“Dua ettim, değişmedi” diyen kalbin aslında anlattığı şey çoğu zaman dünyanın değil içinin ağırlaştığıdır. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri, gecikmeyi cezadan önce terbiye diye okur. Darlık dünyanın darlığı değil, yönün dağılmasıdır der. Yön birlenince nefes genişler, nefes genişleyince görünmeyen bir yardım kalbe iner. Değişmeyen şey bazen dışarıdaki hâl değil, içerde bekleyen niyetin kıvamıdır. Niyet berraklaşmadan söz yükselir ama yerine varmaz; berraklaştığında ise aynı cümle bambaşka bir ağırlıkla yürür.
Nasibi geciken derviş
Menkıbelerde geçer, nasibi geciken bir derviş Hazretin huzuruna gelir. Dilimde dua var ama kapılar açılmıyor der. Hazret tebessüm eder ve rızık daralmaz, kalp daralır diye haber verir. Sonra da dilini kısalt, şükrünü uzat, nefesini yumuşat diye öğretir. Derviş şikâyetini kısaltır, küçük bir nimetin ardına içten bir teşekkür koyar, gece kısa bir susuşla içini yoklar. Günler aynı kalır, fakat kalbinin rengi değişir; değişen renk, duanın içine işlediği yakınlıktır. Yakınlık artınca kapıların dili çözülür.
Geylânî mektebinde dua kapıyı zorlayan tokmak değil, içeriden sürgüyü indiren bir yakınlıktır.
Geylânî mektebinde dua kapıyı zorlayan tokmak değil, içeriden sürgüyü indiren bir yakınlıktır. Sürgüyü korku tutar, korkuyu acele büyütür, aceleyi zan besler. Zan azaldığında sürgü kendiliğinden düşer. Bu yüzden Hazret, aceleyle hükmeden dili yavaşlatmayı, şikâyeti kısaltıp şükrü yaymayı, özrü mazeretsiz, teşekkürün sesini güçlü kılmayı telkin eder. İnsan kendi kusurunu utandırmadan gördüğünde ve gördüğünü kibirlenmeden düzeltmeye koyulduğunda dua, dudaktan çıkmış bir cümle olmaktan çıkar, hâle dönüşür. Hâl değiştiğinde dünya aynı kalsa da ağırlığı hafifler.
“Dua ettim, değişmedi” sözünün ardında çoğu zaman gizli bir kıyas da saklıdır. Başkasının nasibini seyrederken kendi payını küçümsemek bekleyişi zehre çevirir. Hazret, kıyasın olduğu yerde şükrün solduğunu, şükür solunca kalbin susuz kaldığını hatırlatır. Susuz kalan kalp çabuk öfkelenir, çabuk hükmeder, kendi duasının önünü de kendi kapatır. Bu yüzden bekleyen kalp, önce kıyası bırakır. Aynı sofrada az gibi duran nimetin ardına içten bir hamd koyar. Hamd, görünmez bir kapı açar; kapıdan içeri giren şey mala eklenen çokluk değil, gönle inen sekinettir.
Az söz, çok mâna
Hazret, duanın dilini sade tutar. Çok söz, az mana kalbi yorar; az söz, çok mana kalbi toplar. Nefes alırken kalbimi genişlet, verirken içimde büyüyeni küçült cümlesi tam da bunun içindir. Bu cümle aceleyi indirir, bakışın sert kenarlarını törpüler, içerdeki gürültüyü susturur. Gürültü sustuğunda ilahî ikramı konuşan ince bir sükûnet duyulur. O sükûnet, aynı odaya başka bir ferahlık, aynı yola başka bir sebat taşır.








