünebilir. Bir haksızlığa karşı hangi yolu izleyeceğine, bir hatayı nasıl düzelteceğine, bir yakınına nasıl davranacağına ve Allah'a nasıl dua edeceğine dair sorumluluk taşır.
İnsan ne yalnızca kendi gücüne güvenerek her şeyi kontrol edebileceğini düşünmeli ne de kaderi gerekçe göstererek bütün sorumluluklarından vazgeçmelidir.
Bir tarafta teslimiyet vardır, diğer tarafta mücahede. Bir tarafta Allah'ın takdirini kabul etmek, diğer tarafta iyiliğe ulaşmak için gayret göstermek vardır.
Bu denge, insanın hayat karşısındaki duruşunu daha sağlam hâle getirebilir. Çünkü insan sonucu bilmediği hâlde hayırlı olanı seçmek için çaba gösterir. Geleceği kontrol edemediği hâlde dua eder. Hata yaptığında tövbe eder. Bir başkasının hakkına girdiğinde telafi etmeye çalışır. Acı çektiğinde yardım ister ve ümidini korumaya gayret eder.
Sonuç: Kaderi bilmek değil, kulluğu yaşamak
Levh-i Mahfûz, ilâhî ilim ve kader meselesi, insanın bütün ayrıntılarını kavrayabileceği kolay konular değildir. Bu konularda Kur'an'ın bildirdiği hakikatleri, güvenilir hadisleri ve İslam âlimlerinin açıklamalarını esas almak gerekir. Tasavvufi yorumlar üzerinde düşünürken de yorumla kesin bilgiyi birbirinden ayırmak önemlidir.
Allah'ın her şeyi bildiğine inanmak, insanın dua etmesini veya gayret göstermesini anlamsız kılmaz. İnsan geleceği bilmez; bu sebeple Allah'tan hayır ister, doğru olanı seçmeye çalışır ve sonuç karşısında kulluk bilincini korur.
Kaderin bütün sırlarını çözmek zorunda değiliz. Fakat bugün hangi sorumluluğu taşıdığımızı düşünmek, yaptığımız hataları düzeltmek, haksızlık karşısında doğru bir tutum almak ve Allah'a samimiyetle yönelmek bizim için anlamlı bir başlangıçtır.
Belki de kader üzerine tefekkürün kalbimizde açtığı en önemli kapı budur: Bilmediğimiz şeyler karşısında haddimizi bilmek, değiştirebileceğimiz şeyler karşısında sorumluluk almak ve gücümüzü aşan şeylerde Rabbimize yönelmek.
### Dua
Allah'ım, bize kaderin karşısında doğru bir duruş nasip eyle. Bilmediğimiz şeyler hakkında kesin hükümler vermekten, acılarımızı inkâr etmekten ve sorumluluklarımızdan kaçmaktan bizleri muhafaza eyle.
Kalplerimize tevekkül, iradelerimize istikamet, davranışlarımıza adalet ve dualarımıza ihlas ihsan eyle. Değiştirebileceğimiz şeyleri değiştirmek için gayret, değiştiremeyeceğimiz şeyler karşısında sabır ve her hâlimizde Sana yönelme bilinci ver.
Darda kalanlara ferahlık, hastalara şifa, zulme uğrayanlara yardım, borçlulara kolaylık ve yolunu arayanlara hayırlı kapılar aç. Bizleri hem niyaz eden hem gayret gösteren, hem Sana güvenen hem de kulluk sorumluluğunu taşıyan kullarından eyle.
- [Sünen-i Ebû Dâvûd, 4700: Kalem ve kader rivayeti](https://sunnah.com/abudawud:4700)
- [Kur'an Yolu: Hadîd suresi 22 ve 23. ayetlerin tefsiri](https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Had%C3%AEd-suresi/5097/22-25-ayet-tefsiri)
*Editoryal not: Bu makale, kader ve Levh-i Mahfûz konusunu genel bir dinî ve tasavvufi çerçevede ele alır. Kalem-i A‘lâ, Akl-ı Evvel ve Nûr-ı Muhammedî arasındaki ilişki gibi konularda farklı yorumların bulunduğunu gözetir; belirli bir yorumu bütün İslam geleneğinin ortak görüşü olarak sunmaz.*