Muhyiddin İbn Arabî Hz.: Şeyh ül Ekber. Fütûhât ı Mekkiyye ile varlığın perdelerini tek tek kaldıran, tasavvufun en büyük zirvesi. Her satırı kalbe değil, kalbin ötesine seslenir.
Akıp giden bir nehir gibi görünür insana. Oysa İbn Arabi, bu akan nehrin aslında hiç kıpırdamadığını söyler. Ona göre zaman sadece insanın kalbine yansıyan bir aynadır. O aynaya baktığımızda geçmişin gölgeleri, geleceğin hayalleri ve şimdiki anın belirsizliğiyle karşılaşırız. Ama hakikat, o aynanın ötesindedir. Çünkü ruh zamana ait değildir; o yalnızca zamanın içinde bir yolcu gibi görünür. Gerçekte ise zaman, ruhun bir deneyimidir, dışsal bir zorunluluk değil. Bu yüzden İbn Arabi şöyle der: “Zaman, ruhun kıyısında yürüdüğü bir yanılsamadır; hakikat ise ne geçmişle ne gelecekle kayıtlıdır.” Bizler sabahı ve akşamı yaşıyor sanırız. Takvimlerde günleri işaretliyoruz, saatlerle hayatımızı bölümlere ayırıyoruz. Ama bu bölünmeler sadece zihnimize aittir. Ruh, bölünemez olanda, zamansızlıkta yaşar. Onun için dün ile bugün arasında fark yoktur. Gerçek anlamda yaşayan bir ruh için zaman, sadece bir aynadır. O aynaya bakan göz, neyi görmek isterse onu görür. Ama aynayı kırdığında, yani zamanın ötesini gördüğünde, artık her şey bir anda, aynı gerçeklikte olur. İşte o zaman, İbn Arabi’nin dediği gibi “her an bir yaratılış, her nefes bir doğuş olur.”
Ruh zamanın içinde değil, zaman ruhun içinde yer alır. Bu söz ilk duyulduğunda aklı karıştırabilir. Ama biraz durup içine baktığında anlarsın. Çünkü zaman sana dışarıdan gelmez; sen onu nasıl hissedersen, öyle yaşarsın. Zaman, ruhun derinliğinde şekil bulur. Kimine bir gün bir ömür gibi gelir, kimine bir yıl bir nefes gibi geçer. Bu yüzden İbn Arabi, zamanın mutlak bir gerçek olmadığını, aksine insanın ruhsal durumuna göre akan bir aynadan ibaret olduğunu belirtir. Onun eserlerinde zaman bir perde gibidir; perdeyi kaldıran kişi artık geçmişe de, geleceğe de ait değildir. O kişi, “an”da sabit kalmayı öğrenir. Ama bu “an” bizim bildiğimiz şimdiki an değildir. Bu an, yaratılışın merkezidir. Her şeyin ilk defa ve sonsuza kadar olduğu noktadır. Bu noktada ruh, zamanla değil, hakikatle buluşur. Çünkü zaman, değişimin sahnesidir; hakikat ise değişmeyen, sabit olan, her şeyin özü.
Zamanla hakikat arasındaki ilişkiyi çözmek isteyen kişi önce kendi içindeki zamanı tanımalıdır. Dış dünya bir yanılsamadır; ama iç dünya, yani ruhun zaman algısı, seni hakikate götürebilir. İbn Arabi bu yüzden sürekli “iç gözle görmekten” söz eder. Görmek dediği şey, dışarıya bakmak değil, içindeki aynayı temizlemektir. Eğer bu aynayı silersen, zamanı aşabilirsin. Çünkü zaman, hakikati yansıtan ama aynı zamanda onu gizleyen bir perdedir. Bir suyun üzerindeki yansıma gibidir. Su dalgalandıkça yansıma dağılır. Ama su durulursa, hakikat görünür. Ruhun sükûneti, zamanı aşmanın ilk adımıdır. Çünkü zaman da bir çeşit gürültüdür. Sürekli akan bir hikâye, zihnimizi oyalayan bir masaldır. Ama ruh, sessizliği ister. O sessizlikte zaman yoktur; sadece hakikat vardır. Bu yüzden İbn Arabi şöyle yazar: “Zamanın olmadığı yerde, hakikatin sesi duyulur.”
İnsanın zamanla savaşı aslında kendi fıtratıyla olan bir çatışmadır. Çünkü insan hem zamana bağlıdır hem de zamandan bağımsız olan bir ruh taşır. Bu çelişki, insanı yorar. Sürekli geçmişin pişmanlıklarında, geleceğin korkularında sıkışır kalır. Ama İbn Arabi, bu sıkışmayı bir dönüşüm fırsatı olarak görür. Ona göre her insan zamanla yüzleşmek zorundadır. Çünkü zaman, kendi hakikatini sana göstermek için vardır.
Her geçen gün seni bir aynaya biraz daha yaklaştırır. Ve sonunda o ayna kırılır. Zaman kırıldığında ise artık sadece hakikat kalır. İşte o an, ruh özgürleşir. Ne geçmişin gölgesi vardır, ne de geleceğin endişesi. Sadece varoluşun en saf hali kalır. Bu yüzden İbn Arabi şöyle der: “Varlık, zamanın ötesinde sabittir. Zaman onu sadece kıyafet gibi giydirir. Ama hakikat, o kıyafetin altındadır.”
Hayatını zamanla ölçen insan, kendi varlığının sonsuzluğunu unutur. Doğumla başlar, ölümle bittiğini zanneder. Ama ruh için bu başlangıç ve sonluk, sadece bir sahnedir. Ruh için ölüm, bir bitiş değil, bir geçiştir. Zaman burada artık hükmünü kaybeder. Çünkü hakiki ölüm, zamandan çıkıştır. Bu yüzden İbn Arabi, ölümü “ikinci doğum” olarak tanımlar. Ona göre bu dünyada yaşarken de zamanın ötesine geçmek mümkündür. Eğer insan içindeki sonsuzluğu hatırlarsa, zamanla dost olabilir. Zaman artık bir düşman değil, bir öğretmen olur. Her saniyesi, bir hakikat dersi sunar. Ama bu dersleri anlayabilmek için, ruhun sessizliğine çekilmek gerekir. Kalbinin içinde bir nokta vardır; o nokta zamanın durduğu yerdir. Ve o noktada ruh, kendi hakikatini hatırlar.
Zamanın aynasında hakikat arayan ruh, sonunda kendi yüzüyle karşılaşır. Bu yüz, ne geçmişte yaşanmıştır ne gelecekte yaşanacaktır. O sadece şimdi vardır. Ama bu “şimdi”, bizim takvimlerimizdeki “an” değildir. Bu an, yaratıcı kudretin ruhla konuştuğu andır. Bu yüzden İbn Arabi sık sık “her an yeniden yaratılış”tan söz eder. Çünkü hakikat sabit değildir, her an yeniden açılır. Zamanı aşmak, aslında bu yaratılış sürecine tanık olmak demektir. Her nefeste bir yeniden doğuş yaşamak. Her sabah, yeni bir varlık olmak. Bu yüzden tasavvuf yolcusu, zamanı unutmayı değil, zamanın hakikatini görmeyi öğrenir. Zaman artık onu hapsetmez. Çünkü o, zamanın perdesi ardında saklı olanı görebilmeye başlamıştır. Hakikat, ona kendini gösterir. Ve o an, artık ne geçmişin acısı vardır, ne geleceğin korkusu. Sadece varoluşun sade, derin, titreşimli hali kalır.
İbn Arabi’nin sözleriyle söylersek: “Sen zamanı bilmek istiyorsan, önce kendini bil. Çünkü zaman, senin içindedir; sen onun içinde değilsin.” Bu söz, bir kapıyı aralar. Ruhun zamanla değil, hakikatle bağlantısını hatırlatır. Ve o hakikat, dışarıda değil, içeridedir. Her insanın içinde zamanın dışında bir yer vardır. Oraya ulaşmak, insanın en büyük yolculuğudur. Bu yolculuk, zamanın aynasından geçerek hakikate varmakla olur. Ayna kırıldığında, geriye sadece öz kalır. Ve işte o öz, ruhun zamana meydan okuyan gerçeğidir.
Zamanı durdurmak isteyen insan aslında içindeki karmaşayı durdurmak istiyordur. Çünkü akıp giden şey çoğu zaman zamanın kendisi değil, zihnimizdeki telaş, kalbimizdeki sızı ve ruhumuzun bulamadığı huzurdur. Bu yüzden zamanı yavaşlatmak, sessizleşmekle başlar. İbn Arabi der ki, “Zamanın hükmünden çıkmak isteyen kişi, kalbinin hükmünü dinlemelidir.” Çünkü kalbin içinde zamanın dokunamadığı bir alan vardır. Orası varoluşun derin kuyusudur. Oraya inmeyi başaran kişi, bv zaman, sadece ruhun önüne serilmiş bir yoldur. Bu yol düz değildir. Kimi zaman sarp yokuşlarla, kimi zaman sükûnetli ovalarla doludur. Ama yolun kendisi kadar, yürüyen kişinin iç hali de yolun şeklini belirler. Ruhun dinginse zaman durulur. Ruhun çalkantılıysa zaman da fırtınalı olur. Bu yüzden zamanın aynasında görülen hakikat, senin iç dünyana göre değişir.
İnsan çoğu zaman geçmişe saplanır. Yaşadığı pişmanlıklar, söyleyemedikleri, affedemedikleri peşini bırakmaz. İbn Arabi ise geçmişin varlığını sadece hatırlama biçimiyle açıklar. O der ki, “Geçmiş, sen onu düşündüğünde vardır. Yoksa o anda bir hakikati yoktur.” Aynı şey gelecek için de geçerlidir. Hayalini kurduğumuz yarınlar aslında sadece zihinsel bir yansımadır. Gerçek olan sadece içinde bulunduğun andır. Ama bu an bile senin nasıl hissettiğine göre biçim değiştirir. Bu nedenle tasavvuf, “an”ın değerini bilmeye çağırır. Anı yaşayan kişi, ruhunu zamanın zincirlerinden kurtarır. Ve özgürleşir. Çünkü zamanın en ağır yükü, geçmişe takılı kalmak ve gelecekten korkmaktır. Oysa ruh, bunların hiçbirine tabi değildir. Ruh, sadece şimdiye tanıklık eder. Ve o tanıklıkta, ilahi bir bilgi vardır. İbn Arabi bunu “hakikatin nefesi” olarak tanımlar. Her nefeste hakikat bir kez daha görünür. Her nefeste Allah seni bir kez daha yaratır. Ve sen bu yaratılışın farkında olursan, artık zamanla sürüklenmez, zamanı izlemeye başlarsın.
Zamanın sırları, dış âlemde değil, iç âlemde çözülür. Saatler, takvimler, yıllar, sadece dış dünyanın hesaplarıdır. Gerçek zaman, insanın kalbinde akan zamandır. Bazen bir bakış bin yılı kapsar. Bazen bir an, bir ömre sığar. Bu yüzden İbn Arabi, zamanı ölçmekten değil, zamanı anlamaktan söz eder. Çünkü ölçülen şey sınırlıdır. Anlaşılan şey ise sonsuzlaşır. Ruhun zamanı, dış dünyayla örtüşmeyebilir. Bir gece boyunca yaşadığın bir duygunun etkisi, yıllarca sürebilir. Ya da bir yıl boyunca yaşadığın bir olay, bir anda silinip gidebilir. Bu yüzden ruhsal gelişim, zamanın mantığını değil, zamanın özünü kavramaktan geçer. Ve bu öz, senin ruhunun aynasındaki yansımandır. Ne görüyorsan, o sensin. Ne kadar bulanıksa, o kadar kendinden uzaklaşmışsındır. Ama eğer ayna netleşirse, zamanın dışına adım atmış olursun. Ve artık her şey bir anda görünür olur.
İbn Arabi’nin eserlerinde sık sık geçen bir ifade vardır: “Her şey eşzamanlıdır.” Bu ifade, bizim alıştığımız kronolojik sıralamanın ötesine geçer. Ona göre yaratılış tek bir anda gerçekleşmiştir. Ama biz onu parça parça algılarız. Çünkü aklımız sınırlıdır. Oysa ruh sınırsızdır. Ruh, tüm zamanları birden görebilir. Ruh için geçmiş, şimdi ve gelecek yoktur. Her şey o anda olur. Bu yüzden rüyalar zaman tanımaz. Bu yüzden derin tefekkür anlarında yıllar bir nefese sığar. Çünkü ruh o esnada kendi zamanına çekilmiştir. Bu, ilahi bir zamandır. Ne saate bakar ne takvime. Sadece olur. Ve bu olma hali, ruhun hakikate en yakın olduğu andır. İbn Arabi bu hali “ilahi tanıklık” olarak adlandırır. Her şeyin gerçekte ne olduğunu, zamanın perdesi olmadan görmek. İşte bu tanıklık ruhu değiştirir, insanı dönüştürür.
Zamanın sana öğretecek bir hakikati varsa, o da şu olurdu: Geçmiş seni şekillendirmez, gelecek seni kurtarmaz. Sen sadece olduğun kadar gerçek, yaşadığın kadar varsın. Kimi zaman insanlar geçmişiyle savaşır, geleceğini dizayn etmeye çalışır. Ama ne yaparsa yapsın, ruh sadece şimdide yaşar. Ruhun yaşam alanı “şimdi”dir. Ve o şimdi, eğer fark edilirse, sonsuzluğa açılan bir kapıdır. O kapıdan geçen kişi artık zamanı değil, hakikati yaşamaya başlar. Bu noktada zaman sadece bir yardımcı olur. Ruhun büyümesine, anlamasına ve dönüşmesine hizmet eden bir vasıta. Ama asıl olan, o zamanın içinde parlayan anlamdır. O anlamı bulduğunda, zaman artık seni yormaz. Çünkü sen zamanı taşımazsın, zaman seni taşır. Ve her adımın, seni biraz daha kendine yaklaştırır.
Her insanın içinde bir zaman kırığı vardır. O kırık bazen bir ayrılık, bazen bir kayıp, bazen de bir pişmanlıktır. Ama o kırık, zamanın içinde değil, ruhun derinliğindedir. O yüzden iyileşmek için zamana değil, hakikate ihtiyaç vardır. Ve hakikat, sadece iç gözle görülür. Bu yüzden İbn Arabi, dıştan bakan değil, içten gören olmayı öğütler. Eğer ruhun gözüyle bakabilirsen, zamanın acılarını bile birer öğretmene dönüştürebilirsin. Her yara, içindeki hakikatin sesi olabilir. Her bekleyiş, bir sabır meyvesi verebilir. Ve zaman, sonunda seni en derin soruya götürür: Gerçekten var mıyım? Bu soru seni içine döndürür. Ve sen içine döndükçe, zaman dışarıda kalır. Çünkü hakikat içeride saklıdır. O hakikat, zamana sığmaz. Ne geçmişe ne geleceğe aittir. Sadece vardır. Ve sen o varoluşa temas ettiğin anda, zamanın aynası kırılır. Artık sadece hakikat kalır.
Ruhun zamanı aşan doğasını anlayabilmek için önce insanın neden zamana bağlı yaşadığını fark etmesi gerekir. Çünkü insan zamanla sınırlı olduğunu düşünerek acı çeker. Yaşlanır, değişir, kaybeder ve sonunda ölür. Oysa İbn Arabi’ye göre bu sınırlılık sadece bedenin algısıdır. Ruh, bu değişimlerin tanığıdır ama kendisi değişmez. Ruhun kendisi ne doğmuştur ne ölecektir. O hep vardı. Sadece bedenle buluştuğunda zamanla yüzleşir. Bu yüzden birçok acı, aslında ruhun değil, bedenin hikâyesidir. Ruh ise zamandan bağımsız olanın hatırlatıcısıdır. Onun için gerçek zaman, bedenin yaşadığı takvim değil, ruhun hissettiği anlamdır. Bir çocukluk anısı bazen bugünkü kalbimizi sıkıştırır. Çünkü ruh için o an hâlâ sürüyordur. Ya da bir dua anı, yıllar sonrasına şifa olur. Çünkü ruh o duanın yankısını taşır. Bu yüzden İbn Arabi, duyguların zamanın ötesinde yankılandığını söyler. Sevgiler, korkular, hasretler... Hepsi ruhsal bir yankıdır ve zaman onları silemez. Onlar, hakikatin içsel izleridir.
İnsanın içindeki zamansızlık duygusu bazen bir sessizlik anında belirir. Yağmurun damladığı bir pencere kenarında, sabaha karşı uyanılan bir vakitte, sevdiklerinden gelen bir mektupta ya da bir duanın kalbe dokunduğu anda. Bu anlar, ruhun kendi zamanına döndüğü anlardır. Ve o anda insan, ne geçmişi düşünür ne geleceği planlar. Sadece olur. Ve olmak, hakikatin en yalın hâlidir. İşte o zaman zaman durur. Bu duruş dışarıdan bakıldığında fark edilmez ama içeride fırtınalar diner. Kalp susar. Zihin susar. Ve ruh konuşmaya başlar. Bu konuşma kelimelerle olmaz. Anlamla olur. Ve bu anlam, zamanın ötesinden gelir. Çünkü İbn Arabi’ye göre ruhun hakikati zamanın öncesinden taşır kendini. O yüzden bazı insanlar doğuştan bilgedir. Çünkü zamanla öğrenmediler; zamanın ötesinden getirdiler bilgilerini. Onlar hatırladılar sadece. Ve hatırlamak, tasavvufun en derin anahtarıdır. Zira sen, zaten bildiğin bir şeyi yeniden hatırladığında, zaman ortadan kalkar. Çünkü bilgi zaten sendedir. Yalnızca örtülüdür. İbn Arabi buna “perdenin kalkması” der. Hakikat perdelidir ama gizli değildir. Sadece göz onu göremez hale gelir. Ama göz açıldığında, her şey yerli yerindedir.
Zamanı anlamak, varlığı anlamaya açılan bir kapıdır. Çünkü zamanın ne olduğunu bilen, yaratılışın nasıl işlediğini de bilir. İbn Arabi bu konuda şöyle bir örnek verir: “Varlık, sürekli bir yaratılış halindedir. Ama sen onu sabit sanırsın. Çünkü zamanla perdelenmişsin.” Bu sözün anlamı şudur: Sen bir nesneye bakarsın ve onun hep aynı olduğunu sanırsın.
Oysa o nesne her an yeniden yaratılmaktadır. Ama bu yeniden yaratılış, senin zaman algının dışında olur. Ruh bunu hisseder ama akıl bunu anlamakta zorlanır. İşte o yüzden tasavvuf akılla değil, kalple ilerler. Çünkü kalp zamanın dışında bir bilgi taşır. O bilgi sezgidir, duadır, aşkın hafızasıdır. Ve aşk, zamanı unutturur. Bu yüzden birini çok seven bir kişi, onunla geçen zamanı hatırlamaz. Sadece duyguyu hatırlar. Ve bu duygu, zamanın ötesindedir. Aşk, zamanın aynasını kıran bir ışıktır. O ışıktan geçen kişi, artık kendi zamanını yaşamaya başlar. Bu zaman, içsel bir takvimdir. Ve bu takvimin her günü kutsaldır. Her günü, bir doğuş ve bir ölüşle doludur.
İbn Arabi der ki, “Kendini bilen kişi zamanla değil, ezelî olanla konuşur.” Bu söz, tüm tasavvuf yolculuğunun özüdür. Çünkü kişi kendini bildiğinde, artık geçmişin yükünü taşımaz, geleceğin endişesiyle boğulmaz. Sadece şimdiye kök salar. Ve o kök, ezelî olanla birleşir. Bu birleşme, zamanın kırıldığı yerdir. Ve o kırılma anında insan yeniden doğar. Öyle bir doğuştur ki bu, ne ana rahmine bağlıdır ne de fiziksel bir anlama. Bu doğuş, ruhun hakikatiyle buluştuğu bir uyanıştır. Ve bu uyanışta zaman artık sadece bir fondur. Sahne değil, oyuncu değil. Sadece ışığı taşıyan bir perde. O perde aralandığında, ruh gerçeği görür. Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Çünkü insan zamanın dışında yaşadığında, hakikatle yan yana yürümeye başlar.
Zamanın aynasında hakikati aramak, her insanın yazgısında vardır. Kimimiz bu aynaya bakar, ama yansımasını anlayamaz. Kimimiz aynayı kırar, ama altındaki gerçeği göremez. Kimimizse sabırla bekler. Kalbini temizler, zihnini durultur, nefsini terbiye eder. Ve sonunda ayna parlar. O parlaklıkta, ilk kez kendimizi görürüz. Ama o gördüğümüz, sıradan bir benlik değildir. O, ezelî olanın içimizdeki yankısıdır. O yüzden İbn Arabi, “Sen kendini gördüğünde, Allah’ın aynasını görürsün” der. Bu söz, zamanın bütün sırlarını içinde taşır. Çünkü Allah zamanla sınırlı değildir. O zamanın da yaratıcısıdır. Ve biz O’na yaklaşmak istiyorsak, zamanla aramıza mesafe koymamız gerekir. Bu mesafe dışsal değil, içseldir. Bir insan hâlâ geçmişin gölgeleriyle yürüyorsa, o gölgeler zamanın ona hükmettiğini gösterir. Ama gölgeleri bırakıp, sadece ışığın kendisine dönerse, zaman artık sadece bir araç olur. Ve bu araçla hakikate giden yolu yürümek kolaylaşır.
İnsan çoğu zaman zamanın içinde yaşadığını düşünür. Oysa İbn Arabi, insanın aslında zamanın ötesine ait olduğunu söyler. Bu dünya, zamana bağlı varlıkların sahnesidir. Ama insanın özü, zamanın dışındadır. Çünkü insan sadece et ve kemikten ibaret değildir. Onun içinde varlıktan da önce gelen bir hakikat saklıdır. Bu hakikat, yaratılışın sırrını taşır. Ve bu sır, zamanla anlatılamaz. Çünkü zaman, sınırlı olanı kavrar. Hakikat ise sınırsızdır. Bu yüzden ruhun bilgisi, kitaplardan ya da yıllarla ölçülen tecrübelerden gelmez. Ruhun bilgisi, doğrudan kalpten gelir. Kalp o an neyle doluysa, zaman da ona göre biçim alır. Bir kalp sevgiyle yanıyorsa, zamanın her anı genişler. Bir kalp korkuyla daralıyorsa, zaman da büzüşür. Bu yüzden ruhun zamanı, duyguların rengini taşır. Ve hakikat, sadece bu renklerin ötesinde belirir.
Zamanla yaşamanın bedeli, içsel gerçeği unutmak olur. Çünkü zaman seni sürekli ileriye ya da geriye çeker. Oysa hakikat ne ileridedir ne geride. O tam ortadadır. Sessiz, sade ve sabit. Tıpkı bir dağın zirvesi gibi. Her şey onun etrafında döner ama o yerinden kıpırdamaz. Zaman da tıpkı rüzgâr gibi onun çevresinde dolaşır. Ama dağın kendisi, yani hakikat, hep aynıdır. İbn Arabi’nin deyimiyle söyleyecek olursak, hakikat hiçbir zaman değişmez; sadece senin onu görme biçimin değişir. Çünkü sen değişirsin. Senin kalbin, niyetin, bakışın... Bütün bunlar zamanın aynasında yansıyan görüntüyü şekillendirir. Bu yüzden hakikate ulaşmak isteyen kişi önce kendi bakışını temizlemelidir. Göz temizlenmeden, görülen şey de bulanık kalır. Ve zamanın aynası da ancak bu gözle netleşir.
Tasavvufun en büyük öğretilerinden biri, zamanı teslimiyetle karşılamaktır. Bu teslimiyet, pasif bir bekleyiş değildir. Aksine, ruhun kendi özüne çekilmesi ve orada bulduğu hakikatle yaşamaya başlamasıdır. Zaman artık seni yönetmez. Sen zamanı okursun. Her olayda, her karşılaşmada, her bekleyişte bir işaret ararsın. Çünkü artık bilirsin ki, zaman sadece bir yolcudur. Gerçek olan, o yolcunun içinde taşıdığı anlamdır. Bu anlam, ruhun zamanla yaptığı iç konuşmadır. Ve o konuşmada Allah’ın tecellisi ortaya çıkar. Ama bu ses gürültülü değildir. Sükûnetle fısıldar. Kalbin içinde, sessiz bir dağda yankılanır. O sesi duymak için dış dünyayı susturmak gerekir. Ve bu susuş, ruhun hakikatiyle buluştuğu yerdir.